Sahel’de yeni perde: Trump yönetimi askerî iktidarlara ne vaat ediyor?

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

2 Şubat’ta Bamako’da çekilen bir  fotoğraf Sahel dosyasını takip edenlerin dikkatini çekti. Mali Dışişleri Bakanı’nın karşısında, Washington’ın Afrika masasının yeni ismi oturuyordu ve kameralar “yeniden başlıyoruz” mesajını yakalamak için sıraya girmişti. Birkaç yıl önce Batı’yla bağlarını koparmış görüntüsü veren Sahel liderleriyle ABD arasındaki mesafe, şimdi adım adım kapanan bir aralığa benziyor.

Bu görüntüyü sadece bir protokol karesi gibi görmemeliyiz. Çünkü bu aynı zamanda Washington’ın Sahel’de kaybettiği zemini geri almaya çalıştığının da bir işareti olarak okunmalı. Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki askerî iktidarların artık yalnızca Moskova’nın değil, Washington’ın da muhatap aldığı aktörler hâline geldiğini görüyoruz. Bu yeni diyalog trafiğinin konusu demokrasi mi, güvenlik dosyası mı yoksa yeraltı kaynakları mı? Bu yazıda bunun cevabını arayacağız.

Sert söylemden sıcak temasa geçiş

Biden döneminde ABD ile Sahel arasındaki ilişki dili mesafeliydi. Darbe sonrası netleşmeyen geçiş takvimleri, ileri tarihlere atılan seçimler ve muhalefete yönelik baskılar askerî işbirliğinin askıya alınmasına yol açtı. Nijer’deki stratejik üsten çekilme  kararı bu kopuşun en görünür adımıydı ve Sahel güvenlik ortağı olarak giderek Rusya’ya yaklaştı.

Trump’ın 2025 yılı başında Beyaz Saray’a dönmesiyle bu durum hızla değişti. Washington artık Sahel’i “sıkıntılı demokrasi dosyası” gibi değil, “kritik güvenlik ve kaynak cephesi” olarak okuyan bir dile geçti. Bamako’da gerçekleşen son  temasların ardından yayımlanan ortak açıklamalarda “egemenliğe saygı”, “ortak tehditlere karşı işbirliği” ve “yeni başlangıç” ifadeleri göze çarptı.

Aynı dönemde, Rus paralı askerlerinin yerleşmesine göz yummakla suçlanan bazı Malili isimlere uygulanan yaptırımlar da geri çekildi. Bu adım, aslında yakın zamana kadar sert çizilen sınırların ne kadar esneyebileceğini de göstermiş oldu.  Prensiplerin çizgisi bulanıklaşırken pragmatizmin alanının da git gide genişlediğini görüyoruz bu noktada.

Güvenlik söyleminin arkasında maden hesapları

Washington’ın yeni yaklaşımında terörle mücadele, sınır güvenliği ve istihbarat paylaşımı vurgusu ağırlıklı. ABD, Sahel’in El Kaide ve DEAŞ bağlantılı gruplar için elverişli bir zemin hâline geldiğini, bu nedenle İHA operasyonları ve istihbarat ağı üzerinden sahaya dönmek istediğini ifade ediyor. Sınırları zor denetlenen, devlet kapasitesi zayıflayan ve çöl coğrafyasına yayılan silahlı gruplar gerçek bir risk oluşturuyor; bu inkâr edilemez.

Ne var ki, haritaya biraz daha yakından baktığımızda, manzaranın bu kadar yalın olmadığını anlayabiliriz. Mali, Burkina Faso ve Nijer aynı zamanda kritik madenlerin yoğunlaştığı bir üçgen konumunda. Nijer’in  uranyum sahaları yıllardır Avrupa’nın nükleer enerji tedarik zincirini besliyor. Mali ve Burkina Faso’da lityum rezervlerinin devreye girmesiyle, küresel batarya ve savunma sanayii yarışında Sahel’in değeri artıyor.

“Sahel’de istikrar” ifadesinin arkasında, bu madenlerin kiminle ne koşulda paylaşılacağı meselesi duruyor. Trump yönetiminin bu toplantı kapsamında çizdiği yeni çerçeve basitçe şöyle özetlenebilir: 

  • Darbe sonrası iktidar yapılarına fazla karışılmayacak. 
  • Seçim takvimleri ve reformlar yumuşak bir tonda hatırlatılacak. 
  • Karşılığında güvenlik işbirliği yeniden canlandırılacak. 
  • Üs ve gözetleme imkânları açılacak. 
  • Enerji ve maden sahalarında Amerikan şirketleri için alan genişletilecek.

Bence asıl kırılma tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü başlıkları artık metinlerin sonunda “uzun vadeli hedef” olarak anılıyor. Bugünün gerçek pazarlıkları ise üs anlaşmaları, savunma ihaleleri ve maden imtiyazları üzerinden yürüyor.

Askerî yönetimler için genişleyen manevra alanı

Mali, Burkina Faso ve Nijer, Sahel Devletleri İttifakı (AES) çatısı altında ortak hareket ederken son üç yılda Fransa’yı sahadan uzaklaştırıp güvenlik dosyasını büyük ölçüde Moskova’ya devretti. Wagner ve ardından Africa Corps üzerinden gelen askeri danışmanlık, ağır silahlar ve propaganda kampanyaları bu başkentlere bir nebze rahat nefes aldırdı. Washington’ın yeniden devreye girmesi, bu nefes borusuna ikinci bir hat ekleyebilir.

Bölgedeki liderler şimdi kendilerini tek bir merkezle sınırlı olmayan aktörler olarak sunabiliyor. Rusya’dan gelen güvenlik desteğiyle ABD’nin sağladığı istihbarat ve teknoloji paketlerini yan yana koyarak pazarlık güçlerini artırmak istediklerini anlıyoruz. İç kamuoyuna “biz kimseye boyun eğmiyoruz, herkes bizimle konuşuyor” mesajını rahatlıkla veriyorlar.

Bu atmosfer geçiş süreçlerinin uzadığı, muhalefetin daraldığı ve medyanın susturulduğu bir zeminde mevcut iktidarların pozisyonunu tahkim ediyor. Uluslararası destek içeride atılan sert adımların meşrulaştırılmasına zemin hazırlıyor.

Sokaktan bakıldığında ise durum biraz farklı. Uluslararası tecridin azaldığı hissi, ekonomik sıkışma içindeki toplumlar için hafif bir rahatlama beklentisi yaratıyor. Ancak yine de her yeni güvenlik anlaşması, “seçim ne zaman?” sorusunu biraz daha geriye itiyor. 

Halkların gündeminde hangi ülkenin üs açacağı ya da hangi şirketin maden işleteceğinden ziyade ekmeğin fiyatı, yakıtın bulunması ve çocukların okula güvenle gidebilmesi var.

Çok aktörlü güvenlik pazarı ve büyüyen riskler

ABD’nin Sahel’e geri dönüşü, Moskova’nın kurduğu ağın dağıldığı anlamına gelmiyor. Rusya bağlantılı birlikler Mali ve Burkina Faso’da varlıklarını sürdürüyor. Nijer’de enerji ve madencilik projeleri üzerinden alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. 

Washington ise bu tabloya “ben de varım” diyerek eklemlenme derdinde. Dolayısıyla karşımıza aynı coğrafyada birden fazla dış güvenlik sağlayıcının yarıştığı, kuralların belirsiz olduğu bir pazar ortaya çıkıyor.

Bu pazar, iktidar sahiplerinin seçeneklerini artırırken toplumların kırılganlığını çoğaltıyor. Farklı ordularla çalışan, birden fazla istihbarat ağına ev sahipliği yapan ve çeşitli propaganda kampanyalarına sahne olan ülkelerde şeffaflık iyice zayıflıyor. 

Bütçelerin büyük kısmı askeri harcamalara, özel güvenlik sözleşmelerine ve istihbarat mimarisine gidiyor. Sosyal harcamalar, eğitim ve sağlık yatırımları ise “güvenlik sağlandıktan sonra bakılacak” dosyalarına hapsediliyor.

Bölgeye dışarıdan bakan başka ülkeler de bu yarışa dâhil olmak istiyor. Türkiye savunma sanayii ve eğitim işbirliği anlaşmaları, Çin uzun vadeli altyapı projeleri ve kredi paketleri, Körfez ülkeleri enerji ve finans ağları üzerinden varlık göstermeye çalışıyor. 

Kritik mineraller diplomasisi , Sahel’i küresel ve bölgesel güçlerin kendi modellerini test ettiği, yerel elitlerin bu rekabetten pay devşirmeye uğraştığı, toplumların ise çoğu zaman seyirci konumuna itildiği bir alana dönüştürüyor.

Kim sahneye dönüyor, kim beklemede kalıyor?

Trump yönetiminin Sahel’e yönelik yeni hattı, Washington açısından tutarlı bir çıkar hesabına dayanıyor. Terör tehdidinin yayılmasını sınırlamak, kritik madenlere erişimi garantilemek ve Rusya’nın etkisini belirli seviyelere kadar azaltmak ABD yönetimi için öncelikli. Bu anlaşılabilir bir strateji.

Fakat bu hesabın Sahel toplumları üzerinde oluşturduğu gölgenin de büyüdüğünü görebiliriz. Darbe ile iktidara gelmiş yönetimler, dış desteğe kavuşunca ömürlerini uzatan yeni bir hava hattına sahip oluyorlar. Uzayan geçiş süreçleri, askıya alınan seçimler, kısıtlanan basın özgürlüğü ve sindirilen muhalefet güvenlik ve istikrar söylemiyle yeniden paketleniyor.

Demokrasi ve hukukun üstünlüğü de uzak hedefler listesinde durmaya devam ediyor. Bugünün gerçek pazarlıkları ise üsler, silah tedarikleri ve maden haklarına odaklanıyor. Sahel için asıl ihtiyaç, kimin İHA satacağı ya da kimin bayrağını hangi üssün direğine çekeceği değil. 

Bölgenin temel meselesi, yönetimlerin halka hesap verebilir hâle gelmesi, devlet ile toplum arasında kopan bağın yeniden kurulması ve güvenlik kavramının iktidarın devamını sağlama aracı olmaktan çıkarılması. Aksi takdirde mevcut düzen orta vadede bu şekilde devam edecek ve burada kazanan halk olmayacaktır.

Washington’ın sahaya dönüşü bu başlıklara alan açmadığı sürece, haritada renkler değişse bile Sahel’in “bitmeyen ara rejimler kuşağı” imajı yerinde duracak. Bugün atılan adımlar büyük güçlerin gözünde pragmatik bir geri dönüş stratejisi gibi görünebilir. Sahel’den bakıldığında ise durum daha net karşımızda duruyor. Sahneye geri dönenler dış aktörler, bekleme odasında kalanlar ise toplumlar.

Asıl kırılma, bu rol dağılımını tersine çevirecek bir siyasal irade ortaya çıktığında yaşanacak. O güne kadar Sahel, eski oyuncularla yeni senaryoların denendiği uzun bir oyun sahnesi olmaya devam edecek. 

Haritada yeni oklar çiziliyor olabilir ancak sahada biriken gerçekliğin daha çok ertelenen normalleşme, alıştırılmaya çalışılan belirsizlik ve hiç kimsenin tam sahiplenmediği ama herkesin parçası olduğu bir yıpratma atmosferi olduğunu ifade ederek bitirebiliriz.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU