Uluslararası ilişkilerde güç, sadece ateş gücü ya da teknolojik üstünlükle değil; "stratejik sabır", "meşruiyet zemini" ve "asimetrik caydırıcılık" kapasitesiyle ölçülür. İran’ın son dönemdeki karşı koyma stratejisi, Amerika’nın geleneksel askeri doktrinini ve bölgesel imajını ciddi bir erozyona uğruyor.
40 yıldır yaptırımlar, suikastlar ve izolasyon politikalarıyla yoğrulan Tahran yönetimi, bugün Amerikan müdahalesine karşı sadece askeri değil, psikolojik ve stratejik bir üstünlük sergiliyor.
İran’ın bu direncinin arkasındaki en büyük güç, savunmasını sınırlarının çok ötesinde kuran "ileri savunma” doktrinidir.
Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye kadar uzanan ve "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan bu ağ bugün büyük oranda bertaraf edilmiş gibi görünse de ABD karşısında bölgedeki vekil güçleri ve sofistike füze/İHA kapasitesiyle Amerikan üslerini ve müttefiklerini her an vurulabilir hale getirdi. Bu durum, Amerika’nın bölgedeki askeri varlığını bir "güç unsuru" olmaktan çıkarmış durumda.
İmaj ve meşruiyet düzleminde ise tablo daha çarpıcıdır. İran, uluslararası arenada on yıllardır haksızlığa uğrayan, nükleer anlaşmaları bozulan ve ekonomik teröre maruz kalan "mağdur ama dik duran" taraf imajını başarıyla tahkim etti.
Amerika’nın müdahaleci ve istikrarsızlaştırıcı politikaları karşısında, kendi topraklarını ve egemenliğini savunan "haklı taraf" pozisyonu, bölge halkları nezdinde de İran’ın manevi gücünü artırıyor. İran; maruz kaldığı baskıyı, direnişin meşruiyetine dönüştürmüş durumda.
Günlerdir devam savaşta Amerika’nın ne kadar hazır olduğu sorusu ise büyük bir stratejik boşluğu işaret ediyor.
Washington, Vietnam’dan Afganistan’a kadar uzanan süreçte "asimetrik direnç" karşısında nasıl çaresiz kaldığını defalarca kanıtladı.
İran gibi köklü bir devlet geleneğine, yüksek milliyetçi bilince ve derin stratejik akla sahip bir rakip karşısında, Amerikan ordusunun teknolojik üstünlüğü etkisizleşiyor.
İran’ın bugün daha güçlü görünmesinin sebebi, sadece elindeki silahlar değil; ne için savaştığını bilen, evinde oynayan ve kaybetmenin varoluşsal bir son olduğunu idrak etmiş bir iradeye sahip olmasıdır.
Bu tablo, bölgede artık Amerikan merkezli tek kutuplu dönemin kapanacağınıve İran’ın merkezinde olduğu yeni bir güç paradigmasının oluşacağını işaret ediyor.
Amerka'nın "yüklerinden kurtulma" çabası, bu sert İran kayasına çarparak daha hızlı bir geri çekilmeye ya da köklü bir stratejik değişime evrilme ihtimali yüksek.
Yaşanan bu son savaşla birlikte aslında 21'inci yüzyılın jeopolitik haritası yeniden çiziliyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İran savaşıyla ayyuka çıkan diğer bir vakıa da Amerika’nın özgürleşme çabasıdır.
Uluslararası sistemin son seksen yılına damga vuran Amerikan hegemonyası, bugün kendi inşa ettiği küreselmimarinin altında ezilmemek için radikal bir "stratejik hafifleme" ve "kurumsal tasfiye" sürecine girdiğini söyleyebiliriz.
Washington’ın bugün verdiği asıl savaş, iddia edildiği gibi dünyaya demokrasi götürme ideali değil, bizzat bu idealin(!) yarattığı mali, askeri ve bürokratik prangalardan kurtulma, yani bir anlamda kendi "özgürlük mücadelesidir."
Bu mücadele; İsrail’in bölgesel hırslarının ABD dış politikasını rehin almasına karşı bir direnç, NATO ve BM gibi hantal yapıların maliyetinden sıyrılma arayışı ve tüm enerjinin asıl varoluşsal rakip olan Çin’e kanalize edilmesi stratejisi üzerine kuruludur.
Evet, Amerika özgürleşmek istiyor.
Bu özgürleşme çabasının ilk ve en sancılı ayağı, Ortadoğu denklemi ve özellikle İsrail ile kurulan simbiyotik ilişkinin maliyetidir.
Netanyahu’nun son bir yıldaWashington’a gerçekleştirdiği olağanüstü sayıdaki ziyaret, standart bir müttefiklik diplomasisiyle açıklanamayacak kadar derin bir baskı mekanizmasını ifşa ediyor.
İsrail yönetimi, ABD iç siyasetindeki lobicilik faaliyetlerini bir manivela olarak kullanarak Washington’ın ulusal çıkarlarını bazen kendi bölgesel güvenliğinin alt kümesi haline getirebiliyor.
Netanyahu’nun İran’a yapılan saldırılarda bazen ABD Başkanı’nı baypas eden suikastları/hamleleri ve Amerikan karar alıcıları üzerindeki yoğun markajı, aslında ABD’nin "Pivot to Asia" (Asya’ya Yöneliş) stratejisini engelleyen bir prangadır.
Amerika’nın İran’a yönelik son dönemdeki sert müdahale sinyalleri, paradoksal bir şekilde İran’ı yok etmekten ziyade, İsrail’in tek taraflı bir savaşı tetikleyerek ABD’yi istemediği bir batağa çekmesini engellemek için yapılan bir "ön alma" hamlesi mahiyetinde.
Yani ABD’nin Ortadoğu’daki askeri ve siyasi varlığını bir "tercih" değil, bir "mecburiyet" sarmalından kurtarma çabası söz konusu diyebiliriz.
Washington’ın İran’a yönelik sergilediği sert retorik ve sınırlı müdahale sinyalleri, ilk bakışta bir savaş hazırlığı gibi görünse de derinlemesine bir analizde bunun tam tersi bir amaca hizmet ettiği anlaşılıyor.
Uluslararası ilişkiler literatüründe "Kuyruğun Köpeği Sallaması" olarak kavramsallaştırılan durum, küçük ortağın büyük ortağı kendi bölgesel çıkarları adına kontrolsüz bir çatışmaya sürüklemesidir.
İsrail’in İran’ın nükleer programını varoluşsal bir tehdit olarak görüp tek taraflı, ucu açık bir saldırı başlatması, ABD’yi on yıllar sürecek, trilyonlarca dolara mal olacak ve küresel enerjisini tüketecek yeni bir Ortadoğu batağına hapsedecektir.
İşte bu noktada ABD’nin "sertliği", paradoksal bir şekilde İsrail’e verilen bir "dur" mesajı olarak değerlendirilebilir. Washington, masaya yumruğunu vurarak inisiyatifi kendi elinde tutmakta; bir bakıma müttefikine "senin güvenliğini ben baskı yoluyla sağlıyorum, fevri bir adım atarak beni bir emrivakiyle karşı karşıya bırakma" güvencesi veriyor.
Bu durum, ABD’nin jeopolitik dikkatini Çin’in yükselişiyle simgelenen Pasifik cephesine kaydırabilmesi için ihtiyaç duyduğu stratejik nefes alanını oluşturmaya yönelik bir "ön alma" hamlesidir.
Amerika, İran ile kontrollü bir gerilimi yönetmeyi, İsrail’in tetikleyeceği kontrolsüz bir bölgesel yangını söndürmeye çalışmaya tercih ediyor.
Dolayısıyla Tahran’a yönelik yükselen tehditkâr sesler, aslında Amerikan dış politikasının bölgedeki bağımlılık zincirlerini kırma ve kendi stratejik önceliklerine geri dönme, yani bir anlamda "özgürleşme" mücadelesinin en kritik enstrümanı olarak değerlendirilebilir.
Washington, İran meselesini bir şekilde "çözerek" aslında İsrail’in elindeki en büyük kozunu almayı ve bu vesileyle bölgeden çekilmek için gereken stratejik özgürlüğü kazanmayı hedefliyor.
İkinci büyük pranga, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan çok taraflı kurumsal yapılardır. ABD, bugün NATO ve Birleşmiş Milletler’i artık bir güç çarpanı değil, hareket alanını kısıtlayan ve maliyet üreten hantal yapılar olarak kodluyor.
Savunma ekonomisi açısından NATO bütçesinin aslan payını tek başına sırtlanması, Amerikan vergi mükellefleri nezdinde artık rasyonel bir karşılık bulmuyor.
"Yük paylaşımı" tartışması, sadece ekonomik bir sitem değil, ABD’nin Avrupa’nın güvenliğini bedavaya sağlayan bir "jandarma" kimliğinden boşanma davasıdır.
BM tarafında ise, Güvenlik Konseyi’ndeki veto mekanizmasının Çin ve Rusya tarafından birer stratejik blokaj aracına dönüştürülmesi, Washington’ın bu kuruma olan inancını bitirmiştir.
Amerika, BM’nin bağlayıcı ama hantal hukukundan kaçarak, AUKUS (ABD-İngiltere-Avustralya) veya QUAD (ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya) gibi daha dar, daha operasyonel ve "gönüllüler koalisyonu" mantığıyla çalışan yeni bir ağ kurmaktadır. Bu, küresel kuralların ABD tarafından bizzat ilga edilerek, yerine "seçici ortaklıklar" döneminin başlatılmasıdır.
Ancak bu büyük stratejik kaçışın en rasyonel ve en güçlü ayağı Çin’dir. İran’a yönelik her türlü hamle, aslında küresel enerji koridorlarını ve Çin’in "Kuşak ve Yol" girişimini kontrol altına alma çabasıdır.
Stratejist Elbridge Colby’nin "TheStrategy of Denial" eserinde teorize ettiği üzere, ABD için 21'inci yüzyılda tek bir hayati tehdit vardır; o da Çin’in Avrasya hegemonyasıdır.
Bu bağlamda İran, Çin’in enerji arz güvenliğinin en zayıf halkasıdır. ABD’nin İran üzerindeki baskısı, Tahran’ın rejiminden ziyade, Pekin’in enerji musluklarını elinde tutma arzusudur.
Ortadoğu’daki her uçak gemisi, aslında Pasifik’teki bir eksikliği temsil ediyor. Dolayısıyla Amerika, İran meselesini nötralize ederek, deniz gücünü ve teknolojik üstünlüğünü Malakka Boğazı’ndan Güney Çin Denizi’ne kadar uzanan hatta tahkim etmek istiyor.
"Amerika’nın Özgürlük Mücadelesi", bir imparatorluğun çöküşü değil, hayatta kalmak için derisini değiştirme sürecidir. Bu süreçte ABD; İsrail’in bölgesel ipoteğinden, Avrupa’nın savunma maliyetinden ve BM’nin diplomatik prangalarından sıyrılarak, tüm gücünü teknolojik ve jeopolitik olarak Çin’i çevrelemeye odaklıyor.
Karşımızdaki yeni Amerika; daha az söz veren, daha az sorumluluk alan ancak kendi çıkarını tehdit eden her yapıyı tasfiye etmekten çekinmeyen, pragmatik ve son derece "hafiflemiş" bir güçtür. Washington artık dünyayı kurtarmaya değil, dünyadan kurtulup kendi kalesini tahkim etmeye çalışacaktır.
Amerikan dış politikasının 250 yıllık tarihsel sürekliliğine bakıldığında;Washington, doğrudan üstlenmekte zorlanacağı riskli, tartışmalı veya hukuki meşruiyeti zayıf adımları zaman zaman sistem dışı gibi sunulan, öngörülemezliğiyle bilinen figürler üzerinden icra etmeyi tercih edebiliyor.
Trump bu bağlamda yalnızca bir istisna değil, aynı zamanda işlevsel bir araç olarak okunabilir. Bu tür aktörler aracılığıyla yürütülen sert ve “pis” operasyonlar, hem uluslararası reaksiyonları absorbe eden tampon üretir hem de gerektiğinde kurumsal devletin kendini bu kararlardan ayrıştırmasına imkân tanır.
Nitekim süreç tamamlandığında, Amerikan bürokrasisi ve geleneksel diplomasi dili devreye girerek “kurumsal aklın” bu tercihlerle örtüşmediğini ifade etmekten çekinmeyecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish