Dünya siyaset tarihi, sarsılmaz görülen koltukların bir gecede nasıl boşaldığını anlatan ibretlik sahnelerle doludur. Ancak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun 3 Ocak 2026 sabahında kendi konutundan, CIA ve Venezuela ordusundaki bazı unsurların ortak operasyonuyla alınıp ABD’ye götürülmesi, bu sahnelerin en dramatik ve yapısal dönüşüm içerenlerinden biri olarak kayda geçti. Sahadaki CIA ajanlarının istihbarat topladığı, ordu içerisindeki kritik isimlerin operasyona lojistik ve güvenlik alanı açtığı, hatta iddialara göre Maduro’nun en yakın çevresinin bile bu sürece dahil olduğu bir tablo, basit bir "kaçırma" operasyonunun ötesinde bir gerçeği haykırıyor.
Bu gerçek, bir iktidarın nasıl yalnızlaştığının ve devlet aygıtının kendi liderini taşımaktan ne zaman vazgeçtiğinin somut kanıtıdır. Bence bu tabloyu şöyle yorumlamak gerekir: Maduro, bir operasyonun kurbanı olmaktan ziyade, artık taşınamaz hale gelen bir sistemin feda edilen parçası olmuştur. Tarihte Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi veya İran Şahı örneklerinde de gördüğümüz üzere, bu tür liderler ihanete uğradıkları için düşmezler; artık taşınamadıkları için terk edilirler. İhanet, bu sürecin nedeni değil, sadece son belirtisidir.
"İhanet" Aslında Neyin Adıdır?
Tarihsel örneklere baktığımızda ortak bir yanlış okuma yapılır. Sanki bu liderler, her şey yolunda giderken bir anda ve beklenmedik bir biçimde en yakınları tarafından "satılmıştır." Oysa gerçekte olan, devlet aygıtının, güvenlik bürokrasisinin ve ekonomik elitlerin zihinsel olarak liderden çok daha önce kopmuş olmasıdır. Fiilî ihanet, bu uzun süreli ve sessiz kopuşun fiziksel olarak görünür hale gelmesinden ibarettir.
Burada kritik bir sıralama vardır: İktidar düşmeden çok önce sadakat biter; sadakat bittikten sonra ise iktidarın düşüşü kaçınılmaz hale gelir. Gözlemlerime göre, otoriter sistemlerde sadakat inanç temelli değil, korku ve çıkar temellidir. Lider, sistemin aktörlerine koruma, imtiyaz ve sürdürülebilirlik vaat ettiği sürece sadakat bir kalkan gibi yerinde durur. Ancak bu vaatler yerini risk ve maliyete bıraktığında, o kalkan kum gibi dağılır.
Devlet, Liderden Neden Vazgeçer?
Otoriter rejimlerde devlet aygıtı liderle özdeşleşmiş gibi görünür. Ancak bu yanıltıcı bir görüntüdür. Ordu, istihbarat ve bürokrasi aslında rasyonel birer aktördür ve şu üç temel soruya yanıt ararlar:
Bu lider bizi ve çıkarlarımızı hala koruyabiliyor mu?
Bu liderle kalmanın maliyeti (yaptırımlar, müdahaleler, halk isyanı) her geçen gün artıyor mu?
Bu lider giderse, devlet ve bizler varlığımızı devam ettirebilir miyiz?
Bu üç sorunun cevabı aynı anda "olumsuz" olduğunda, o sarsılmaz görülen sadakat çözülmeye başlar. Maduro örneğinde, uluslararası baskının kişiselleşmesi, ağır ekonomik yaptırımların artık sadece halkı değil, orduyu ve elitleri de doğrudan vurması, lideri bir "koruyucu" olmaktan çıkarıp bir "yüke" dönüştürmüştür. Bu noktada devlet aygıtı, lideri değil kendini kurtarma refleksini devreye sokar.
Saddam Hüseyin ve 12 Yıllık Aşınma
Saddam Hüseyin’in 2003’teki düşüşü bu açıdan oldukça öğreticidir. 1991 Körfez Savaşı sonrası Irak ordusu çökmüş, hava sahası fiilen kapatılmış ve güvenlik aygıtı tam bir paranoya içine girmişti. Saddam, artık elitleri güvence altına alamıyor, ülkeyi yeni bir diplomatik veya ekonomik çıkışa taşıyamıyordu.
2003 yılında ABD müdahalesi başladığında görülen "ihanet patlaması", aslında 12 yıllık bir aşınmanın sonucuydu. Komuta zinciri dakikalar içinde çözüldü, generaller savaşmadı ve rejim birkaç hafta içinde buharlaştı. Bu, generallerin bir gecede "vatan haini" olması değil, sistemin artık Saddam’ı taşıma kapasitesinin kalmamasıydı.
Kaddafi ve Hayatta Kalma Refleksi
Muammer Kaddafi örneğinde ise süreç çok daha hızlı ancak aynı mantıkla işledi. 2011’de uluslararası koruma tamamen çekildiğinde ve kabile dengeleri bozulduğunda, Kaddafi’ye sadık kalmak artık "ölümcül bir risk" haline gelmişti. Öte yandan taraf değiştirmek, bir hayatta kalma stratejisine dönüştü. Dolayısıyla Kaddafi’nin son anlarında yaşadığı yalnızlık, ahlaki bir çöküşten ziyade, rasyonel bir hayatta kalma refleksinin sonucuydu. Sistem, liderini kurban ederek kendi unsurlarını yeni dönemde masada tutmaya çalışıyordu.
İran Şahı: Elitlerin Sessiz Çekilişi
İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin devrilmesi, ihanetin en sessiz ama en etkili biçimine örnektir. 1978-79 yıllarında ordu darbe yapıp rejimi kurtarmadı, bürokrasi bir anda dondu ve ABD açık desteğini çekti. Kimse Şah’a karşı doğrudan bir suikast ya da aktif bir ihanet içinde değildi; ancak kimse onu korumak için de risk almadı. Bu sessiz çekiliş, bir liderin "meşruiyet ve işlevsellik" kaybının en net göstergesidir.
Jeopolitik Sonuçlar ve Gelecek Senaryoları
Venezuela’da yaşanan bu son olay, jeopolitik açıdan bölgedeki tüm dengeleri değiştirecek bir kırılma noktasıdır. Rusya ve Çin gibi aktörlerin bölgedeki etkisinin kırılması, enerji jeopolitiğinde Venezuela petrollerinin yeniden Batı pazarına entegrasyonu gibi devasa sonuçlar doğuracaktır. Ancak bu operasyonun asıl dersi, içerideki mekanizmaların nasıl çalıştığıdır.
CIA’in bu kadar rahat operasyon yapabilmesi ve ordu içinden destek bulabilmesi, Venezuela devlet aygıtının Maduro’yu artık "devletin sigortası" değil, "devletin önündeki engel" olarak tanımladığını ispatlıyor. Bu aşamada ihanet kaçınılmazdır. Çünkü devletler, liderlerini severek değil, onlara ihtiyaç duyarak ayakta tutarlar. İhtiyaç bittiğinde sadakat sadece bir nostaljiye dönüşür.
Sonuç: Çöküşün İlanı
Toparlamak gerekirse, tarihsel süreç bize şunu fısıldıyor: Otoriter liderler dış müdahaleyle değil, içerideki sadakatin anlamını yitirmesiyle yıkılırlar. Maduro vakasında gördüğümüz gibi, "ihanet" olarak adlandırılan eylemler aslında çöküşün sebebi değil, o çöküşün dünyaya ilan edilmesidir.
Bu aşamada şu ayrımı yapmak gerektiğini düşünüyorum: Bir liderin etrafındaki çember daraldığında, o liderin en sadık adamları bile aslında cellatlarına kapıyı açanlar haline gelebilir. Çünkü nihayetinde her yapı, kendini bir bütünden daha değerli görür. Tarih kitapları hep o son dakika ihanetlerini, o son geceyi yazar; ama asıl hikâye, o liderin işlevselliğini yitirdiği yıllar öncesinde çoktan yazılmıştır. Venezuela’da olan biten de bu kadim siyasi döngünün modern bir tekrarından başka bir şey değildir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish