Yaşamdaki en yorucu şeylerden biri, hiç bitmeyen sevilme arzusudur.
Sevilmek isteriz. Çocukken de yetişkinken de yaşlanınca da… Hep isteriz.
Ama bu istek hiçbir zaman tam olarak doymaz.
Kişisel gibi görünen bu arzu, aslında toplumsal bir ruh haline dönüşmüştür.
Bugün sokakta, işyerinde, sosyal medyada gördüğümüz sayısız davranışın ardında hep aynı şey vardır:
Sevilme ihtiyacı.
Onay alma arzusu.
Görülme, fark edilme, alkışlanma isteği.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Ama bu istek asla doymaz.
Bir fotoğraf paylaşılır, beğeni gelir, bir anlık huzur…
Ertesi gün aynı huzuru yeniden istemeye başlarız.
Bir "aferin" duyarız, iyi hissederiz, ama bir sonraki gün yeniden duymak isteriz. Bu döngü hiç bitmez.
İşte bu yüzden sevilme arzusu masum değildir.
Görünüşte insani bir ihtiyaç gibi durur, ama insanı ötekine bağımlı hale getiren bir zincirdir.
Başkasının merhametine bırakılmış bir zavallılık…
Daha kötüsü, bu arzu insanı kendinden uzaklaştırır. Kendi değerini kendi içinde bulmak yerine, sürekli dışarıdan teyit, onay ve destek arar hale getirir.
Bu, sadece bireysel bir yorgunluk değil, toplumsal bir yıpranmadır.
Çünkü kendi değerini bilmeyen, kendi zihin dünyasını keşfetmeyen insan, başkasının ilgisini beklerken kaybolup gider.
Bu esaret, insanı kendinden uzaklaştırır.
Artık kendi benliğini değil, başkasının yaklaşımını, düşüncesini ve bakışını düşünür hale gelir.
Her davranış, her söz, her seçim başkasının gözünden ölçülür.
İnsan, kendini değil, başkasının onayını yaşamaya başlar.
Bugün toplum olarak tam da bu girdabın içindeyiz.
"Sev beni, onayla beni, bana değer ver" çığlıkları hayatımızın her alanına sinmiş durumda.
Sosyal medyada, siyasette, özel hayatta…
Hep başkasından sevgi, hep başkasından onay bekliyoruz.
Ve bu beklenti, bizi güçlendirmek yerine daha kırılgan, daha bağımlı, daha yorgun hale getiriyor, yoruluyoruz.
Elbette sevilme arzusu bir boşluktur.
Bu boşluğu hiçbir dış kaynak kalıcı olarak dolduramaz.
Telkinlerle, anlık yardımlarla, yüzeysel reçetelerle bu boşluk kapanmaz.
Çünkü insanın ihtiyacı, birinin sürekli sevdiğini söylemesi değil; kendi varoluşunun anlamını bulmasıdır.
Oysa sevgi, başkasından sürekli alınacak bir ilaç değildir.
Sürekli tüketilecek bir kaynak hiç değildir.
Bir başkasının merhametiyle beslenen bir ruh, daima aç kalmaya mahkûmdur.
Gerçek özgürlük, sevilme arzusunun prangalarından kurtulmaktır.
Başkasının onayına mahkûm olmadan, kendi varlığıyla barışabilmektir.
Sevgi o zaman dilencilik değil, tamamlama ve karşılaşma olur.
Ötekinin merhametine kalmış bir ihtiyaç değil, eşitler arası bir paylaşım olur.
İnsanın ihtiyacı daha derin bir yolculuktur.
Kendi üzerine düşünmek, kendi varoluşunu anlamak, kendine hakiki sorular sormak…
Yalnızca dışarıdan destekle değil, içeriden bir yüzleşmeyle mümkün olan bir felsefi yolculuk…
Sevilme arzusunun yıpratıcılığı burada gizlidir:
İnsan kendini unutmaya başlar.
Kendi öz değerini, kendi iç sesini kaybeder.
Başkasının sevgisine, ilgisine, onayına bağımlı hale gelir.
Ve en sonunda kendi varlığına yabancılaşır.
Gerçek yol göstericilik, insana kendini düşündüren, kendi üzerine düşündüren, kendi varoluşunu anlamaya davet eden bir bakışla mümkündür.
Çünkü insanın en derin ihtiyacı, sevilmek değil, kendisiyle hakikaten karşılaşabilmektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish