‘Bombalanabilir ülkeler’ dünyasını Hollywood inşa etti

Elif Sena Darbaz, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Ekran alıntısı

Modern dünya siyasetini dikkatle izleyen biri tuhaf bir tekrar fark eder. Televizyon ekranlarında bir kriz patlak verdiğinde haritalar açılır, uzmanlar konuşur, şehir isimleri sıralanır. Haritada işaretlenen noktalar değişiyor gibi görünür; fakat birkaç yılın haber akışını yan yana koyduğunuzda manzara garip bir düzenlilik kazanır. Irak. Suriye. Afganistan. İran. Harita büyütülür, küçültülür, koordinatlar değişir; fakat kriz coğrafyası neredeyse aynı hat üzerinde kalır. İnsan bir süre sonra şu soruyla karşı karşıya kalır: Dünya gerçekten bu kadar dar bir bölgede mi sürekli patlamaktadır, yoksa dünya hakkında kurduğumuz zihinsel harita uzun yıllar boyunca anlatılan hikâyelerin ürünü müdür?

Haritaların Kurduğu Dünya

Bu soruyu ilk kez ciddi biçimde düşündüğümde aklıma bir televizyon sahnesi gelmişti. Bir akşam ekran karşısında Homeland izleyen bir seyirciyi hayal edelim. Sahne CIA’in operasyon merkezinde açılır. Odanın duvarını kaplayan dev ekranlarda Ortadoğu haritası görünür. Harita üzerinde kırmızı noktalar yanıp sönmektedir. Analistler koordinatları işaret eder. Kamera haritanın üzerinde yavaşça ilerler; ardından bir drone görüntüsü belirir ve izleyici kalabalık bir Ortadoğu şehrinin üzerine bırakılır. Dar sokaklar, tozlu meydanlar, gürültülü pazar yerleri… Sahnenin ritmi gerilim üretir; fakat sahnenin yaptığı bundan çok daha derin bir şey vardır. Seyircinin zihninde bir coğrafya tasviri kurulur. Dizinin bölümleri ilerledikçe bu harita tekrar tekrar görünür. Terör hücreleri bu şehirlerde saklanır, operasyonlar bu mahallelerde yürütülür, istihbarat toplantılarında yine aynı coğrafya işaret edilir. Bir süre sonra izleyici bu haritaya alışır. Harita tabii görünmeye başlar.

Hikâyelerde İnşa Edilen Tehdit

Modern kültür endüstrisinin gücü tam da bu noktada ortaya çıkar. Sinema ve televizyon çoğu kişinin sandığı gibi vakit geçirmek için üretilmiş eğlencelerden ibaret değildir. Bu alan aynı zamanda dünya tasavvurunun inşa edildiği güçlü bir zihinsel sahadır. Bir karakterin konuşma biçimi gündelik dile sirayet eder. Bir dizide idealize edilen hayat tarzı geniş kitlelerin zihnine yerleşir. Bir toplumun tehdit olarak algılanması da çoğu zaman bu kültürel anlatıların uzun vadeli tesiriyle oluşur. Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya kavramı bu ilişkiyi anlamak açısından öğretici bir çerçeve sunar. Gramsci egemenliğin kaba kuvvetle kurulmadığını anlatır; rızanın üretildiği bir kültürel alanın varlığından söz eder. Modern çağda bu alanın merkezinde Hollywood bulunur.

Özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından bu süreç belirgin bir ivme kazanır. Washington yönetimi “teröre karşı küresel savaş” doktrinini ilan eder, Afganistan müdahalesi başlar, ardından Irak savaşı gelir. Bu askeri müdahaleler sürerken Hollywood’da yoğun bir üretim başlar. Ridley Scott’ın Black Hawk Down filmi Mogadişu operasyonunu anlatır. Filmde kamera sık sık Amerikan askerlerinin yüzlerine yaklaşır. Terleyen alınlar, gergin bakışlar, kısa şakalar… Seyirci daha ilk sahnelerde bu askerlerin psikolojisine yerleştirilir. Ardından helikopterler Mogadişu üzerinde alçalmaya başlar ve kamera yukarıdan şehre bakar: dar sokaklar, kalabalık mahalleler, toz bulutları. Şehirde yaşayan insanların bireysel hikâyeleri görünmez; Somali halkı çoğu sahnede anonim bir kalabalık olarak belirir. Dramın ağırlığı Amerikan askerlerinin korkusu ve dayanışması üzerine kuruludur. Seyirci farkında olmadan şu duyguyla baş başa kalır: bu coğrafya tehlikelidir ve burada hayatta kalmaya çalışan taraf Amerikan askerleridir.

Kathryn Bigelow’un The Hurt Locker filminde benzer bir atmosfer kuruludur. Film Irak’ta görev yapan bir bomba imha timini takip eder. Açılış sahnelerinden birinde Iraklı bir adamın göğsüne bağlanmış patlayıcı yelek görülür. Adam çaresizce yardım ister. Amerikan askeri bombayı çözmeye çalışır; zaman yetmez ve patlama gerçekleşir. Bu sahne seyirciyi doğrudan bir ölüm atmosferinin içine bırakır. Film boyunca Irak sokakları sürekli bir paranoya duygusuyla resmedilir. Bir pencereden bakan biri keskin nişancı olabilir, sokakta yürüyen biri patlayıcı taşıyor olabilir, uzakta duran bir araç bomba yüklü olabilir. Kamera çoğu zaman Amerikan askerlerinin omzunun üzerinden çekim yapar. Seyirci dünyayı onların bakış açısından görür. Böylece Irak toplumu görünmez bir arka plana dönüşür ve geriye sürekli bir tehdit hissi kalır.

Clint Eastwood’un American Sniper filminde bu anlatı daha keskin bir dramatik çerçeve kazanır. Filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde keskin nişancı Chris Kyle bir çatının üzerinden mahalleyi izler. Kamera dürbünün içinden bakıyormuş gibi çekim yapar. Sokakta yürüyen bir kadın görülür; yanında küçük bir çocuk vardır. Kadın çocuğa bir el bombası verir. Gerilim yükselir. Kamera dürbünün içinden yakınlaşır. Bu sahne izleyicinin zihninde güçlü bir duygu üretir: tehdit sıradan insanların arasından da çıkabilir. Bu tür sahneler tekrarlandıkça Ortadoğu coğrafyası potansiyel tehlikenin mekânı olarak zihne yerleşir.

Dizilerde Sürekli Tekrarlanan Yalanlar

Televizyon dizileri bu anlatıyı daha uzun bir zamana yayarak üretir. 24, Homeland, Jack Ryan gibi yapımlar milyonlarca izleyiciye ulaşır. Özellikle Homeland dizisinin operasyon merkezi sahneleri dikkat çekicidir. Dev ekranlarda Ortadoğu haritaları görünür. Analistler koordinatları işaret eder. Drone görüntüleri belirir. Pakistan, Afganistan, İran ve Suriye dizinin dramatik evreninde sürekli operasyon sahası olarak görünür. Dizinin bazı sezonlarında CIA’in İstanbul istasyonunun hikâyeye dahil edilmesi planlanır. Carrie Mathison’ın İstanbul istasyon şefi olması düşünülür. Türkiye çekimlere izin vermeyince hikâye farklı bir coğrafyaya kaydırılır ve karakter Pakistan sahasına geçirilir. Bu ayrıntı popüler kültürün jeopolitik tahayyülünü anlamak açısından öğretici bir ipucu verir. Çünkü bu dizilerde harita dekor olarak kullanılmaz; anlatının merkezine yerleşir.

Tarihin Çarpan Gerçekliği

Ortadoğu’nun tarihine bakıldığında bambaşka bir manzara belirir. Bu coğrafyada Türk siyasi varlığı yaklaşık bin yıl boyunca belirleyici rol oynar. Büyük Selçuklu Devleti Bağdat’a girdiğinde İslam dünyasının siyasi dengesi kökten değişir. Selçuklu sultanları Abbasi hilafetini koruma altına alır ve Bağdat yeniden büyük bir siyasi merkez hâline gelir. Bu gelişme İslam dünyasında parçalanmış siyasi yapıyı toparlayan yeni bir düzenin başlangıcı olur. Ardından Memlük devri gelir. 1260 yılında Ayn Calut’ta kazanılan zafer Moğol ilerleyişini durdurur ve Ortadoğu’nun kaderini değiştiren bir dönüm noktası olarak tarihe geçer. Moğol ordularının Bağdat’ı yıktığı bir çağda Kahire merkezli Memlük devleti bölgenin siyasi ve askeri istikrarını yeniden kurar.

Sonrasında Osmanlı devri başlar ve Ortadoğu’nun siyasi coğrafyası birkaç yüzyıl boyunca farklı bir düzen içinde şekillenir. İstanbul’dan Kahire’ye, Şam’dan Bağdat’a uzanan geniş coğrafyada kurulan idari yapı askeri kudretle sınırlı kalmaz; ticaret yolları yeniden düzenlenir, şehirler büyür, ilim merkezleri gelişir. Halep, Şam, Kahire ve Bağdat gibi şehirler uzun dönem boyunca ticaret, kültür ve ilim hayatının merkezleri hâline gelir. Bu dönemlerde Ortadoğu dünya ekonomisinin ve medeniyet dolaşımının önemli kavşaklarından biri olarak anılır.

Dolayısıyla tarihsel tablo dikkatle incelendiğinde şu gerçek ortaya çıkar: Ortadoğu uzun yüzyıllar boyunca Türk-İslam siyasi düzeninin kurduğu geniş bir istikrar alanı içinde varlığını sürdürür. Buna rağmen modern popüler kültürde ortaya çıkan tasvir bambaşka bir hikâye anlatır. Filmlerde ve dizilerde bu coğrafya çoğu zaman sürekli kriz üreten, güvenlik tehditlerinin doğduğu ve askeri operasyonların kaçınılmaz olduğu bir mekân olarak resmedilir. Böylece tarihsel hafızanın geniş ufku yerini dar bir güvenlik anlatısına bırakır.

Bombalanabilir Ülkeler Nasıl Üretildi?

Bu noktada yazının başındaki sahneye yeniden dönmek gerekir. Bir CIA operasyon merkezinde dev ekranlarda Ortadoğu haritaları görünür, analistler koordinatları işaret eder. Bu sahneler gerilim üretir; fakat bundan çok daha derin bir iş görür. Zihinsel bir harita kurar. Yıllar boyunca tekrar edilen bu anlatılar izleyicinin zihninde doğal bir dünya tasviri üretir. Ardından gerçek dünya bu tasvirle karşılaşır. Televizyon ekranlarında yine aynı haritalar açılır. Yine aynı şehirler konuşulur. Ve bir süre sonra şu düşünce sessizce yerleşir: krizlerin çıktığı coğrafya burasıdır.

İşte bu yüzden modern dünyada savaşlar çoğu zaman cephe hattında başlamaz. Önce hikâyelerde başlar. Haritalar senaryolarda çizilir, tehditler dizilerde tarif edilir, düşman figürleri popüler kültür aracılığıyla tanıdık hâle getirilir. Aradan yıllar geçer, bir gün gerçekten bir savaş çıkar ve dünya çoğu zaman şaşırmaz. Çünkü zihinsel harita çoktan kurulmuştur.

Bombalanabilir ülkeler dünyasını önce Hollywood inşa eder. Sonra gerçek dünya o haritanın içine yerleşir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU