1915 ile 1925 arasındaki on yıllık dönem, Osmanlı-Türk siyasal tarihinin en yoğun kırılmalarının yaşandığı evredir. Bu dönem yalnızca bir imparatorluğun yıkılışı ve yeni bir devletin doğuşu olarak tanımlanamaz. Daha derin bir perspektiften bakıldığında bu süreç, egemenliğin görünür biçimlerinin çözüldüğü ve yerine yeni bir egemenlik koordinasyonunun kurulduğu tarihsel bir faz geçişidir. 1915 yılında Osmanlı Devleti hâlâ büyük bir imparatorluk olarak dünya savaşının içindeydi; ancak egemenliğin taşıyıcı kurumları hızla zayıflıyordu. 1925 yılına gelindiğinde ise yeni bir devlet kurulmuş, egemenlik tamamen farklı bir siyasal ve kurumsal çerçeve içinde yeniden örgütlenmişti. Bu nedenle söz konusu dönem, egemenliğin askeri, siyasi ve toplumsal düzeyde yeniden dağıldığı büyük bir tarihsel dönüşüm sürecidir.¹
Bu dönemin siyasal sahnesinde belirleyici rol oynayan başlıca aktörler arasında Mustafa Kemal, Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Sultan Vahdettin ve Halide Edip Adıvar gibi isimler bulunuyordu. Bu aktörler yalnızca bireysel liderler değil; aynı zamanda çöken imparatorluk düzeni ile doğmakta olan yeni ulus-devlet arasındaki siyasal geçişin temsilcileriydi.
1915–1925 arasındaki süreçte egemenliğin görünmez yapısını belirleyen başlıca çatışma alanları birkaç temel eksen etrafında ortaya çıkmıştır: savaş yönetimi ile sivil siyaset arasındaki ilişki, imparatorluk sadakati ile ulusal egemenlik fikri arasındaki gerilim, merkezî devlet ile yerel direniş hareketleri arasındaki koordinasyon sorunu, geleneksel monarşik egemenlik ile halk egemenliği fikri arasındaki mücadele ve nihayet uluslararası güç dengeleri ile yeni devletin kuruluşu arasındaki diplomatik rekabet.
1915 yılı Osmanlı Devleti için savaşın en yoğun dönemlerinden biriydi. İttihat ve Terakki yönetimi devlet yönetiminde fiilen tek otorite haline gelmişti. Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa üçlüsü hem askeri hem de siyasi karar mekanizmalarının merkezinde bulunuyordu. Savaş koşulları devletin egemenlik yapısını askeri yönetim etrafında yoğunlaştırmıştı. Seferberlik, savaş ekonomisi ve güvenlik politikaları devletin toplum üzerindeki kontrolünü artırmıştı. Bu durum egemenliğin askeri bürokrasi etrafında yoğunlaşmasına yol açtı.
Ancak savaşın ilerleyen yıllarında Osmanlı Devleti askeri ve ekonomik açıdan giderek zayıfladı. 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, imparatorluğun fiilen sona erdiğini gösteren en önemli gelişmelerden biri oldu. Mütareke hükümleri Osmanlı ordusunun büyük ölçüde dağıtılmasını ve stratejik bölgelerin İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesini öngörüyordu. Bu durum Osmanlı egemenliğinin görünür kurumlarının hızla çözüldüğünü gösteriyordu.
Mondros sonrasında Osmanlı siyasal düzeninde iki farklı egemenlik merkezi ortaya çıktı. Bir tarafta İstanbul’da bulunan padişah ve hükümet, diğer tarafta Anadolu’da giderek güç kazanan direniş hareketleri bulunuyordu. İstanbul hükümeti işgal güçleriyle uyumlu bir siyaset izlemeye çalışırken Anadolu’da ortaya çıkan direniş hareketleri ulusal egemenlik fikrini savunuyordu. Bu süreçte Anadolu’daki direniş hareketlerinin en önemli örgütleyicisi Mustafa Kemal oldu.
1919 yılında başlayan Milli Mücadele, Osmanlı egemenliğinin parçalanmış yapısını yeniden örgütleme girişimi olarak ortaya çıktı. Erzurum ve Sivas kongreleri bu sürecin önemli dönüm noktalarıydı. Bu kongrelerde Anadolu’daki direniş hareketleri ortak bir siyasal program etrafında birleşmeye başladı. Bu programın temel ilkesi “milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” düşüncesiydi. Bu ilke Osmanlı siyasal düşüncesinde egemenliğin kaynağını kökten değiştiren bir yaklaşımı temsil ediyordu.
1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, egemenliğin yeni bir kurumsal temele oturtulduğunu gösteren en önemli gelişme oldu. TBMM’nin açılmasıyla birlikte Osmanlı monarşisine dayanan egemenlik anlayışı yerini ulusal egemenlik fikrine bırakmaya başladı. Meclis yalnızca bir yasama organı değil, aynı zamanda yürütme ve askeri kararların da alındığı bir siyasal merkez haline geldi. Bu durum egemenliğin tek bir hanedan yerine kolektif bir siyasal irade tarafından temsil edildiği yeni bir yönetim modelinin ortaya çıkmasına yol açtı.²
1921 ve 1922 yıllarında gerçekleşen askeri başarılar yeni siyasal düzenin güçlenmesini sağladı. Sakarya ve Büyük Taarruz zaferleri Anadolu’daki direniş hareketlerinin askeri kapasitesini ortaya koydu. Bu süreçte Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi komutanlar yeni devletin askeri ve siyasi liderleri haline geldi.
1922 yılında saltanatın kaldırılması, Osmanlı siyasal düzeninin sona erdiğini gösteren en önemli gelişmelerden biri oldu. Bu karar ile birlikte hanedan merkezli egemenlik modeli resmen sona erdi. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilan edilmesi ise yeni siyasal düzenin kurumsal biçimini belirledi. Cumhuriyet rejimi egemenliğin kaynağını açık biçimde “millet” olarak tanımlıyordu.
1923 sonrası dönemde yeni devletin egemenliği yalnızca siyasal kurumlarla değil, toplumsal ve kültürel reformlarla da pekiştirilmeye çalışıldı. Eğitim sistemi, hukuk düzeni ve idari yapı yeniden düzenlendi. Bu reformlar yeni devletin modern ulus-devlet modeline uyum sağlamasını amaçlıyordu.
1925 yılına gelindiğinde Türkiye Cumhuriyeti egemenliğini merkezî devlet kurumları etrafında büyük ölçüde yeniden kurmuştu. Ancak bu süreç aynı zamanda yeni gerilimlerin ortaya çıkmasına da yol açtı. Özellikle Şeyh Said İsyanı gibi olaylar yeni devletin egemenliğini koruma konusundaki hassasiyetini ortaya koydu. Bu gelişmeler devletin güvenlik politikalarının güçlendirilmesine ve merkezi otoritenin daha da pekiştirilmesine yol açtı.
Sonuç olarak 1915 ile 1925 arasındaki dönem Osmanlı egemenliğinin çözülmesi ve yeni bir devlet egemenliğinin doğuşu sürecidir. Bu süreçte savaş koşulları, uluslararası diplomasi, ulusal direniş hareketleri ve yeni siyasal kurumlar birlikte etkili olmuştur. Egemenlik bu dönemde hanedan merkezli bir imparatorluk düzeninden ulusal egemenliğe dayanan modern bir devlet modeline dönüşmüştür. Bu dönüşüm yalnızca siyasal kurumların değişimi değil; aynı zamanda toplumun siyasal meşruiyet anlayışının köklü biçimde yeniden tanımlanması anlamına gelmiştir. Devam edecek…
Dipnotlar
- Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, London: I.B. Tauris.
- Feroz Ahmad, The Making of Modern Turkey, Routledge.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish