Bir hafta önce Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları yapıldı. Kadınlara dair ne yazılabilir diye araştırırken karşıma Tunuslu bir kadın yazarın feminizm hakkındaki görüşlerini içeren yeni kitabına ilişkin Arapça söyleşisi çıktı.
Biraz daha araştırınca erkek ve kadınlardan oluşan bir muhabir grubunun 8 Mart 2021 Kadınlar Günü münasebetiyle kadın ve savaş konulu bir analizini bulup okudum. Ortak belirleme şöyleydi:
“Çoğu zaman savaş ‘Er Meydanı’ diye nitelendirilir. Aslında savaş bedenen en güçsüzlere ve savunmasızlara (çocuk, kadın, yaşlı vs) zarar vermektedir. Arap dünyasının kadınları arasında yapılan saha araştırmalarına bakılırsa son 10 yılda meydana gelen savaşlarda kadının durumu ‘kırılmış ağaç dalı’ gibidir.”
Sıfır noktasına dönen/döndürülen kadın
Mısırlı yazar ve gazeteci Emine Hayri, 5 Şubat 2026 tarihli Independent Arabia gazetesindeki değerlendirmesinde 2011 yılında birçok Arap ülkesinde birbiri peşi sıra başlayan halk ayaklanmalarını (Arap Baharı) bahsederken kadınların bu tür devrimsel kalkışma süreçlerinde “ilk ayaklananlardan ve ilk kaybedenlerden” olduğu yolunda bir tespit yapıyor.
Yazara göre: İsyan sonrası yeni rejiminin inşa sürecinde Arap dünyası kadınlarının ötekileştirilip geri plana atılması her türlü muhafazakârlığı takviye eden bir rol oynamakta; giderek artan tutuculuk kendini genellikle şiddetli dini söylemle ifade etmekte; erkek egemen düzenin siyaset, ekonomi, toplumsal alanı tümüyle denetlemesine yol açabilmektedir.
Esasen “yeniden inşa” veya “geçiş aşaması” denilen bu süreç, muhafazakâr toplumun temellerini sağlamlaştırmaya yöneliktir ve kadın haklarının çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Zira güvenlik ve ekonomik kaygılar ön plana çıktığında kadın yine başa yani sıfır noktasına dönmektedir.
Annenin kutsallığı veya kutsanması
Şahap Eraslan, Almanya’da Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi almış, etno-psikanalitik bakış açısıyla toplumsal travmalar, narsisizm, militarizm ve dil üzerine çalışmalar yapan psikanalist ve yazardır.
Onun “Annelik, kutsal aile ve erkeklik krizi” başlıklı 13 Ekim 2024 tarihli analizinde mızrağın sivri ucu eril anlayış ve erkek egemen topluma yöneliktir: “Yücelttiğimiz, melek gibi gördüğümüz, ayaklarının altına cenneti serdiğimiz anne, aynı zamanda erkeğin içinde yok etmek istediği kadındır. Anne güzellemeleri belki de erkeğin anneyi yok etme çabasının yarattığı suçluluk duygusunu hafifletme arzusudur.”
Eraslan’ın, 26 Kasım 2024 tarihli ve “Annenin duyguları ve kutsallığı” başlıklı yazısındaki tezlerine de bakalım:
* Tanrı’nın ilk kadından bu yana kadının içine koyduğunu sandığımız, “fıtrat” diye adlandırdığımız şey aslında bir anlatıdan, bir söylenceden ibarettir. Annelik anlatılarında değişmeyen tek çizgi ise erkek egemenliğinin korunmasıdır; bu asla değişmez.
* Anne-çocuk ilişkisi büyüme süresince sürekli olarak değişir ve dönüşür. Her değişimde eski bir durumu kaybeder, yeni bir ilişki biçimine geçeriz. Anne karnındaki hal, doğumla birlikte anne kucağına taşınır…
* Çoğumuz, insanın bir “ilk” ya da “doğal” hali olduğuna inanırız. Daha sonra bu doğal halin, kültürle birlikte değiştiğini düşünürüz. Ancak bu değişimlere rağmen insanın özünde sanki bazı şeylerin değişmeden kaldığına dair bir inanç var. Fakat bu düşünce problemlidir.
* İnsanın gerçek “doğal” hali belki de cennetteki haliydi: Çıplak, saf, henüz şeytana uymamış hali. Cennetten kovulmasıyla birlikte, insan yeryüzündeki yaşamında doğayı şekillendirirken bu doğallığı kaybetti.
* Kültür ve doğa düalizmi... Aslında “doğal” dediğimiz her şey, yeryüzünde kültürün etkisiyle oluşmuş, ‘ikinci doğa’ldır. Yani kültür, insanın ikinci doğasıdır.
* Fabian Bernhardt “İntikam” adlı kitabında, doğal olarak kabul edilenin aslında hiç de doğal olmadığını, “doğal” sandığımızın modern bir masaldan ibaret olduğunu yazar.
* Önemli modern devlet kuramcılarından sayılan Thomas Hobbes insanın “doğal” halinde birbirine düşman ve yok edici olduğunu, bu vahşiliğin ancak devlet aracılığıyla kontrol altına alınabileceğini savunur.
* Uwe Wesel, “Matriyarkal Söylencesi” (Der Mythos vom Matriarchat) adlı eserinde, Amerika yerlisi İrokelerin toplumsal örgütlenmelerinde böyle bir hiyerarşi olmadığını ve toplulukların “düzenli bir anarşi” içerisinde yaşadıklarını yazar ve bu görüşüyle aslında dolaylı olarak Hobbes’i eleştirir.
* Elisabeth Badinter, annelik üzerine çeşitli kitaplar yayımlamış, bu eserlerinde anneliğin tarihsel süreçteki değişimine ve bu değişime paralel olarak duygusal boyutundaki dönüşümlere dikkat çekmiştir. Badinter, anneliğin toplumda adeta kültürel bir proje gibi kurgulandığını ve şekillendirildiğini savunur.
* Günümüzde bazı kadınlar anneliği reddediyorlar ve bu reddedişlerinde haklılar. Abartılı “iyi annelik” mitolojisi, anneliği çok zor ve baskı altında bir rol haline getiriyor.
(bkz. https://artigercek.com/makale/annenin-duygulari-ve-kutsalligi-324296 )
Zeynep Karaca, 10 Mart 2026 tarihinde Independent Türkçe adına “Gündüz Apollon Gece Athena” filminin yönetmeni Emine Yıldırım ile söyleşti. Yazının başlığı “Kutsal Anneye inanmıyorum” idi. Söylenen şuydu: “Kutsal anneye inanmıyorum. Bir dişi güç, bir dişi enerji de güzel. Daha kolektif yaşanan bir anaçlık duygusu ki çok güzel bir şey! Bu kutsal annelik mevzusu benim için bir dert!”
Buradan en başa, Tunuslu kadın yazarın feminist/feminizan bakış açısıyla kaleme aldığı hatıra türünden biyografi kitabına dönüyorum.
Tunuslu feminist yazarın kitabı
Amel Muhtar (d.1964), Tunuslu bir gazeteci ve roman yazarıdır. “Mestro” adlı romanıyla 2006’da COMAR Özel Ödülü de dâhil olmak üzere birçok armağan kazanmıştır. Tunus Üniversitesini bitirdikten sonra 1985 yılında gazeteciliğe başlayan yazarın ülkesinde ve Arap dünyasına hitap eden edebiyat ağırlıklı basında çok sayıda kısa öyküsü yayınlanmıştır. Farklı yayınevlerinde çıkan ödül almış birkaç kitabı bulunmaktadır.
Son eseri bir biyografi kitabı, öz yaşamını anlatıyor ve “Beni Yazmak Kurtardı” başlığını taşıyor. Anılarına yer verirken kadın hakları ve feminist görüşleri de paylaşıyor. Tunuslu yazar Muhammed Arabi, independent arabia gazetesinin 7 Mart 2026 tarihli nüshasında eserin tanıtımını yaparken yazarın feminist görüşlerine yer veriyor; birlikte izleyelim:
“Amel Muhtar’ın kitabı geleneksel anlamda tam bir biyografi sayılmaz; daha çok erkek egemen toplumu cesurca sorgulayan bir öz yaşam öyküsüdür. Yazarın hayat tecrübelerine dayanan çalışması, onun kişisel özgürlüğü ile gerçek sosyal ve kültürel ortamın kısıtlamalarının nasıl yüzleştiğini göstermektedir. Kitabın başlığı (Beni Yazmak Kurtardı) başlı başına toplumsal hayatın baskılarına nasıl direndiğini göstermektedir.
Yazarı başkalarından ayıran bariz nokta şudur: Eserde direnme/direnç ile kurtuluş yan yana getirilmiş; Amel Muhtar kendisiyle yüzleşirken başkasıyla da karşı karşıya gelmesini bilmiştir. Eserde mevcut ile namevcut, direnç ile kırılganlık, bireysel özgürlük ile toplumsal yükümlülük yani zıtların çatışma ve birliği yan yana gelmiş, getirilmiştir. Haliyle bu ikilem ve karşıtlık, kitabın sıradan bir yaşamöyküsü ve günlük tecrübelerin toplamından ibaret olmadığını göstermektedir. Tam tersine, kendi iç dünyasının derinliklerine dalarken (bir anlamda deruni tefekkür ve irfan) toplumun kılcal damarlarındakini de keşfe çıkmaktadır.
Amel Muhtar’a göre yazmak, aslında gerçek yaşama paralel bir hayatı sürdürmektir. Gerçek hayata alternatif olmayan bu kurgusal-paralel yaşantı, kişiye özgürlük ve haz vermek suretiyle birincil hayatın tamamlayıcısı işlevini görmektedir. Burada yazar şöyle der: ‘Yazma edimi, insanın arzuladığı en önemli şeyleri sunmaktadır: Zevk ve hürriyet!’
Bu tanımlama biyografi kitabına felsefi bir hava vermektedir; kalem yoluyla nefsini kurtararak fiziksel varlığın bilinç alanını genişletmektedir. Söz gelimi birey olarak kendini tanımak, cinsiyetinin farkını varmak ve öz bilincini geliştirmek suretiyle bir kimlik kazanmaktır. İşte böyle bir süreçte erkek ile ilişki kurulur; babama, kocama ve oğluma türünden ithaflar yazılır ki, bu da asıl yaşamın zamanı ile aşamalarına birer göndermedir. Bu üçlemenin diğer simgesi ise dün-bugün-yarın şeklinde tanımlanır.
Kesin dönüş/dönüşüm anlarının işaretleri şöyledir: Baba hem hazır ve nazırdır hem yoktur, gaiptir. Baba gaybubete girdiği sırada kızı Amel Muhtar, ‘uyan’ diye fısıldayıp alnına bir öpücük kondurarak sorar; ‘Babacığım, beni duyuyor musun?’ O halde bu varlık ile yokluk anıdır ki tecrübeye direnç kazandırmak suretiyle içkin mücadelenin ekseni haline geliverir.
Tam da bu noktada yazma edimi bireysel özgürlüğe bir alan açar ki, buna gerçeklerden kaçış denemez, kişisel özünün uzantısı olarak öncelikle kendini tanımak, ardından toplum ve ötekiyle ilişkisini anlamak manasına gelir. Bu noktadan itibaren hürriyet ile sorumluluk kavramının sorgulanmasına vesile olur.
Amel Muhtar’ın üzerinde durduğu başka bir konu da şudur: ‘Bedeni üzerinde yaşanan erken tecrübeler (taciz ve tecavüzler), kadın ile toplum arasındaki çetrefilli ilişkiyi anlamanın da temelidir. Bu noktada erkek iki ayrı surette resmedilir: Güven ve tehlike, koruma ve tahakküm!
Bu ve benzer zikzaklar, gelgitler dişilik simgesi olan kadın için risktir, tehlikedir. Kadın içindeki sallanan koltukta oturmuş gibi istikrarsız bir haleti ruhiye içindedir. Sadece biyolojik bir varlık olmaktan öte iç dünyasında ve toplumda tam bir cebelleşme içindedir. Direnç alanı ile eril kültür, kadını bedeni üzerinden sorgulayıp aşağılar: Temel gerekçe ise onur, namus, iffet ve fazilet gibi kavramlardır. Yazarın bu hususta bir belirlemesi var: Anladım ki benim rüyam ve hayallerim babamınkilerine benzemiyor!”
Amel Muhtar’ın kitabında annelik ve yazma edimi ilintisi de irdelenmiştir. Birkaç cümlesini alıntılayabiliriz:
“Annelik herhangi bir alan ve konuda yaratıcı fikirler geliştirmeye engel değildir. Tersine annelik, bir dönüşüm deneyimi olup kişinin bilinçlenmesini ve dünyayı derinlemesine idrak etmesini sağlar.
Gerçi annelik dar ve dikenli bir geçitten geçmeye benzer. Bunu anladığımızda İlahi hikmet (Hikmet-i Hüda) gönül gözümüzü açar ve o zamana kadar bize görünmez olanı sunmak suretiyle hayatı ve ötekini anlamamızı mümkün kılar.
Gerçek korku, kendi içindeki yolculukta yitip gitmektir. İçteki kırılganlık şaşkınlık ve varlığın kaybolması demektir. Genel anlamda yazmak ise bir kurtuluş, tefekkür anlamına gelir ki, bu da var olma, var oluş halidir.”
Şahap Eraslan’ın eril mantıkla “anneliğin kutsamasına” yönelik psikanalitik eleştirisi bir yana bırakılırsa, “erkek egemen toplumda bilhassa dini gerekçelerle “anneliğe uluhiyet” atfedilmesine dair (cennet, annelerin ayakları altındadır gibi) söylemlere itirazlar da geliştirilmiştir.
İlk aklıma gelen iki isimden biri bilhassa Batı ve Arap-İslam ülkelerinde haklı bir şöhrete kavuşmuş olan (mesela kadının cennetteki yeri, sıfır noktasındaki kadın, Havva Ana imajının sorgulanması vs gibi eserleriyle bilinen) Mısırlı kadın uzmanı Dr. Nevval Sadawi, diğeri de dünyaca ünlü Faslı feminist yazar (Peçenin Ötesi: İslam Toplumunda Kadın Erkek Dinamikleri-1995) Fatima Mernissi’dir.
Ancak fikirsel ve fiziksel (aktif) mücadelelerine rağmen her ikisi de eski kuşaktan sayılırlar: Yeni kuşaktan “kadınlık-annelik” duygusuna sorgulayan birkaç Arapça eserle karşılaşmıştım birkaç yıl önce.
Tunuslu Âmel Muhtar, biraz daha farklı bir yöntem kullanıyor. Yine de alıntı yaptığım Arap yazarlar ((Emine Hayri dâhil), bu kez facia ve ayrımcılığın en acımasız yanını, savaş-çatışma sürecinde kadınların maruz kaldıkları her türden felaketin ceremesini çekmelerine dair olayları aktarmaktalar.
Günümüzdeki acil sorunlardan biri de budur diyerek yukarıdaki alıntılarda öne çıkarılanların bilinmesini istedim.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish