İnsan genomunun çözülmesi, biyoloji tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Genetikçi Craig Venter, kadınların XX kromozomunun erkeklerin XY'sine göre genetik olarak daha güçlü ve tamamlayıcı olduğunu ortaya koydu. Y kromozomu, X'in küçük ve sınırlı bir türevi olarak kabul ediliyor; bu da X'in merkezî rolünü öne çıkarıyor.
Bu biyolojik fark, davranışlarda sembolik olarak yansır: Romantik erkek figürü sevdiği kadın için ölümü göze alır, kadın ise hayatta kalma ve koruma içgüdüsünü ön planda tutar.
Tarih boyunca fiziki güç zafiyetinden dolayı çocuklarla mağaralarda korunan kadının, buğday tohumunu ekmesiyle insanlığın yerleşik düzene ve sonrasında moderniteye geçtiği rivayet edilir.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kurucusu Gülsüm Kav, kadın cinayetlerinin halen en can yakıcı sorun olduğunu belirterek, kadın mücadelesinde şiddetle ilgili bir alan açılmasının son yüzyılda olduğunu, sürecin ileri ve geri bir sarkaçla ilerlediğini kaydediyor. Kav, kayıplar ve şiddetin yüksek boyutu sürse de umutsuzluğa yer vermek istemediğini vurguluyor.
Mor Çatı Kurucusu Avukat Canan Arın, KADES ile ilgili kamu spotlarına tepkili.
“İçinde yer aldığım medeni kanunun değiştirilmesi, tecavüzün değerlendirilmesi buna karşılık İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasından söz ediyoruz. Her gün kadın, kanuna rağmen öldürülüyor. Hukuki izlemeler varmış gibi davranılıyor. Buna karşın KADES reklamlarında palavralar atılıyor. Kadın kaç defa koruma talep etmiş, koruma verilmemiş ve öldürülmüş. Reklamlarda ise; ‘Hemen geldiler, bürokrasiyle uğraştırmadılar, gibi ifadeler yer alıyor.”
Üniversite öğrencisi Ceren Özge, gerek cinsiyet eşitsizliği gerekse yoksul oldukları için Rojin Kabaiş olayının medyada hak ettiği ilgiyi görmediğini belirtiyor. “Yoksul bir babanın tek başına verdiği mücadele var. Asla varlıklı aileler kadar duyulmayan, ilgi gösterilmeyen… Kızının eşyalarını çöp poşetiyle alan…”
“Yoksul olduğumuz için sesimiz duyulmuyor!”
Kamuoyunun artık unutmaya başladığı öldürülen Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, “Durumumuz olmadığı için kızımın ölüm nedeni bile araştırılmıyor,” diyor.
Cesedi yurttan 24 kilometre uzakta bulunan, kızı Rojin’in 18 gün boyunca nerede olduğunu ve kızına ne olduğu sorularına yanıt verilmediğini, okulun kızının kaybolmasından 17 saat sonra bilgi verdiğini anlatıyor, Nizamettin Kabaiş.
“Vücudunda iki erkeğe ait DNA izi bulundu, önce bulaş dendi. Sonra bu olasılık bertaraf edilince de, araştırılmadı. Kızımın boğazında ve parmağında kırıklar, sırtında ve ayaklarında darp izleri var. Avukatlarla birlikte hem Diyarbakır hem de Van Barosu ile birlikte gidiyoruz, ancak talepler yerine getirilmiyor. Adli tıpta da bir sıkıntı var. Kızımın telefonu uzun süredir İspanya’da ama şifresi halen çözülmedi. Kızımın eşyalarında olsun, insan biraz merhametli yaklaşır. Çöp poşetinde aldım…”
Rojin Kabaiş Davasının Avukatı İrem İlhan da, soruşturmanın ihmallerle başladığını ve yeterli bir soruşturma süreci geçmediğini anlatıyor.
“Deliller toplanmamış ve ihmaller zinciri olmuş. Adli Tıp Kurumu’nun tüm raporları eksik. Rojin Dosyasında, ‘Suda kalmaya bağlı olarak tespit edilememiş’ gibi muğlak ifadelerle geçiştirilmiş. Bakana, ATK’nın bu eksikliklerini ilettik. Ancak Bakan Yılmaz da gittiği için, bu durum da belirsiz. Telefon yaklaşık 2 aydır İspanya’da. Bekliyoruz.”
Gülistan Doku 6 yıldır kayıp!..
Yine 5 Ocak 2020'de kaybolan ve altı yıldır bulunamayan Gülistan Doku dosyasının tek şüphelisi olan ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçuyla 15 günde bir imza atma şartı ve yurt dışına çıkış yasağıyla serbest kalan erkek arkadaşı (ablasının ifadesine göre saplantılı takipçisi) Rusya doğumlu Zeynal Abarakov'un adli kontrol şartının adreslerinde olmadığı, telefonuna ulaşılamadığı için tebliğ edilmediği ortaya çıkmış.
“Kadına şiddetin, insan hakkı ihlali olduğunu yeni öğrendik!”
Gülsüm Kav, “Birinci dalga feminizmde oy hakkıydı, 1960’ta ikinci dalga ve 80’lerden sonra aile içinde şiddet olağan kabul edilirken, bunun bir insan hakları ihlali olduğu bilinci yeni yeni öğreniliyor. Ancak 90’larda şiddetin bir insan hakları ihlali olduğunu öğrendik.”
Kav, 2000’lerde İstanbul Sözleşmesi ile kadın haklarının en ileri durumda olduğu tespitini yapıyor.
“Oy hakkı mücadelesi ne kadar uzun ve zahmetli bir süreç ise şiddetle mücadelenin de aynı uzunlukta olacağının farkında olmalıyız.”
Kav, şiddetin İstanbul Sözleşmesi ile çözüleceğini vurgulayarak, Türkiye’nin imzayı çekmesiyle, ileri geri bir salınımla ilerlediğini anlatıyor:
“Özgecan Arslan cinayetinden sonra YÖK kadın araştırma birimleri kurdu ve ileri adımlar attıysa da, 3-5 yıl sonra bu adımlar geri alındı. Yine de bu çalışmaların başlatılması bile önemlidir.”
Kav, Trump’ın da tartışmalı kararları gibi dünyada da kadın hareketlerinde bir gerileme dönemine girildiğini öngörüyor.
“Erkeklerin yüzde 72’si kadınların ise yüzde 76’sı şiddetin çok ileri seviyede olduğunu söylüyor. Yani bilinç oluşmuş durumda.”
Üniversite öğrencisi Ceren Özge, 4 Mart 2026 Çarşamba günü Zeytinburnu’nda düzenlenen kadın cinayetlerini protesto yürüyüşünde, aynı üniversiteden bir erkek öğrencinin kadınlar tarafından kovulduğunu anlatıyor.
“Felsefe bölümünde okuyan feminist bir erkek arkadaşımızı, ‘Çabuk buradan uzaklaştırın’ diyen kızın yanında homoseksüel bir erkek vardı. Hani kadınlar güvende değilse, erkekler de değildi; kadınlar eşit değilse, erkeklerde değildi; eşitlik için birlikte mücadele edecektik…”
Yine bir kadın örgütünden Tuğçe Ö. yürüyüşe erkeklerin alınmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz, sorusunu iyi niyetli bulmadığını belirterek, önceden kabul ettiği söyleşiden bile vazgeçiyor.
Kadın hakları mücadelesinin en kıdemli isimlerinden Avukat Arın ise “Bayrağı taşımayacaklarsa, buyursun katılsınlar” diyor. Tarih çoğu zaman keşfi yapan kadını değil, adı yazılan erkeği hatırladı. Bu durumun bir adı var: Mathilda Etkisi.
“Düşünen Adam” gibi Auguste Rodin’e ait olduğunu sandığımız heykelin Clodia Camille’ye ait olduğu anlatılır. Camille, o dönem “Bunu kadın yapamaz” anlayışından dolayı, en önemli eserlerini bir erkeğin, sevgilisinin imzasıyla duyurması aslında tarihin her döneminde ve her alanında yaşanmış. Tıpkı
Frankenstein’ın yazarı İngiliz yazar Mary Shelley’nin eserini imzasız olarak, “anonim” çıkartması ve kocası Percy Bysshe Shelley’e ait olduğunun varsayılması gibi…
Tarih boyunca kendilerini ifade edemeyen, gerçekleme güdülemindeki şaheserlerini erkeklerinmiş gibi duyurmak zorunda kalan kadınlar artık bu durumdan çok yorulmuşlar.
İşte bu nedenle Zeytinburnu’nda kadın cinayetlerini protesto yürüyüşüne neden erkeklerin kabul edilmediğiyle ilgili soruya öfkelenebiliyorlar.
Batı’dan farklı olarak bu topraklarda kadın hareketinde, hiçbir senaryoda erkeklere yer verilmemesini hararetle savunan kadınlara karşın, eylemin öznesi değil, figüranı olmaları kaydı ile erkeklerin de katılabileceğini savunan kadınlar da var.
Canan Arın, kadınların akşam yürüyüş yapacakları sokakların bariyerlerle kaplandığını anlatarak, “Neyden korkuyorsunuz bu kadar. Barış yürüyüşü yapan kadınlardan mı?” diye soruyor.
İstanbul Sözleşmesine çok ihtiyaç duyulduğu tespitini yapan Avukat Arın, Sözleşmenin önemli kısmının 6284 sayılı kanuna geçirilmişse de kanunun olduğu gibi uygulanmadığını söylüyor.
Arın, okulların mutlaka laik eğitime geçmesi gerektiğini, toplumsal cinsiyet eşitliğinin tüm çocuklara öğretilmesini öneriyor.
Belki de tüm bunların üstüne, kadın hakkının insan hakkı olduğu bilinciyle, mücadelenin de birlikte yürütülmesinin artık tartışılmadığı bir iklime de ihtiyacımız var.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish