Ottawa’nın gri, soğuk ve bürokratik koridorlarında, bugünlerde diplomatik nezaketin üzerini örten ağır bir korku dolaşıyor. Yıllardır “dünyanın en güvenli komşuluğu” masalıyla uyutulan, sırtını ABD’nin askeri şemsiyesine dayamanın konforunu süren Kanadalılar, 2026’nın ilk günlerinde Washington’dan esen dondurucu bir “realpolitik” rüzgarıyla uyandı.
Mesele hava durumu meselesinin çok ötesinde bir varoluş krizi. Asıl mesele, Beyaz Saray’a geri dönen “Gayrimenkul Kralı”nın, haritadaki o devasa beyaz boşluğu, yani Kanada Arktik’ini “kelepir bir arsa” veya “el konulması gereken âtıl bir arazi” gibi süzüyor olması.
Donald Trump’ın önceki döneminde “Grönland’ı satın alma” hevesini bir şaka veya bir emlakçı fantezisi zannedenler, bugünlerde o şakanın namlusunun kendilerine döndüğünü görüyor. O gün Danimarka’ya yapılan teklif, aslında bir “fiyat sorma” girişimiydi.
Bugün ise Kanada’ya yapılan, doğrudan bir “tapu sorgulaması”. 9 Ocak itibarıyla uluslararası kamuoyuna yansıyan raporlar, sızdırılan belgeler ve Kanada istihbarat servisinin (CSIS) panik halindeki fısıltıları, Washington’ın kuzey komşusuna karşı “zorlayıcı taktikler” kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteriyor.
Artık karşımızda, tarih kitaplarında övülen o sarsılmaz müttefiklik ilişkisinden eser yok. Mevcut tablo, borcunu ödeyemeyen, mülküne bakamayan kiracının kapısına dayanan, elinde tahliye emriyle bekleyen acımasız bir “icra memuru” edasını andırıyor.
Müttefik Yerine ‘İşgal Edilebilir’ Teminat: Kuzeybatı Geçidi
Uluslararası ilişkilerde “egemenlik” dediğiniz kavram, sınırınıza tank dizmekten çok; o sınırdan izinsiz kuş uçurtmadığınızda, haritadaki çizgiyi sahadaki güçle tahkim ettiğinizde geçerlidir. Kanada’nın trajedisi tam da bu noktada, coğrafyanın intikamı olarak karşımıza çıkıyor.
Ülke topraklarının yüzde 40’ını oluşturan Arktik bölgesinde, nüfusun sadece yüzde 1’i yaşıyor. Burası, kapısında kilidi olmayan, alarmı çalışmayan ama içi petrol, doğalgaz ve nadir elementlerle dolu devasa, sahipsiz bir depo görünümünde.
Washington, küresel ısınmayla birlikte buzları eriyen ve Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan Kuzeybatı Geçidi’ni (Northwest Passage), Kanada’nın iddia ettiği gibi “iç suları” statüsünde görmüyor. ABD için burası, her geminin serbestçe geçebileceği bir “uluslararası boğaz”.
Bu ayrım, basit bir deniz hukuku tartışmasını fersah fersah aşıyor. Bu durum, diplomatik tercümesiyle şu anlama geliyor: “Senin evinin koridoru aslında halka açık bir sokaktır, ben de oradan tankımla, ticari gemimle, denizaltımla dilediğim gibi geçerim.”
Trump yönetimi, küresel ticaretin rotasını değiştirecek bu geçidi Çin’in “Kutup İpek Yolu” hırslarına veya Rusya’nın askeri dominasyonuna kaptırmaktansa, “gerekirse zor kullanarak” bizzat kontrol etmeyi masaya yatırmış durumda.
Kulislerde konuşan ve ismini gizleyen deneyimli diplomatların “ABD’nin Kanada’yı işgal etmesi düne kadar bilim kurguydu, ancak artık bu ihtimal masada duran bir senaryo” itirafı, vaziyetin vahametini özetliyor. Trump, Kanada’nın “koruyamadığı” egemenliğini, Amerika’nın güvenliği için bir “ayak bağı” ve bir “güvenlik açığı” olarak kodluyor.
Yeni Bir Doktrin: “Arktik Haczi”
Bu durumu tanımlamak için klasik diplomasi sözlüğü, Viyana Sözleşmeleri veya BM şartları yetersiz kalıyor. Yaşanan sürece ”Arktik Haczi” (Arctic Foreclosure) demek, sahadaki durumu en doğru özetleyen kavramsallaştırma olacaktır.
Nasıl ki bir banka veya varlık yönetim şirketi, “atıl duran, verimli işletilmeyen ve değeri düşen” bir mülke el koymayı, yönetimi devralmayı kendinde hak görüyorsa; Trump’ın şirket yönetir gibi devlet yöneten “CEO bakış açısı” da Kanada’nın kuzeyini öyle görüyor.
Washington’a göre Kanada, elindeki devasa enerji kaynaklarını, stratejik su yollarını ve savunma hatlarını “işletemeyen”, askeri olarak korumaktan aciz, pasif ve yetersiz bir “mülk sahibi”.
Bu noktada Trump’ın doktrini, acımasız bir ticari mantıkla devreye giriyor: “Ya işlet, ya sat, ya da çekil ben geliyorum.”
Grönland için Danimarka’ya yapılan “Sat bana” teklifi, Kanada için “Yolu aç ve kenara çekil” emrine dönüşüyor. Medyaya yansıyan haberlere göre, ABD donanmasına ait nükleer kapasiteli gemilerin, Ottawa’dan izin alma zahmetine bile girmeden Kuzeybatı Geçidi’ni “yarması” ve fiili bir durum yaratması an meselesi.
Bu hamle gerçekleştiğinde, Kanada için bir “dost ziyareti” olmaktan çıkıp düpedüz bir “haciz memuru baskını” halini alacaktır. Üstelik bu kez kapıyı çalan, elinde çiçeklerle gelen bir komşu değil, belinde silahı olan bir şerif.
Ottawa’da ‘Varoluşsal’ Titreme ve Psikolojik Çöküş
Kanada’nın eski BM temsilcilerinin ve dış politika duayenlerinin dile getirdiği “varoluşsal tehdit” uyarısı, aslında diplomatik bir tespitten öte bir çaresizlik çığlığı. Zira Kanada, on yıllardır inşa ettiği “Amerika’nın güvenli arka bahçesi” kimliğinden sıyrılıp bizzat “imar sahası” ve “şantiye alanı” konumuna düşmüş durumda.
Ottawa hükümeti, panik halinde kuzeyde altyapı fonları kurarak, liman projeleri açıklayarak “Bakın biz buradayız, burası bizim, biz yönetiyoruz” mesajı vermeye çalışıyor. Ancak nükleer denizaltıların cirit attığı, süper güçlerin bilek güreşi yaptığı bir okyanusta, sivil liman inşaatı ihalesiyle veya sembolik sahil güvenlik botlarıyla egemenlik korunamaz.
Stratejik raporlarda vurgulanan “Rus ve Amerikan nükleer denizaltılarının Kanada sularında, Kanada’nın haberi bile olmadan çarpışma riski”, bir Hollywood senaryosundan ziyade yarının gazete manşeti olmaya aday.
Trump, güneyde Meksika kartellerine karşı askeri müdahaleden bahsederken, kuzeydeki “uyuşuk ve pasif” gördüğü komşusuna da aba altından sopa göstermeyi bırakıp açıktan meydan okuyor.
“Dostluk”, “NATO müttefikliği”, “Kuzey Amerika dayanışması” veya “ortak tarih” gibi romantik kavramlar, Trump’ın “Önce Amerika” şirketinin bilançosunda, getirisi olmayan birer “duygusal maliyet” ve “zarar” kalemi olarak görülüyor. Ve bu şirkette zarara yer yok.
Rusya Faktörü ve Soğuk Savaş’ın Isınan Suları
Olayın vahametini artıran bir diğer unsur da Rusya faktörü. Moskova, Arktik’teki askeri varlığını her geçen gün artırırken, Amerika kendi kuzey kanadını “yumuşak karın” olarak görüyor.
Kanada’nın zayıflığı, Washington’ın gözünde Rusya’ya bir davetiye. Bu yüzden ABD’nin hamlesi, sadece Kanada’ya karşı bir “mülkiyet gaspı” olarak okunmamalı; aynı zamanda Rusya ve Çin’e karşı bir “alan kapatma” operasyonu.
Kanada burada, iki dev filin tepiştiği çimenlikten farksız bir konuma sürükleniyor. Ottawa’nın sesi, buz kırıcıların gürültüsü arasında kaybolup gidiyor.
Sonuç: Kartalın Pençesi ve Eriyen Buzlar
Kanada, tarihinin en büyük, en ciddi ve en yalnız sınavıyla karşı karşıya. Güneyden gelen tehdit, bu kez alışılagelmiş gümrük vergisi tartışmalarından veya göçmen krizinden çok daha öte; bizzat harita üzerindeki varlığına, toprak bütünlüğüne ve devlet olma vasfına yönelik bir “düzenleme” ve “revizyon” isteği.
Trump, küresel satranç tahtasında Arktik bölgesini ele geçirilmesi gereken stratejik bir “kale” olarak görüyor ve o kalenin anahtarının Kanada gibi “naif”, askeri gücü sınırlı bir oyuncunun cebinde durmasından büyük rahatsızlık duyuyor.
2026 yılı, buzların eridiği gibi, Kanada-ABD sınırındaki o görünmez “güven duvarının”, o psikolojik bariyerin de eridiği yıl olarak tarihe geçecek.
Arktik’te sular ısınıyor, ama bu kez asıl sebep iklim değişikliğinden çok Washington’ın harlı ve sabırsız nefesi. Ve görünen o ki, “Arktik Haczi” resmen başladığında, Ottawa’nın elindeki uluslararası hukuk metinleri ve tapu senetleri, yaklaşan Amerikan buz kıran gemilerini durdurmaya yetmeyecek.
Kanada halkı için “Amerikan Rüyası” biterken, kuzeyden gelen soğuk bir “Amerikan Gerçeği” başlıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish