‘Bugün annem öldü. Ya da dün, emin değilim’
Bu cümle edebiyat tarihinin en etkili roman başlangıç cümlelerinden birisi olarak kabul edilir. Albert Camus’un Yabancı romanının giriş cümlesidir. Okuyucu cümleyi okuduğu ilk andan itibaren karakteri sorgular. Yazar tek bir cümlede başarır bunu. Daha sonraları bir edebiyat eserinden felsefi bir akıma evrilecek olan saçmalığı ilk cümlede başlatır yazar.
Şimdi düşünüyorum da sinematografik açıdan müthiş görsel bir şölenin olduğu bir anda bir karakter aynı cümleyi bir dış ses olarak seslendirse… ‘‘Bugün annem öldü. Ya da dün, emin değilim’
Aradaki farkı hiç düşündünüz mü; Bir yanda okurken bizi sayısız olasılığa yönlendiren duygular dünyası ve diğer yanda izlerken bizi tek bir boyuta hapseden somut, gerçekçi ve zihin dünyamızın gördüğü, duyduğu işittiği yani kısacası algıladığı kodlarla net bir gerçekliği oluşturan bir sahne…
Amacım edebiyat eserleri ile sinemanın ki artık bence buna platformlar dünyası diyebiliriz kurduğu ilişkiyi eleştiri yönden ele alan bir yazı yazmak değil ama geçtiğimiz günlerde Masumiyet Müzesi romanının Netflix uyarlamasını izleyince bir şey dikkatimi çekti daha doğrusu beni araştırmaya iten bir detay vardı orada. Bu detaya geçmeden önce şunu ifade etmek istiyorum;
Edebiyatı özü itibariyle mahrem olana ölümsüzlük verme çabası olarak görüyorum. Camus’un ‘Sanat bir itiraftır’ demesine yakın bir söylem bu dediğim.
Bu suç itirafları günümüzde platformlar için hem iştah kabartıcı bir av hem de evcilleştirilmesi gereken birer canavar gibiler.
Hal böyle olunca Hollywood stüdyoları ve dijital platformlar, Nobel ödüllü başyapıtların prestijine talip olurken, aslında o metinlerin ruhunu "izlenebilir" kılma bahanesiyle bir tür "anlatı yamyamlığına" girişiyorlar.
Kelimelerin egemenliği ile algoritma tiranlığı arasındaki bu büyük savaş, basit bir telif hakkı uyuşmazlığının ötesinde, sanatın ontolojik varlık mücadelesi gibi geliyor bana.
Beni bu düşüncelere iten şey dediğim gibi Orhan Pamuk’un Netflix uyarlaması Masumiyet Müzesi oldu. Daha doğrusu o dizinin sonrasında izlediğim platformların artık + 1 bölüm şeklinde yayınladığı arka plan mini belgeseli. O bölümde Orhan Pamuk’un açıklamalarının satır aralarında şunu fark ettim; Sanki yazar gizliden gizliye şey diyor gibiydi; ‘Hiçbir zaman gerçek bir Masumiyet Müzesi romanını deneyimleyemeyeceksiniz ama tıpkı müzeye gelen ziyaretçiler gibi sizlere de bir bilet kesiyorum ve tıpkı müzede yaptığım gibi tüm kontrolün bende olduğu bir deneyim sunuyorum size…’ Tabiki de yazar bunu kabul etmeyecektir ama bu benim subjektif olarak aldığım his…
Tam bu noktada edebi bir Sherlock Holmes gibi veri biriktiriyorum. Bir his vuku buluyor ve ben kendimi bir anda onca işin gücün arasında ‘’ya gerçekten de böyleyse’’ sorusunu sorarak birbirileriyle ilişkili görünmeyen meseleleri düşünmeye başlıyorum.
Eğer bu satırlara geldiyseniz artık siz de bu yazı vesilesiyle benim zihnimin içinde dolaşmaya başladınız. O zaman hep birlikte 1974 yılında Roma’da bir restorantta yenen bir yemeğe gidiyoruz…
"Ni Muerto!": Márquez’in Hollywood’a İsyanı!
1974 yılının Nisan başında, Piazza Navona’nın o zarif İtalyan restoranlarından birinde, edebiyat tarihinin en sert "hayır"larından biri yükselmişti. Masada Julio Cortázar’dan Rafael Alberti’ye kadar devasa bir entelektüel kadro vardı. Brezilyalı yönetmen Glauber Rocha, Gabriel García Márquez’e tek bir soru sormuştu; "Yüzyıllık Yalnızlık’ı sinemaya uyarlamak ister misin?"
Márquez’in cevabı, İspanyolcanın tüm sertliğiyle masadaki havayı dondurur: "Ni muerto!" (Asla! Ben öldükten sonra bile asla!)
Sanki bir eseri değil de bir ülke sınırı koruyordu Márquez…
Márquez’in bu öfkesi, basit bir inatçılıktan ziyade, endüstriyel miyopiye karşı bir savunma refleksiydi aslında. Çünkü o dönem böylesine devasa bir prodüksiyonu ancak "gringo" diye adlandırdığı Hollywood stüdyoları finanse edebilirdi. Márquez, yedi nesil süren o muazzam Kolombiya destanının, Charlton Heston gibi popüler bir Amerikan aktörün sahte orman dekorları içinde İngilizce konuşarak canlandırılacağı plastik bir pakete dönüştürülmesinden kelimenin tam anlamıyla iğreniyordu.
Dilin ve kültürel kodların, Hollywood’un ticari formülleri içinde katledilmesi, onun için eserin ruhuna ihanetti.
Márquez’in 50 yıl önce öngördüğü bu kimlik kaybı korkusu, yıllar sonra İstanbul’un kalbinde, başka bir Nobel ödüllü yazarın masasında somut bir hukuk savaşına dönüşecekti.
Masumiyetin İhlali: Orhan Pamuk’un Senaryo Davası
İddia o ki 2019 yılında Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi için bir Hollywood stüdyosuyla masaya oturduğunda, Márquez’in yarım asır önceki endişelerinin ne kadar haklı olduğu trajik bir şekilde kanıtlanmıştı. Stüdyonun "hikâyeyi daha izlenebilir kılma" hırsı, romanın melankolik ve takıntılı felsefesini sığ bir Amerikan dramasına indirgeme çabasına dönüşmüştü. Stüdyo yöneticileri, karakterlerin derinlikli ve çelişkili dünyasını yok sayarak, Kemal ve Füsun arasındaki o ince, hastalıklı aşkı "formülize" etmeye çalıştılar. Artık bildiğiniz üzere sinema bir formül ürünü ve algoritmalara kısıtlı dikkatlerimizle sunduğumuz datalar da yeni hikayelerin spermleri!
Bu sanatsal sığlaştırma çabası öyle bir noktaya vardı ki, stüdyo kurguya hoyratça müdahale ederek romanın ruhuna tamamen aykırı, radikal bir "plot twist" dayattı: Kemal’in Füsun’u hamile bırakması. Amerikalıların çok sevdiğim o deyimini burada kullanmanın hiçbir mahsuru olduğunu düşünmüyorum. WTF!
Pamuk, bu uydurma hamilelik kurgusunu ve karakterlerin melodramatik birer karikatüre dönüştürülmesini gördüğünde dehşete düşerek süreci durdurdu. Bir yazarın eserini endüstriyel formüllerden kurtarma mücadelesi olan bu süreç, ancak 2022 yılında Pamuk’un kazandığı ve eserinin haklarını geri aldığı hukuk zaferiyle sonuçlandı.
Peki sonra ne oldu da Pamuk eseri bir platformda yayınlaması için bir Türk yapımcıya, Füsun karakterini bir Ortadoğu erkek erilliğinden kurtardığı için teşekkür ettiği bir kadın yönetmene teslim etti.
Márquez’in "Ni Muerto!’suna karşın varislerin kurallar silsilesiyle parayı tercih etmesi hikayesinin bir benzeri de Masumiyetin ihlalinde karşımıza çıkıyor.
Tıpkı Márquez’in varislerinin dizinin tamamen Kolombiya’da çekilmesi, dilin yalnızca İspanyolca olması ve Hollywood’un cilalı yıldız sistemi yerine amatör yüzlerin tercih edilmesi şartları gibi yapımcı Kerem Çatay ile masaya oturan Pamuk’un iddia o ki senaryodaki her sayfaya paraf attırarak adeta kontrol freak bir eser sahibi edasıyla süreci yönetmiş. Perde arkası bölümünden de gördüğümüz gibi bazı sahnelerde de Merhamet Apartmanı’nın tozlu koltuklarında huysuz ev sahibi gibi oturuyordu.
Ancak bir romanı iki - üç saatlik film yerine 9 bölümlük bir esere dönüştürme iyi niyetinde ne kadar uzun süre ve kontrol sağlanırsa sağlansın, kelimeler görüntüye dönüştüğü an kaçınılmaz bir büyü bozulması başlıyordu.
Büyülü Gerçekçiliğin Görsel İmtihanı
Edebiyatın gücü, okurun zihnindeki soyut boşluklardadır; kamera ise her şeyi somutlaştırarak bu ihtimalleri öldürür. Ariel Dorfman’ın da vurguladığı gibi, görsel şölen edebiyatın sessiz ve derin gücünü ezebilir. Romanda uykusuzluk hastalığına yakalanan bir karakterin gözlerinin karanlıkta bir kedi gibi usulca parlaması, Márquez’in kalemiyle zarif, şiirsel ve sanki sıradan bir grip salgını kadar doğal bir detaydır.
İşte tam bu noktada bir "estetik cinayet mahalli" kurulur: Netflix yönetmenleri bu zarif anı alıp, Hollywood’un tanıdık görsel mecazlarına kurban ederler. O ince parıltı, mavi ışık efektleri ve uğursuz müziklerle birleştiğinde, edebi bir incelik birdenbire bir Exorcist (Şeytan Çıkarma) klibine dönüşür. Görsellik, edebiyatın asil sessizliğini gürültüyle boğar ve izleyicinin hayal gücünü felç eder. Görüntü bazen edebiyatı ezip geçerken, bazen de bizzat anlatının kalbinde bir sığınak olarak inşa edilir.
Orhan Pamuk belki de kendi varislerinin dönemin algoritma mühendisleriyle yapacağı olası anlaşmaya güvenmeyerek yaşarken tıpkı romanlarını yazdığı, Paşabahçe vapurunun sesi eşliğindeki o boğaz manzarasında, Masumiyet Müzesi’nin Netflix uyarlamasını, dikkatlerini teknoloji tiranlarına Faustvari satan gençlere hediye etmek istemiş olabilir.
Kemal Basmacı Obsessifliğinde olmasa da yaptığı bu inceliğe teşekkür etmek lazım aslında.
Márquez’in mezarında ters dönmesine neden olacak olan acıları yaşamamak için verdiği hukuk mücadelesinden sonra bu teşekkürü hak fazlasıyla hak ediyor yazar.
Yazarın Hayaleti ve Bitmeyen Savaş
Bu arada Orhan Pamuk’un dizide kendi karakterini - Kemal’in hikâyesini kitaba dönüştüren yazarı-canlandırması, yazar-endüstri geriliminin en sembolik ve eğlenceli finaliydi. Pamuk’un kendi kurgusunda bir hayalet gibi dolaşması, bir oyunculuk denemesi değil, eserinin üzerindeki mülkiyetini pikseller seviyesinde tescilleyen bir varoluş biçimiydi.
Bir ADHD zihninin karanlık dehlizlerinden sizi kurtarmak için yazıyı bitiriyorum;
Edebiyat ve sinemayı, ruhları tamamen farklı iki ayrı habitat olarak çok seven biri olarak söyleyebilirim ki; Edebiyat, içsel bütünlüğünü ve okurla kurduğu o mahrem bağı korumak için sessizliğe sığınırken; sinema bu sessizliği görkemli bir gürültüye dönüştürmek için sınırları zorlamaya devam edecek.
Ve bir suç itirafı olarak roman uyarlamalarının da suçlu eşkali çizmeye çalışan robot çizimleri gibi olmaması için süreçlerin içinde yazarların bizzat yer aldığı bu hibrid modele şükranlarımızı sunmamız gerektiğini düşünüyorum.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish