Suudi Arabistan’ın milli güvenlik stratejisinin dönüşümü (2)

Umut Berhan Şen, Independent Türkçe için yazdı

Suudi Arabistan’ın milli güvenlik siyaseti ve askeri stratejisi üzerine yapılacak bir analiz, yalnızca teknik bir envanter dökümü değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun kalbinde yaşanan devasa bir zihniyet devriminin anatomisidir. Bugün Riyad, 1932’deki kuruluşundan bu yana belki de en radikal stratejik dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu dönüşümün ruhunu anlamak için meseleye baktığımızda, karşımıza çıkan manzara; “savunmacı realizmden” “proaktif bir bölgesel güç projeksiyonuna” evrilen bir devlet aklıdır. Geleneksel olarak Suudi Arabistan, güvenliğini büyük ölçüde dış aktörlere ve Batı’nın sağladığı güvenlik garantilerine ihale etmiş bir aktördü. Ancak 21. yüzyılın değişen jeopolitik dinamikleri, küresel güç odaklarının rotasını başka coğrafyalara kırması ve enerji piyasalarındaki yapısal değişimler, Riyad’daki stratejik seçkinleri “yalnızlık hissi” ve “beka kaygısı” ile baş başa bıraktı. İşte bu noktada, Muhammed bin Selman’ın liderliğinde şekillenen 2030 Vizyonu, sadece bir ekonomik kalkınma planı değil, aynı zamanda askeri ve stratejik bir bağımsızlık deklarasyonu olarak doğdu.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Riyad yönetiminin milli güvenlik siyasetinin temel direği, askeri harcamaların rasyonelleştirilmesi ve yerlileştirilmesi üzerine kurulu. Suudi Arabistan, dünyada savunma bütçesi bakımından istikrarlı bir şekilde ilk beş içerisinde yer almasına rağmen, bu devasa harcamaların karşılığında caydırıcılığını artıracak yerli bir sanayi tabanı oluşturamamıştı. Şimdi ise SAMI (Saudi Arabian Military Industries-Suudi Arabistan Askeri Sanayi Şirketi) üzerinden yürütülen stratejiyle, savunma sanayii sadece bir alım-satım ilişkisi olmaktan çıkıp, teknoloji transferi ve ortak üretim zorunluluğuna dönüşmüş durumda. Riyad artık “raflardan hazır ürün” almak yerine, “mülkiyet haklarını paylaştığı” sistemlerin peşinde. Tabii, bu durum, Türkiye gibi savunma sanayiinde rüştünü ispatlamış ülkelerle kurulan stratejik ortaklıkların da temel motivasyonu. İnsansız hava araçlarından mühimmat teknolojilerine kadar uzanan bu iş birliği ağı, Suudi ordusunun asimetrik savaş yeteneğini artırmayı hedefliyor. Çünkü Yemen’deki savaş tecrübesi, milyarlarca dolarlık Abrams tanklarının veya Patriot bataryalarının, ucuz maliyetli kamikaze dronlar ve balistik füzeler karşısında her zaman mutlak çözüm sunmadığını acı bir şekilde öğretmişti. Krallık, bu derslerden yola çıkarak “Nicelikten Niteliğe” geçişi merkeze alan bir modernizasyon programını uygulamaya koyuldu.

Askeri stratejideki bu değişim, ordunun yapısında da köklü bir reformu zorunlu kılıyor. Suudi Silahlı Kuvvetleri, hantal ve bürokratik bir yapıdan, daha esnek, hızlı intikal kabiliyetine sahip ve “Müşterek Harekat” yeteneği gelişmiş bir güce evriliyor. Kara kuvvetlerinin ateş gücü artırılırken, deniz kuvvetlerinde Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nin güvenliğini sağlayacak korvet ve fırkateyn modernizasyonlarına ağırlık veriliyor. Özellikle Kızıldeniz, Suudi Arabistan için sadece bir kıyı şeridi değil, Neom projesinden küresel ticaret rotalarına kadar uzanan stratejik bir varlık alanı. Bu bağlamda, Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkelerle kurulan konsey ve Afrika Boynuzu’ndaki askeri üs arayışları, Riyad’ın güvenliği kendi sınırlarının çok ötesinde kurma isteğinin bir yansıması. Milli güvenlik doktrini, “çevresel çevreleme” stratejisiyle, bölgesel rakiplerinin vekil güçler üzerinden kurduğu kuşatmayı, aynı yöntemlerle veya hibrit savaş teknikleriyle dengelemeyi amaçlıyor. Bu süreçte istihbarat servislerinin de operasyonel kabiliyetleri, klasik istihbarat toplama safhasından “aktif saha manipülasyonu” aşamasına taşınıyor.

Dış politikadaki stratejik otonomi arayışı, milli güvenlik siyasetinin ayrılmaz bir parçası. Suudi Arabistan artık yumurtalarını tek bir sepete koymuyor. Çin ile kurulan derin ekonomik bağlar, sadece petrol satışı ile sınırlı kalmayıp, balistik füze geliştirme ve nükleer enerji teknolojileri gibi kritik alanlara sirayet ediyor. Rusya ile kurulan koordinasyon ise enerji piyasalarının istikrarı üzerinden küresel bir kaldıraç olarak kullanılıyor. Bu çok boyutluluk, Batı’ya karşı bir “eksen kayması” değil, aksine ulusal çıkarları maksimize etme çabasıdır. Riyad, küresel güç rekabetinde taraf olmaktan ziyade, her iki tarafla da kendi güvenliği için pazarlık yapabilen bir “pivot devlet” olma yolundadır. Bu yeni akıl, bölgesel rakipleriyle olan gerilimleri de kontrol edilebilir seviyede tutmaya çalışmaktadır. Bölgesel normalleşme adımları, askeri harcamaların verimliliğini artırmak ve içerdeki büyük ekonomik dönüşüme alan açmak için stratejik bir tercihtir; ancak bu, rekabetin bittiği anlamına gelmemektedir. Aksine, rekabet artık doğrudan çatışmadan, teknolojik üstünlük, siber uzay ve ekonomik nüfuz alanına kaymıştır.

Suudi askeri stratejisinin geleceğinde siber güvenlik ve yapay zeka entegrasyonu da hayati bir rol oynamaktadır. Petrol tesislerine yönelik geçmişteki saldırılar, fiziksel sınırların ötesinde bir cephenin varlığını kanıtlamıştır. Bu nedenle, Ulusal Siber Güvenlik Otoritesi gibi kurumlar, savunma bakanlığı ile eşgüdümlü bir şekilde kritik altyapıları korumak üzere yapılandırılmıştır. Ayrıca, uzay teknolojilerine yapılan yatırımlar, sadece bir prestij meselesi değil, askeri istihbarat ve haberleşme ağlarının millileştirilmesi hedefinin bir parçasıdır. Kendi uydularını yörüngeye oturtan bir Suudi Arabistan, harekat sahasında başkalarının sağladığı istihbarata bağımlı kalmama iradesini gösterebilecektir. Bu bağlamda, askeri eğitim müfredatı da baştan aşağı yenilenmekte, “teknokrat subay” sınıfı oluşturulmaktadır. Bu sınıf, sadece tetiği çeken değil, elindeki yüksek teknolojili silah sisteminin yazılımına ve lojistik zincirine de hakim olan profesyonellerden oluşmaktadır.

Sonuç olarak, Suudi Arabistan’ın yeni milli güvenlik siyaseti; yerli üretimle tahkim edilmiş, teknolojiyle donatılmış ve diplomatik manevra kabiliyetiyle desteklenmiş bir “Sert Güç” inşası. Riyad, geçmişin savunmacı ve reaksiyon gösteren tutumundan sıyrılarak, tehdidi henüz oluşmadan algılayan ve buna göre pozisyon alan proaktif bir modele geçmeye çalışıyor. Bu süreç, sadece Krallığın değil, tüm Ortadoğu’nun güç dengelerini önümüzdeki on yıllar boyunca yeniden tanımlayacak. Riyad artık sadece bir petrol devi değil, bölgesel güvenliğin anahtarını elinde tutmak isteyen, kendi askeri doktrinini yazan ve bu uğurda küresel aktörlerle eşitler arası bir diyalog kurmaya çalışan iddialı bir askeri güç merkezi haline gelmeyi hedefliyor. An itibarıyla gelinen nokta, Suudi devlet aklının “kendi kendine yetebilen bir kale” inşa etme kararlılığının en somut göstergesi.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU