Ölümden sonraki hayat (I)

Hasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Aron Visuals/Unsplash

Biz burada "ölümden sonraki hayat" konusunu hem "din felsefesi" hem "kelam" hem de "marifet" açısından ele alıp incelemeye çalışacağız.

İlk önce konuyu "din felsefesi" açısından ele alacağız. 

"Din felsefesinde" bu konu hususunda birtakım farklı görüşler beyan edilmiştir.

Fakat asıl mesele şu ki, "öldükten sonraki hayat" düşüncesinin kaynağı nedir ve bu konunun asıl temeli neye dayanmaktadır?

Çünkü bütün insanların temel sorusu ve sorunlarından birisi de bu konudur ve herkes "öldükten sonra neler olacaktır" hususunda ister istemez bazı düşüncelere sahip bulunmaktadır.

Genelde insanoğlu bu alemde kalıcı olduğunu düşündüğü için, hep içinde "Acaba öldükten sonra da hayat devam edecek midir?" sorusunu taşımaktadır.

Filozoflar ve dinler de "Öldükten sonra hayatın devam edeceğini" söyler.

Nitekim dinler, Allah'ın varlığı hususundan daha ziyade, kulun bakiliği konusu üzerinde dururlar.

Çünkü Kur'an, müşriklerin Allah'ın varlığını itiraf ettiklerini, fakat mead (kıyamet sonrası hayat) ve nübüvvet sorununu halledemediklerini bildirir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

"Öldükten sonraki hayat" ile ilgili 3 konu vardır.

Şayet bu 3 konu vuzuha kavuşturulur ise meselelerden büyük bir kısmı çözülmüş olacaktır.

Birincisi şudur: "İnsan denilen bu varlık acaba, beden ve ruhtan mı ibarettir?"

Yani, insanın yapısında "düalizm" mi vardır, yoksa asıl olan "ruh" mudur?

Ya da materyalist felsefenin dediği gibi; insanın aslını oluşturan şey yalnızca beden midir ve "ruh" diye bir şey yok mudur?

Şayet böyle olur ise (yani, şayet materyalist felsefe haklı ise ve ruh diye bir şey yok ise), o taktirde mead (ölüm sonrası hayat), kıyamet sonrası cennet, cehennem vs. gibi şeyler tümüyle çözülmüş olur.

Çünkü bu (materyalist) felsefeye göre asıl olan bedendir ve beden de ölünce, toprak olup gidiyor ve ortadan kalkıyor.

Hatta, insanda ruh değil de "nefis"in bulunduğunu kabul etsek dahi, nefis de bu bedene tabi olduğu için, o da beden ile ortadan kalkmış oluyor.

Ve bu görüşe göre iç güdüler dahi beden kaynaklıdır.

Yani, materyalistler de nefisin varlığını inkâr etmiyorlar.

Bunların başı olan Sigmund Freud bile nefisin varlığını kabul ediyor, fakat onun varlığının bedene tabi olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor.

Yani, ünlü psikolog Freud da bedenin asıl olduğunu öne sürüyor. Dolayısıyla ilk halledilmesi gereken şey, "beden" ve "ruh" konusudur, ya da her ikisidir. 


İkinci halledilmesi gereken konu; "şahsi kimliktir."

Yani, acaba insanın şahsi kimliği var mıdır?

Onun ölümünden sonra onun nefsi, bu "şahsi kimliği" mi oluyor?

Yoksa böyle bir şey yok mudur?

Yani, şayet insan ölümünden sonra baki kalacak ise, hangi kimliği ile baki kalacaktır.


Üçüncü halledilmesi gereken konu; "kelam konusudur."

Yani, insanın Allah ile irtibatı hususunun incelenmesi meselesidir.

Acaba insanın yaratılışında bir hedef var mıdır, yok mudur?

Şayet insan bir hedef için yaratılmış ise, ölümünden sonra elbette ki onun bir hayatı olmalıdır.

Çünkü bu fani dünyada Allah'ın hedefinin gerçekleşmesi olur gibi değildir.

Fakat gerçek şu ki, şuraya kadar söylediğimiz bu 3 konunun her birinin birtakım sorunları vardır.


Birinci konudaki (yani, insanın aslının ne olduğu hususundaki) sorunlar şunlardır:

Bizler; insanın aslının ister "bedeni" olduğunu kabul edelim (ki materyalist bilginler de öyle kabul ederler), ister de "ruh"un asıl olduğuna ve bedenin ruha tabi olduğuna inanalım (ki, İslamcılar ve diğer dinler de öyle söylerler), bu görüşlerin her ikisinde de birtakım sorunlarla karşılaşmış olmaktayız ve ölümden sonraki hayatın varlığını kabul etmek için, mutlaka bu sorunların halledilmesi gerekir.

Şayet bedenin asıl olduğunu kabul eder isek, o taktirde önümüze "bedenin hiç durmadan değişim göstermesi konusu" çıkar.

Böyle bir durumda da elimizde bir dayanağımız kalmıyor ve "öldükten sonraki hayat konusu" çürümüş oluyor.

Ve yine böyle bir durumda "gayri maddi hayat" konusunu çözüme kavuşturmamız gerekir.

Çünkü şayet insanın beden ve maddi şeylerden müteşekkil olduğunu söyler isek bu, insanda var olan "gayri maddi" şeyleri de çözmemiz gerekecektir.

Örneğin, hüzünlenmek ve ferahlanmak gibi nefsi durumlar maddi midir, değil midir?

Dekart'ın dediği gibi, maddi şeylerin de farklı boyutları vardır.

Çünkü Dekart'a göre insanda hem beden hem de nefis vardır.

Bu "düalizm"in izahı, hem Eflatun'dan nakledilir hem de Dekart'tan.

Eflatun ve Dekart "düalizmi" şöyle açıklar:

İnsan, beden ve nefis ikilisinden müteşekkildir.


Delilleri de şudur:

Nefis; maddi olmayan birtakım durumlara sahiptir ve nefiste 'imtidat' (yani, uzunluk, genişlik ve derinlik gibi maddede olan bir güç alanı) mevcut değildir.


Nefisteki "hüzün" ve "ferahlık" gibi şeyler de maddi şeyler değillerdir.

Yani, bunların da imtidadı söz konusu değildir.

Buna ilaveten varlık felsefecileri insan için "özgürlük"ten de bahsederler.

Yani, derler ki, insanın tabiat alemine ait olan bedeni, illet-malul (sebep-sonuç) ve Cebir'e tabidir.

Diğer bir ifadeyle, burada "zaruret ve tabiat" gibi iki alemin varlığından söz ederler.

Bunların dışında bir de insana has "özgürlük" aleminin varlığını dillendirirler.

İşte insan, sahip olduğu bu özgürlük alemi ile diğerlerinden ayrılmaktadır.

Ahlak alimleri de şöyle derler:

İnsanları hayvanlar aleminden ve diğer alemlerden ayıran şey, 'onun ahlaki sorumluluğu'dur.


Yani, insanın "hayır" ve "şer" arasındaki özgürlüğü, diğer hayvanlarda mevcut değildir.

Aslında hayvanlar için hayır ve şerrin bir anlamı da yoktur.

İnsandaki bu ayrıcalıkların varlığı, bedeninin maddi şeylerinden ötürü değildir.

"Beden", bu türden faraziyelere kabil değildir.  

Ve beden de aynen hayvan gibidir.

Aynen hayvanlarda olduğu gibi onda da nefis ve iç güdüler vardır.

Fakat hiç kimse hayvanda ahlaki sorumlulukların bulunduğunu söylemez ve hayvanda da özgürlüğün mevcut olduğunu iddia etmez.

İşte ileride de işaret edeceğimiz gibi, acaba nefis mücerret (soyut) mudur değil midir, bunun çözülmesi gerekir.

Bu konu çözülmeden sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün gözükmüyor.

Yani, filozoflar insanın aslının beden mi ruh mu olduğu hususunda tam da ikna edici bir izahatta bulunmamaktadırlar.

Yalnızca karmaşık iç güdüler, zihin tasavvurları, kimyasal faraziyeler gibi şeylerden bahsederler o kadar. 

İnsanın aslı "beden" olsa dahi, o beden, özgür duruma ulaşacak şekle bürünmesi için kemale eriyor.

Yani, insanın o bedeni, "beden" derecesinin üzerine çıkıyor ve o aşamaya ulaşınca da bedene hakimiyet kuruyor.

İşte bu konuyu filozoflar, hala dahi vuzuha kavuşturmuş değillerdir.

Şayet insan aslının "ruh" olduğunu kabul eder isek, burada da birtakım sorunlar ile karşılaşmış oluyoruz.

Bu taktirde, beden ile ruhun arasındaki ilişkiyi nasıl izah edebileceğiz? Belli değildir.

Yani, "ruh" mücerrettir (soyut), "beden" ise maddidir (somut).

Bunlar arasındaki etki ve tepkinin de ne olduğunu bilemiyoruz.

Diğer bir deyimle; bizler ruhun bedene nasıl etki ettiğini ve bedenin de ruha nasıl etki ettiğini bilemiyoruz.

Şayet her ikisi (beden ve ruh) de madde olsa, bunların etkileşimi anlaşılır türden olur.

Yani, illet ile malulün (sebep-sonuç ilişkisinin) arasındaki tecanüs (bağdaşıklaşma/benzeşme) şarttır.

Şayet beden nefis için illet olursa ve nefis de madde olursa, bu doğru kabul edilir.

Ve şayet her ikisi de mücerret (soyut) olursa, bu da kabul edilebilir bir türdür.

Örneğin, Allah ile melekler birbirinden etkileşebilirler.

Fakat mücerret bir şeyin madde üzerinde etki bırakması, makule benzemiyor.

Çünkü illet ile malulün arasındaki esas şart, "tecanüstür/türdeşliktir."

Bundan dolayı olsa gerek filozoflar, ruh ile bedenin arasındaki ilişki hususunda ikna edici bir izahat yapabilmiş değillerdir.

Eflatun ve Dekart, "düalizm"den bahsediyorlar.

Fakat bunu izah edemiyorlar.

İslam alimleri de öyle.

Onlar da bunu tefsir edemiyorlar.

İşte en önde gelen sorun bu sorundur.


Ölüm sonrası hayat ile ilgili ikinci önemli sorun "şahsi kimlik"tir.

"Şahsi kimliğin" marifet sorunlarından biri olduğunu söylemiştik.

Yani, dünün "X"inin bu günkü "X" olduğunu nasıl tanıyabiliriz.

Örneğin birinden 1 tane 100 lira kâğıt para alıyoruz.

Kâğıt paralar da aynı cinsten olduğunda hep birbirlerine benzerler.

Birinden 100 lira aldığınızda, acaba bu 100 lira bir gün önceki 100 lira mıdır yoksa ona benzeyen bir 100 lira mıdır? Bunu nasıl bilebiliriz?

Ya da şu anda insanlar arasında gezip dolaşan Ahmet isimli şahıs, bundan 20 yıl önceden küçücük bir çocuktu.

Aradan 20 yıl geçmesine rağmen, bu Ahmet'in bundan 20 yıl önceki o çocuk Ahmet olduğunu nasıl tanıyabiliriz?

Çünkü biz biliyoruz ki, beden sürekli değişiyor.

Şayet beden değişir ise ve nefis de değişimde ise, bu bize Ahmet'in de değiştiğini gösteriyor.

İşte bu da "ölümden sonraki hayat" ile ilgili sorunlardan biridir.

Peki, beden ve ruh değiştiğine göre, ölümden sonra biz bu öleni nasıl diriltebileceğiz?

Yani, bunun özünü mü yoksa onun bir benzerini ve başka bir şahsı mı dirilteceğizdir?

"Ölümden sonraki hayat" hususunda iki eğilim ve yönelim söz konusudur.

Eğilim ve yönelimlerden biri, ölümden sonraki hayatın "mecazi" olduğu eğilimidir (ki materyalistler de bunu söyler ve derler ki; insanlar arasında sanat, şiir ve türlü türlü mesleki işler mevcuttur, insanlar bu özelliklerinin sayesinde öldükten sonra hatırlanmayı sever. İşte bu; mecazi hayattır).

Fakat bizim bu türden düşünceler ile işimiz olmaz.

Çünkü böyle bir duygunun insan için hiçbir faydası söz konusu değildir.

Yani, "falan şahıs bundan 20 veya 50 yıl önce şu şu özellikleriyle yaşıyordu" gibi sözleri, kendisinin ölümünden sonra dedirtmenin, o insana hiçbir yararı dokunmaz.

İnsan, ölümünden sonra ebedi kalmayı dilemekte, yani, şahsiyetinin sonsuzlaşması anlamında böyle bir arzu içerisinde olmaktadır.

Yani, "ben" öldükten sonra da kalmak istiyorum, yalnızca "ismimin" halk içerisinde kalmasını değil.

Hiç kimse gerçekte "mecazi" bir hayata talip olmaz.

Evet, bunu arzu edenler olabilirler.

Fakat bizim ölümden sonraki hayattan kastımız, bu değildir.

Yani, bizim mevzubahis ettiğimiz şey, hakiki hayatı yaşamaktır.

Acaba ölümden sonra bizim hakiki şahsiyetimiz kalacak mıdır kalmayacak mıdır?

Biz buna bakmalıyız.

"Mecazi hayatın" varlığını iddia edenler, örneğin evladın da insanın "mecazi hayata" sahip olduğunun sebebi bulunduğunu söylemekte ve şunu demekteler:

İnsanın evlat sahibi olmasını istemesi, onun ruhunun ölümden sonra da insanlar arasında kalma beklentisinin bir işareti olduğuna bir işarettir.


Yani, insanoğlu, evladının var olduğu müddetçe, kendinin de var olacağını tasavvur etmektedir.

Hatta insanın bedeni ölse, fakat evlatları hayatta kalsa, kendinin ölüp yok olacağını tasavvur etmemektedir.


Ölümden sonraki hayat için eğilim ve yönelimlerden ikincisi "fena fillah yaşamı"dır.

İster "fena fillah" (Allah'ta yok olma haliyle yaşamak) olsun ister başka bir şeyde fena olarak yaşam olsun, bu türden yaşamlar, gerçekte yok olmaktır ve böyle bir yaşam da bizim kabullendiğimiz yaşam değildir.

Yani, bizim bu konudan kastettiğimiz yaşam, böyle bir yaşam değildir.

Bizim kastımız, ölümden sonraki hayata ve şahsi kimliğe sahip olarak yaşayıp yaşamamaktır.

Acaba ölümden sonra böyle bir hayat söz konusu olacak mıdır?

Biz buna bakıyoruz.

Kısacası; bizim konumuz, ölümden sonra "mecazi yaşam" veya "hatırlanmak" ya da "evlat" vs. değildir.

Bizim bunlarla işimiz yoktur.


Üçüncü ele alıp inceleyeceğimiz husus, "kelam konusu"dur.

Yani, acaba insanı var etmede Allah'ın bir hedefi var mıdır yok mudur? 

Kelam alimleri sürekli şunu derler:

Şayet ölümden sonra bir hayat yoksa, Allah'ın hedefi son bulur ve varlık da abes olur.


Oysaki Kur'an, şöyle bir hedeften söz eder:

Yoksa sizi boşuna yarattığımızı mı ve sizin, huzurumuza getirilip hesaba çekilmeyeceğinizi mi sandınız. (Müminun:115)


Yani, ölümden sonra Allah'a rücu etmek, ilahi hedefi de ortaya koymaktadır.

Ve yine hayatımızın boşuna var edilmediğini de kanıtlamaktadır.

Kelam alimleri sürekli bu üçüncü konuyu (yaratılıştaki hedef konusunu) gündem ederler.

Benim ileride sizinle paylaşacağım asıl konu ise, bu 3 konudan ibarettir:

Bu son konu (Allah'ın insanı var etmedeki hedefi konusu) hususunda 4 tür görüş vardır.

Diğer bir ifadeyle; ölümden sonraki şahsi hayat hususunda dört farklı yorum söz konusudur.

  • Birincisi şudur: İslam alimlerine göre beden ve ruh ikisi de birlikte ahiret hayatını yaşayacaktır. Hatta defnedildikten sonra beden toprak olsa dahi, Allah Teala sonradan ruhu, kendi bedenine iade edecek ve insan o şekilde bedeni ve ruhu ile sonsuz hayatını ya cennette ya da cehennemde idame ettirecektir. Kıyametin kopuşundan sonra ruh bedene iade edilecek ve hesap, kitap, nizam, terazi, vs. den sonra sonsuz hayatına devam edecektir. Demek ki bedenin varlığı, insanın bekası için zaruri ve şarttır. Tüm dinlere göre mead cismani olacak ve berzah alemi gibi çok kısa bir dönem ruh bedenden ayrı kalsa dahi, yine kıyametten sonra o bedenine iade edilecektir. Bu husus, Kur'an'ın sarih ayetlerinde yer alan konulardan biridir. 
     
  • İkinci görüş: Yalnızca ruh ile hayatın devam edeceğidir. Bu da filozofların görüşüdür. Bunlara göre beden ortadan kalkıyor ve yalnızca ruh kalıyor. Eflatun da öyle der. Eflatun'a göre ruh, yukarı (ülya) aleminden gelmiş ve bu süfla (aşağı) alemde beden kafesine dahil olmuştur ve bu kafeste hapsolmuştur. İnsanın ölümü ile de bedenden özgürleşmiş ve sonrasında da geldiği yere dönmüş olacak, bedeni ise yok olup gidecektir.
     
  • Üçüncü görüş: "Tenasüh görüşüdür." Bu, Budist ve Hinduların görüşüdür. Onlar der ki, beden zayi olur, ruh baki kalır. Ölümden sonra ruh, başka bir bedene hulul eder. Allah'a ve asıl geldiği yer olan "ruhlar alemine" dönüş yapmaz. Başka bir bedene hulul eder. (Reenkarnasyon.) Ruhun hulul edeceği bu beden, başka bir insanın veya hayvanın bedeni olabilir. Bu şekilde yaşamını sürdürür ve bu durumu sürekli olarak bu şekilde devam eder. Yani, onlarca kez ölür ve sonra da başka bir bedene geçiş yapar. Böylece o ruh, şehvetlerden ve nefsani arzulardan tasfiye olmuş olur. Buda'ya göre, sonunda o beden "Nirvana/Evrensel Tanrı" derecesine ulaşır. İşte buna "tenasüh/reenkarnasyon" denir.
     
  • Dördüncü görüş: "Vicdan ekolünün görüşüdür." Bu görüşe göre, yalnızca salih kullar ebedi hayatı yaşayacaklardır. Yani, nefis değil "ruh" yaşayacaktır. Bu görüş şöyle der: "İnsan", "beden" ve "nefis" gibi iki şeyden müteşekkil değildir. Üç şeyden müteşekkildir. Bunlar "beden", "nefis" ve "ruh"tur. Fakat bir tek baki kalacak olan ruhtur.

    İnsanlardan çok azında "ilahi ruh" vardır. Yani, salih ameller vardır. Birçoğunda ise, "beden" ve "nefis" vardır. Beden de nefis de maddedirler. Yani, aynen hayvanlar gibi yok olup gideceklerdir. Hayvanlar da aynen beden ve nefisten ibarettirler. Bedenin ölmesiyle birlikte nefis de ölmektedir. Fakat insanların salih olanları, çok azınlıkta olmalarına rağmen, bunlardaki bu salih ameller "ilahi nurlardırlar." ve kalıcı olan da budur. Bu nur, ilahidir.

Kur'an'ın söylediği "Ruhumdan ona üfürdüğüm zaman" (Hicr: 29) ayetindeki ruh, bu nurdur.

Bu ilahi ruh, salih insanda baki kalacaktır. Yok olmayacak ve insanın şahsiyetiyle yaşayacaktır.

Kimi ariflerin dedikleri gibi, bu salih insanlar, "fena fillah" olmayacaklardır.

Bu konuyu daha sonra inşallah delilleriyle birlikte izah edeceğizdir.

***

Bilindiği üzere, farklı mezheplere mensup tüm İslam alimleri, Kur'an'ı Kerim'e bağlıdırlar ve bunların tümü de insanın "beden ve ruh"tan müteşekkil olduklarını kabul ederler.

Yine ölümden sonra bedenin fani olduğunu, ruhun ise baki kaldığını ve kıyametin tahakkuk edeceği ana dek, "berzah aleminde" beklediklerine iman ederler.

Yani, İslam alimleri biri "berzah" diğeri ise "ahiret" alemi olmak üzere iki alemin varlığından söz ederler.  

Onlara göre ahiret alemi cennet, cehennem, hesap, kitap vs. gibi şeylerin bulunduğu ve bunlara ait olan insanların sonsuza dek buralarda (cennet ve cehennemde) yaşamlarını sürdüreceğini kabul ederler. İşte İslam alimlerinin görüşleri kısaca bundan ibarettir.

Söz konusu alimlerin bu konuyla ilgili bir kısmı "aklî", diğer kısmı ise "naklî" olmak üzere delilleri 2 kısımdır:

Aklî delilleri kısacası şunlardır:

Şayet ölüm ötesi bir hayat olmaz ise, 'yaratış' tümüyle abes olur. Hikmet sahibi Allah ise, bu türden abes işler ile iştigal etmekten münezzehtir. Yani, ölümden sonra hayat yoksa ve hesap kitap, cennet, cehennem ve bunun gibi şeyler bulunmazsa, dünyadaki 70-80 yıllık sayılı günleri yaşayıp sonra da ölmenin ve yine insanın salih, gayri salih, iyi, kötü, mümin, münafık olup olmamasının ve hedefinin bulunup bulunmamasının arasında hiçbir fark olmaksızın ölüp gitmesinin abes olduğu apaçık ortadadır ve böyle bir hayat tümüyle abestir.


Nakli delil olarak da Kur'an'ın bu konuya işaret ettiği birçok ayetleri naklederler.

Onlardan biri de şu ayettir:

"Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Müminun:115)


Yani, ölümden sonra Allah'a dönüş olmaz ise, o taktirde hayat abes olur ve hiçbir anlam ifade etmez. 

Diğer bir ifadeyle, İslam alimlerine göre; insanın bütün hareket ve sükunetinde kesinlikle bir hedefi vardır.

Keza söylediği tüm sözleri de öyledir. Çünkü insan sınırlı bir varlıktır.

Hayatındaki tüm hareketleri, eksiden artıya doğru olduğu için, onun hareketlerinin tümünde bir hedefi olmalıdır.

İnsan denilen bu varlık, hekim (hikmetli) değildir, hatta hekim olmayan normal insanların dahi tüm davranışlarında bir hedefi bulunmaktadır.

Allah ki: "O'nun misli (O'na benzer) hiçbir şey yoktur." (Şura:11) ve sınırsız, ezeli ve ebedidir, böyle bir Allah'ın insan ile mukayese edilmesinin hiçbir gereği yoktur.

Allah'ın bu yaratışında herhangi bir hedefinin bulunmadığını farz etsek dahi, fakat gerçeği söylemek gerekirse, biz bunu bilmiyoruz.

Yani, Allah'ın yarattığı her şeyde hedefinin bulunduğunu söylemek şart değildir.

Örneğin, "Allah niçin Dinozoru yaratmıştır?" ya da "Allah bu kadar sayısızca yıldızları, galaksileri, nice görüp bilmediğimiz milyarlarca varlıkları neden halk etmiştir?"

Bizler, bunların hiçbirinin varlığının hikmetini bilemiyoruz.

Birçok şeyin yaratılış hikmetinin ne olduğunu bilemediğimiz gibi, insanın da yaratılış hikmetinin ne olduğunu bilmemiz şart değildir.

Bunda bir hedefi olsa bile, fakat biz onu bilemiyoruz.

Oysaki hedeften kasıt, eksiği gidermek ve kemale ermektir ve bundan dolayı da insanoğlu bu durumunu karşılamak için önüne her zaman bir hedef koymaktadır.

Fakat Allah'ın "mutlak kâmil olması" hasebiyle O'nun hedefi olmaz.

Dolayısıyla "biz insanlar, ölümden sonraki hayatın varlığını ve kıyameti de bilmiyoruz."


Benim şahsi görüşüm şudur:

Ölümden sonraki hayata, salih kimseler sahip olacaktır. Bu da makul bir hedeftir. Devletler bile bir işe memur alımı yapmak için sınav koyduklarında, binlerce insan o sınava katılır fakat çok az kimse memuriyete alınır. Örneğin devlet idaresinde memur olmak için bir KPS sınavı açıldığında, her bölgeden binlerce insan o sınava katılır, fakat onların içerisinden sınavı kazanan yalnızca 10 kişinin ataması yapılır. Ya da dünyanın her tarafından Olimpiyatlara iştirak etmek isteyen her bölümden binlerce sporcu müracaat eder. Fakat o spora katılmayı kazananlar azınlıkta bulunur. Elbette ki olimpiyatlara iştirak etmek isteyen her kesi, uluslararası komitenin kabullenmesi şart değildir.


İyi düşündüğümüzde şu anda gezegenimiz üzerinde 8 milyar insan bulunmaktadır.

Şu geçmiş binlerce yıl içerisinde yüzlerce milyar insan gelip geçmiştir.

Bunların tümünün cennette toplanıp, yemek, içmek ve cinsi münasebette bulunmaktan başka bir hedeflerinin olmaması makul değildir.

Peki, hikmet sahibi biri tarafından bu kadar insanın yaratılış gayesi bu olabilir mi?

Ayrıca, bunların sonsuza dek bu şekilde hayvanlar gibi yaşayacak olmaları da hikmetten olabilir mi?

Ya da katrilyonlarca insanın sonsuza dek cehennem azabı içerisinde o işkenceye katlanıp durmaları aklî ve mantıkî olur mu?

Peki, sonsuza dek verilecek olan bu azaptaki hedef ne olabilir?

Hikmet sahibi biri, bu şekilde boş işler yapıp durur mu? 

Desek ki o insanları cehennem ateşinde yakmadaki hedefi onların tövbe etmelerini sağlamak ve onları eğitmektir, bu da doğru değildir.

Çünkü orası dünya değildir ki, diğerleri de onlara bakıp ibret alsın ve işledikleri hatalara dair tövbe edip bir daha hataya düşmesinler.

Cehennemde onların oluşu, sadece onların sonsuza dek orada yanmaları içindir ve bununla da Allah, gerçekte onlardan intikamını almaktadır.

Peki, rahman olan Allah'a intikam almak yakışır mı?


Buraya kadar naklettiğimiz sözler, İslam alimlerinin birinci delillerdir.

Onların sundukları aklî ve naklî delillerden sonraki ikinci delilleri de "adalet" üzerinden getirdikleri delildir ve o da şöyledir:

Derler ki, salih olan kullar bu dünyada normalde ödüllerini alamamaktalar. O salih insanlardan kimileri idam edilir, kimileri de hapislerde ömür çürütür. Gayri salih mücrimler ise bu dünyada en güzel biçimde yaşar ve herhangi bir cezaya da çarptırılmazlar. Dolayısıyla bunların cezası, ölümden sonraki mahşer gününe kalmış olur. Allah Teala kıyametten sonra insanları bir kez daha diriltir, suçlu olanlardan intikamını alır. İşte bu, 'ilahi adalettir'.


Bu delili reddedenler şunu derler:

Bu, gayet zayıf bir delildir ve herhangi bir dayanağı da yoktur. Zira, şayet Allah isterse, bu dünyada da adaletini icra etmiş olur.


İkincisi; cehennem ile cezalandırmada "adalet" diye bir şey olmaz.

Örneğin, birisi zalim ve suçlu değilse, sadece namaz kılmamış ya da din ile ilgili bir konuyu kabul etmemiş ve onu inkâr etmiş ise, böyle bir şahsın sonsuza dek cehennem ateşinde yanması adalet olur mu?

İslam alimleri Kur'an'daki bu ayeti de kendilerine göre uyarladıkları görüşe göre tefsir ediyorlar ama bence bu ayeti zamanın şartlarına uygun bir biçimde yeniden tefsir etmeleri gerekir.

Ayet şöyle diyor: 

Melekler (onlara) diyecek ki, sizi şu cehenneme sürükleyip- iten nedir? Onlar: 'Biz namaz kılanlardan değildik' derler. Yoksullara yedirmezdik, (sapıklıklara) dalanlarla biz de dalardık. Din (hesap) gününü de yalanlardık. Sonunda kesin gerçek (ölüm) bize gelip çattı. (Müddessir: 42-47)


Bu ayetin ifadesine göre cehennemde yanan bu insanlar içerisinde suç işleme, adam öldürme, insanlara düşmanlık vs. yoktur.

Yanan bu insanlar yalnızca namaz kılmıyor, yoksula yedirmiyor, boş ve batıl işlerle uğraşıyor ve kıyamet gününe de iman etmiyorlardı o kadar.

Çünkü bunlar için kıyametin vuku bulacağı sabit olmamıştır.

Peki, ayette sayılan bu işlerden dolayı sonsuza dek bir insanı cehennem ateşinde yakmanın neresi adalettir. 

Yine cennette de adalet yoktur. Çünkü cennette yalnızca yemek, içmek, cinsi münasebette bulunmak gibi hayvanlara has hususiyetlerden başka ne var ki?

Buna "adalet" denilir mi?

Ve şunu da söylerler:

'Akli deliller' zayıftırlar. Fakat Kur'an-ı Kerim sadık haber olduğu için onun söylediği tüm sözler hak ve doğrudur. Bundan dolayı Kur'an'da geçen her söz bizler için bağlayıcıdır.


Bu üç (aklî, naklî, adalet) delillerini getirenlere kimi "deistler" (.) şu şekildeki itirazlarda bulunurlar:

Evet, Kur'an size göre doğrudur ve sürekli azabın türlerinden bahseder. Yani, cehennem 'den, sakar/ateş çukurundan, selasil/zincirler' den, eğlal/kelepçe' den ve zakkum'dan (İnsan:4) bahseder. Fakat bu kitabın söylediği sözlerin tümünün seneti meçhuldür. Yani, bu sözleri Nebi'ye kimin vahyettiğini bilemiyoruz.


Evet. Nebi doğru adamdır ve bu sözleri Cebrail vasıtasıyla Allah'tan vahiy olarak aldığını söylüyor.

Fakat bizler Cebrail'i tanımadığımız gibi, aslında Nebi de onu tanımıyordur.

İşte bu türden rivayetlere "meçhul haber" denir.

Yani, bu sözlerin ravisi meçhuldür.

Biz onu tanımıyoruz, cin de olabilir, kendinden de söylemiş olabilir.

Kendinden söylediklerini de Allah'a nispet vermiş olabilir.

Nebi'nin doğru olduğunu tarihten bilmiş olsak da fakat Cebrail'in doğru olduğunu nereden bilebiliriz?

Ayrıca onun (Cebrail'in) kimliğinin meçhul olmasının yanında, yalancının da tekidir.

Çünkü Kur'an bunun yalan sözleriyle doludur.

Asıl sorun da buradadır. O kitapta Allah'a dahi yalan nispeti vermiştir.

Allah'ın arşının, kürsüsünün, ordusunun olduğu ve kıyametten sonra mahşere melekler ile saflar halinde geleceği söylenmiştir:

Rabbin, dizi dizi meleklerle birlikte geldiği zaman. (Fecr: 22)


Allah'ı cisimleştirmek, Nebilerin mucize sahibi oldukları yalanı, karıncayla konuşma uydurması vs. gibi şeyler, getirilip Kur'an'a doldurulmuştur.

Düşünmezler ki karınca konuşmaz, onların nutku ve şuuru yoktur.

Yine Nebi'yi (Süleyman peygamberi) getirip Hüt Hüt kuşu ile de konuşturuyor, oysaki bilimsel olarak hayvanların konuşmadıkları ispat edilmiştir. Hatta hayvanların aklı ve hayalleri dahi yoktur.


Yukarıda saydığım ve bir kısmını aktarmadığım hurafeler, onlar (deistler) açısından Kur'an'ın aslını oluşturan hurafelerdir ve bunların tümü de yalandır.

Acaba bir karıncanın insan gibi konuşması doğru olabilir mi?

Aynen öyle Salih, Lut ve Nuh Nebinin kavmine ilahi azabın gelmesi hadisesi, kadın, çocuk, hayvan vs. gibi suçsuzların bu azaplardan nasiplerini alması mümkün olabilir mi?

Büyüklerin Allah'a isyan ettiklerini farz etsek bile, İmam Hüseyin Kerbela'da düşman askerlerine söylediği gibi:

Büyüklerin suçu vardırsa peki küçüklerin suçu nedir?


Allah bizlere aşağıdaki ayette gerek toplumsal ve gerek bireysel bazda "insanları suçsuz çıkarın" diye talimat verirken, peki kendisi neden insanları suçlu kılıyor.

Nitekim İslam'da "beraet/ suçsuzluk-arilik- aklanmışlık esastır." 

Kur'an da bu hususa şöyle dikkat çekiyor:

Kim bir hata yapar veya günah işler, sonra da onu suçsuz birinin üzerine atarsa, iftira suçunu ve apaçık bir günahı işlemiş olur. (Nisa: 112)


Şayet hastalık, kanser, deprem, sel vs. olsa, dersin ki bunlar tabii şeylerdir ve olağandır.

Bunlar azap değildirler. Fakat Kur'an Allah'ın o kavimleri farklı azaplar ile cezalandırdığından bahsediyor.

Büyükleri azap ile cezalandırmasını kabul ederiz de yaşı küçük olan çocukların ve bebelerin o türden azaplar ile cezalandırılmalarını nasıl kabul edebiliriz. Onlarınki suçu olmaz. 

Nuh nebinin kavmine gelen azapta da tüm hayvanlar, doğu-batı tüm kavimler o tufan nedeniyle helak olup gitmişler.

Oysaki Allah o azabı göndereceğine onların tümüne "ölün" diye emretseydi, anında hepsi de ölüp giderdi ve o türden ilginç azaba da gerek kalmazdı.

Yemen'den Mekke'ye taraf gelen "Ashab-ı Fil" de öyle.

Bu hadise de gülünç bir hadisedir.

Aynen "Binbir Gece Masalları" gibidir.

"Kalile ve Dimne" hikayelerinde geçen hayvan hikayelerinin bir benzeridir.

Bu hikayelerin hiç birisi doğru ve gerçekçi değildir.

Bunların "mecaz" olduğunu söylesek bile, Kur'an bunların mecaz olduğunu söylemiyor.

Yani, Kur'an'da "mecazın" işaretleri yoktur, Kur'an, kendinde zikredilen her şeyin "hakikatler" olduğunu söylüyor.

Örneğin, Hz. Mehdi'nin bin küsür yıl yaşayamayacağını söylediğinizde, Şii din adamları derhal harekete geçip Kur'an'da geçen Nuh nebiyi örnek gösterir ve Hz. Mehdi'nin de onun kadar yaşayabileceğini iddia ederler.

Çünkü Kur'an, Nuh Nebi'nin de uzunca bir hayat yaşadığından söz etmiştir. Yani, tüm hurafe şeylerin temeli Kur'an'a dayatılmıştır.

Ya da birisi dese ki, Şiilerin imam Cevat'ları 7 yaşlarında iken nasıl oluyor da imam olabiliyor?

7 yaşındaki bir çocuk neyi anlayabilir ki?

Yine Şii din adamları derhal harekete geçip Kur'an'ın Yahya ve İsa Nebi hakkında söylediği sözü öne sürürler.

Zira Kur'an onlar hakkında şöyle der:

Biz ona daha çocukken hikmeti verdik. (Meryem: 12)


Ve yine "İsa Nebi daha çocukken beşikte konuştuğu ayetini öne atarlar." (Meryem: 29-33)

Oysaki bunların tümü de şifreli sözlerdir.

Ya da bilimin tam tersine hastalıkların mikroptan değil de Şeytan'dan olduğunu söylerler.

Nitekim Eyüp Nebi'nin Kur'an'da şöyle söylediği nakledilir:

(Eyüp Nebi): "Doğrusu Şeytan bana, kahredici bir acı hastalık sıkıntısı ve azap kahrı dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti." (Sad: 41)

Oysaki hastalıkların baş sebebi "mikroptur". Şeytan falan değildir.

Yani, Allah, ilk önce Şeytan'ı yarattı ve onu insana musallat kıldı.

Sonsuza dek de ona bir ömür verdi.

Sonra da "Niçin bana isyan ettin" diye onunla insanlara azap ediyor. 

Denilebilir ki:

Ya Rab. Sen insanın aklını zayıf yarattın, ona güçlüce şehvet verdin, bunların dışında Şeytan'ı da yaratıp ona musallat kılmak için bir de onda 'nefs-i emmare' diye bir durum halk ettin. Şimdi de kalkıp; 'Neden bana isyan ediyorsun?' deyip insanı onunla cezalandırıyorsun. Senin adaletin bu mudur?


Ayrıca, Allah her insanın, içerisinde bulunduğu toplumun tesiri altında kaldığını ve dinini/inancını o toplumdan öğrendiğini de biliyor.

Buna rağmen: "Şüphesiz Allah katında tek makbul din İslam'dır" (Al-i İmran: 19) diyor.

Yani, herkesin Müslüman olmasını istiyor.

Aksi taktirde her kesi cehenneme gönderiyor.

Peki adam Avrupa'da ya da uzak doğuda bir kıytırık yerde yaşıyorsa, Muhammed ve İslam dininin ismini bile duymamışsa, bunun durumu ne olacak?

Diyor ki; "o da cehenneme girecek."

Yani, gayri Müslimler tümüyle kafirdirler.

Nitekim adı Müslüman olmayan Hıristiyanlar hakkında da şöyle diyor:

Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir diyenler kafir olmuşlardır…. (Maide: 72)


Oysaki bu zavallı Hıristiyan adam, çevresinden ve toplumundan bunun böyle olduğunu duymuştur.

Sünni ya da Şiiler de kendi çevrelerinden etkilenerek Sünni ya da Şii olmuşlardır.

Yani, Allah, insanın aklını sınırlı yaratmıştır, kudretini de öyle.

İçinde yaşadığı toplumun, onun inançlarına musallat olacak bir şekilde onu var etmiştir.

Elbette ki çok azı bundan müstesnadır. Buna rağmen Kur'an diyor ki insan, Müslüman olmalıdır.

Aksi taktirde tümü de cehenneme girecektir.

Nitekim "kurtuluşa erecek fırka" hadisini de hepiniz duymuşsunuzdur.

Hadis şöyledir:

Benden sonra ümmetim 73 fırkaya bölünecek, 72 fırkası cehenneme, 1 fırkası da cennete girecektir. (Bütün hadis kaynakları) 


Yani, Müslümanların da 72 fırkası cehenneme, yalnızca 1 fırkası cennete giriyor.

Niçin böyle yapıyorsun ya Rab; yarattığın bu insanın aklı zayıf ve kendisi de içinde bulunduğu topluma tabi değil midir?

Dolayısıyla, İslam dininde bu türden milyonlarca yalanlar mevcuttur.

Örneğin, cehennem azabının sonsuza dek devam etmesi, ilahi adalet ve hikmetin tersine olan şeydir.

Bu yalanların en büyüğü ise, Kur'an'ın "Kelamullah/Allah'ın sözü" olduğu yalanıdır.

Oysaki şu anda elimize tutuşturulan Kur'an, vahşi hüküm, savaş, kan dökme, medeniyetleri yok etme, kıtal, cihat vs. gibi şeylerden başka bir şey değildir ve bunların zulüm olduğu da bellidir.

Ve yine Allah'ın zalim olmadığı rahim olduğu da bilinen bir gerçektir.

Peki, büyükler kafir olduysa, küçük çocukların ve kadınların suçu ne?

Kadınların, kıyamet günkü azap korkusundan düşük yapmaları, hırsızın elinin kesilmesi, kimi suç sahibi insanların çaprazlamasına kol ve bacaklarının koparılması, zina edenin recmedilmesi vs., acaba Allah'ın kelamı bunlar mıdır? Bu kanun ve yasalara yalnızca Araplar boyun eğdirilmiş olsalar neyse ne.

Peki, bütün dünyanın bu vahşi kanunlara boyun eğmelerini beklemek mümkün mü?

Bu denli zalimce hükümler karşısında Allah'ın "rahmet edenlerin en merhametlisi" olduğunu iddia edebilir miyiz?

Dolayısıyla biz bu yanlış yorumlar ile yola çıkarsak, o hükümler hakkında istidlalde bulunmamız asla mümkün olamaz.


Filozofların görüşleri

Genel filozofların ölümden sonraki hayatın varlığı ile ilgili görüşleri "müspettir."

Her ne kadar bu filozoflar ile İslam alimlerinin hayatın tasvirinde, cennet, cehennem vs. gibi görüşleri hususunda farklı düşünceleri olsa da yine genel filozoflar "ölümden sonraki hayat" konusunu kabul eder ve bununla ilgili ellerinde birtakım delillerinin bulunduğundan da söz ederler.

O delillerden 3 ya da 4 tanesini burada zikretmeye gayret göstereceğiz.
 

Eflatun/Platon / Fotoğraf: The Habitat
Eflatun/Platon / Fotoğraf: The Habitat

 

Sözünü ettiğimiz filozoflardan ilki Eflatun/Platon'dur.

Bilindiği üzere Eflatun, "ruhlar" ve "misal" alemine inanan biridir ve şöyle der:

İnsanın ruhu, misal, kemal, cemal, hakikat ve ülya/yücelikler aleminden nazil olmuş ve gelmiş ve şu beden kafesine girmiştir. Beden aynen bir kafes, ruh da bir kuş misalidir. İnsan öldükten sonra onun ruhu, gelmiş olduğu o mekâna (ruhlar alemine) geri döner.


Bu görüşe; "Eflatun'un bilgi görüşü" denir.

Yani, bu görüşe göre şu anda bildiğimiz tüm gerçekler, daha önceden ruhumuzda mevcuttu.

Fakat ruh bedene girdikten sonra, kendisindeki bildiği tüm hakikatleri unutuverdi ve sonradan da gördüğü şeyler üzerinden, o önceden bildikleri hakikatleri tekrardan anımsamaya başladı ve insandaki bilgiler bu şekilde oluştu.

Biz, Eflatun'un bu görüşünü burada bir giriş olarak naklettik.

Onun görüşü; ruhun, bedenin ölümünden sonra baki kaldığı ile ilgili söylediği 2 ya da 3 delilden birisidir.

Eflatun'un, bedenin ölümünden sonra ruhun baki kalacağına dair öne sürdüğü delillerden birisi de "ruhun soyut olduğu delilidir".

Eflatun şöyle der:

Beden öldükten sonra, birtakım maddelerden terkipli olduğu için, söz konusu maddeler birbirinden ayrılmaya başlar ve beden çözülür. Fakat nefis soyut olduğundan, onun çözülüp dağılması tahakkuk bulmaz.


Yani, Eflatun açısından madde, görünen şeydir ve çözülüp fani olur.

Nefis; soyuttur ve görünen şey değildir, bundan ötürü de fani değil bakidir.

Dolayısıyla, Eflatun'un, ruhun baki kalacağına dair ilk getirdiği delil, nefsin/ruhun soyutluğu delilidir.

Yani, siz, şahsi kimliğiniz olan "ben" sözünü söylediğinizde şu "ben" (şahsi kimlik), birtakım maddi şeylerden mürekkep değildir.

Sende yukarı, aşağı, sağ, sol gibi "ene"ler (şahsi kimlikler) mevcut değildir.

Yani, "benlik", beden misali farklı organlardan müteşekkil değildir.

"Ene" (şahsi kimlik), tümüyle tektir.

Hatta ömür boyunca bu "ben", tek "bendir".

Yani, nefis aynı nefistir ve bu da soyuttur.

Eflatun ve diğer birtakım feylesoflara göre nefis, 3 unsurdan terkip bulmuştur.

Bunlar "beden", "ruh" ve "şehvet"tir. 

Eflatun açısından "ruh", akıldır.

"Şehvet" bedene tabidir.

Beden ölünce, ona tabi olan "şehvet" de ölüyor.

Bunlar hakiki nefis değillerdir ama, ondan bir parçadırlar.

Kısacası, nefis; "akıl", "irade" ve "şehvet"ten ibaretti.

Şehvet ve irade bedene tabidir ve fani olanlar bunlardır, baki kalan şey ise ruhtur/akıldır.

"Akıl" soyuttur ve külliyatın idrakidir. 

İşte Eflatun'a göre bedenin ölümünden sonraki sonsuz hayatın var olduğunun ilk delili, "nefsin soyutluğu konusudur".

Eflatun açısından bedenin ölümünden sonra ruhun/aklın bakiliğinin ikinci delili; "külliyatın idraki" konusudur.

Yani, Eflatun'a göre akıl; "misal alemini" idrak eder.

"Misal alemi" de dünya (tabiat) aleminin üstünde bir alemdir.

O alem, asla bozulup fani olmaz. Ezeli ve ebedidir.

Akıl da bu külliyatı ve hak marifeti idrak ettiği için bu idrakliyi, onun o yüce aleme ait olduğunu gösterir.

Kısacası akıl, her an için fani olacak ve bozulabilecek bir aleme ait değildir.

Fakat insanın sahip olduğu bu bedeni ve yine hayvanlar, bu işleri idrak edebilecek bir cinsten değildirler.

Bunlar, misal alemi gibi külli bir alemi idrak edemezler.

Bundan dolayı da bedenler ve hayvanlar bütünüyle bozulup yok olacaklardır. Çünkü bunlarda akıl yoktur.

"Misal alemi" ezeli ve kalıcı olduğu için, onu idrak eden de onun cinsindendir.

Dolayısıyla buna (akla), "bedenin" ölümünden sonra, onun da sonsuzluk sınıfından olduğu söylenir.

Eflatun da bundan ötürü böyle söylemiştir.
 

Immanuel Kant / Fotoğraf: Wikipedia
Immanuel Kant / Fotoğraf: Wikipedia

 

Immanuel Kant'a gelince;

Kant'ın bedenin ölümünden sonra ruhun baki kalacağı ile ilgili "ahlak ekolü" diye bir delili vardır.

Bilindiği gibi Kant, "nazari aklın" metafizik alemi idrak etmesinin mümkün olmadığını söylemektedir.

Çünkü ona göre "nazari akıl", şu maddi alemde hapsolmuştur.

Zaman ve mekân üstü şeyleri idrak edemez.

Ona göre şu zaman ve mekân dairesi, aklın dairesi dahilinde şekillenmiş bir zaman ve mekandır.

Akıl ancak, bu zaman ve mekân dairesi içerisinde bulunan şeyleri tasavvur edebilir.

Kant, buradan hareketle "ameli akıl" konusuna geçiyor ve şöyle diyor:

Ancak, 'ameli akıl' ile Allah ve ölüm sonrası hayat ispat edilebilir.


Bu hususta da birkaç noktaya dikkat çekip şöyle diyor:

İnsan iki kutuplu bir varlıktır. Kutuplarından biri, madde olan bedeni ve bedeninden kaynaklanan öfke, tefrih vs. gibi şehevi arzularıdır ve bu arzuları da bedenine tabidir, dolayısıyla insanın bu kutbu, sürekli değişkendir ve değişken olması itibarıyla da bu boyutuna ölüm sonrası 'sonsuz hayat' yazılması mümkün değildir, çünkü değişkendir.

İkinci kutbu/boyutu ise, 'vicdan' kutbudur. 'Vicdan', yalnızca insanda mevcuttur ve insana has bir boyuttur. Örneğin, 'ahlaksal vicdan' dediğimiz insana has bu boyut, tüm insanlar nezdinde hissedilir şeydir. Yani, tüm insanlar hayır ve şerri idrak ediyorlar. Yine tüm insanlar doğruluğun iyi, adaletin güzel, zulüm ve hıyanetin çirkin şeyler olduğunu idrak etmekteler. Bu duygular, tüm insanların nefsinde mevcuttur.


Ruh hakkında feylesoflar arasında elbette ki birbiriyle çelişen birtakım görüşler vardır.

Onlardan materyalist düşünürler gibi kimileri, "ruh yoktur, nefis vardır" derler.

Kimileri de başka görüşler öne sürerler vs...

Fakat vicdan konusunu her kes bilir ve hisseder.

Buraya kadar söylediklerimiz birinci noktadır.

Yani, filozoflardan kimilerine göre insanda; beden ile vicdan gibi iki kutup vardır.

Materyalistler ise; beden ile nefistir derler.

İslam feylesofları ve alimleri ise, beden ile ruhu kabul ederler.

Bu ihtilaflardan dolayı Kant, "beden ile vicdan" demiş olabilir.

Çünkü vicdan herkesin hissettiği bir şeydir.

Münkir dahi vicdanı hisseder ve sever.

Örneğin, birisini "vicdansızlık" ile itham ettiklerinde, o şahıs bundan çok rahatsızlık duyar.

"Vicdanlı" demek, yani, şerefli, değerli, gayretli ve onurlu insan demektir.

Birisine "vicdansızsın" demek, ona şerefsiz, değersiz, gayretsiz ve onursuz demek ile eş değerli oluyor, ona aynen "hayvan" demek gibi gelir ve bunu ihanet olarak algılar.

Oysaki ruh, böyle değildir. Materyalist ve laik kesimden birçoğu "ruh yoktur" der.

Onlar da Darwin'in dediğini söylerler ve "insan, evrim geçiren hayvandır" derler.
 


İkinci nokta da şudur:

Filozoflardan kimilerine göre, insanda bulunan şu beden boyutu, her gün ve her saat değişim ve dönüşüm gösteren ve bozulan bir boyuttur.

Onda istikrar diye bir şey yoktur. Her gün ve her dakika milyonlarca ya da milyarlarca hücre ölür ve yerine yenileri gelir.

İnsanın bu beden boyutu büyür, yaşlanır, değişir ve bedeni gibi aklı ve duyuları da gelişip değişiyor ve çeşitli haller alıyor. İşte bedenin durumu budur. 

Fakat öteki değerler boyutu incelendiğinde, bunlarda değişkenliğin bulunmadığı söz konusudur.  

Yani, değerler, oldukları gibi sabittirler. 

Beden ile nefis arasında bir mesafe olmayabilir.

Buna "beden-ruh" ya da "beden-nefis" diyebilirsiniz.

Fakat bunlar karışık işlerdir.

Ama değerlerin değişken olmadığı ve sabit kaldıkları apaçık bilinen şeylerdendirler.

Çünkü bütün insanlar yeryüzüne ayak bastıkları andan itibaren "doğruluğun" güzel, "yalanın" da çirkin olduğu hususunda ittifak içerisindeler.

Ayrıca bunlar, asla değişmeyen bilgilerdirler.

Yani, bunlar bugün ya da bir bölgede "güzel", yarın ise değişip kötü oldukları kabul edilmiyor.

Hatta bazen bir insanın hayatı bir "yalan" yüzünden bile son bulabiliyor.

"Doğrunun" değeri, hayatın değerinden bile üstün olabiliyor.

Daha açıkçası değerler, beden gibi değillerdir.

Çünkü beden sürekli değişim üzere bir seyir izler.

Onda sebat yoktur. Bundan dolayıdır ki Eflatun şöyle der:

Misal alemi, sebat (değişkensizlik) alemidir.


Fakat Kant, şöyle der:

Misal alemi diye bir şey yoktur. Ahlaksal vicdan alemi (Yani, değerler alemi) vardır ve o da insanın dahilindedir.


İşte sebat durumu budur.


Üçüncü delil (Yani, Eflatun açısından ölümden sonra ruhun/aklın baki kalacağının üçüncü delili) şudur:  

"Beden alemi" (tabiat), menfaati celp ve zararı defetme alemidir.

"Değerler alemi" ise, zati alemdir.

Yani, "ahlaki değerler" zatidir.

Birisi yalan konuştu mu "Neden yalan konuştun" derler.

Birisi de doğruyu konuştu mu, doğru konuşmak doğal ve tabii olduğundan ve değerlerin tabiatı da böyle olduğu için ona "Neden doğruyu konuştun" demezler.

"Güzellik" ve "çirkinlik" de değerin tabiatındandır.

Yani, "yalanın" çirkinliği onun tabiatındandır.

Ve yine tabii olduğu için hiç kimse babaya "Sen neden çocuklarına ilgi gösteriyorsun" demez.

Çünkü babanın evlatlarına ilgi göstermesi tabii bir şeydir ve bu, bir ahlaksal sorumluluktur.

Fakat baba evlatlarına ilgi göstermez ise, bu hareketi tabii olmadığı için ona "Neden çocuklarınla ilgilenmiyorsun" denilir.

Demek ki değerler ahlakında onların "zati" şeyler olduğu görülür.

Yani, değerler, kendi nefsinde (bizatihi) değerlidir, nefsi dışında (arazi) değil. 

Kısaca söylemek gerekirse "değerlerin" 4 tane sıfatı vardır:

  • Birincisi"sebat'a" (değişkensizliğe) sahip olmalıdır.
     
  • İkincisi"külli idrak/genel kapsamlılık" özelliği bulunmalıdır. (Yani, örneğin insanların geneli ittifakla doğruluğun, adaletin, iyiliğin ve sadakatin güzel olduğunu kabul ederler, düşmanlığın, yalanın ve zulmün de kötülüğünü tastık ederler. Dolayısıyla değerler, insanların genelinin kabul ettikleri idrake tabidirler.)
  • Üçüncüsü, "Özgür" olmalılar. (Örneğin beden alemi özgür değildir, tabiat ve icbar alemindendir. Yani, beden, tabiat yasaları karşısında boyun eğen ve ona tabi olan şeydir. Dolayısıyla da özgür değildir. Fakat değerler, tabiat yasalarının onlara icbar etmesine karşı özgürdürler.)
  • Dördüncüsü, "Yalnızca o üç sıfata sahip olan değerin, sonsuzluğu yaşayacağıdır." (Yani, bir şey değişken olmaz ve sabit kalır ise, onun baki kalma özelliği vardır. Biz, bundan ötürü tüm insanların değil, yalnızca vicdanın ve vicdan sahibi olan birinin, "bedeninin ölümünden sonra" sonsuzluğu yaşama hakkının bulunduğunu söylüyoruz. Çünkü tüm insanlarda "insanlığın özü" bulunabilir, fakat tüm insanlar vicdanlarının sesine kulak vermez, fakat şehvetlerini dinlerler.

Örneğin, insanların aklı vardır ama, her kes aklına uymaz.

Dolayısıyla, vicdan ehli olanlar ve vicdan boyutu güçlü bulunan insanlar, sonsuza dek yaşamlarını sürdürürler.

Çünkü böyle bir insan bu alemin (tabiat aleminin) adamı değil, başka bir alemin (soyut alemin) insanıdır.

Bu dünya, "tabiat" alemidir. Burada bulunan her şey, tabii kanunlara tabidir.

Fakat özgürlük ve sorumluluk, değerler boyutuna aittir.

Baki kalacak olan da bunlardır.

Fakat İbn Sina, Sedrü'l- Mütellihin, şehit Sadr vs. gibileri şöyle derler: 

Nefsin mücerret/soyut olduğunu ispatlamaya gerek yoktur.


Yani, bu hususta materyalistler; "Nefis maddedir, bundan dolayı, o da beden öldüğünde onunla ölür ve insandan geriye hiçbir şey kalmaz" diyorlar.

Materyalistlerin bu sözleri karşısında, ismini zikrettiğim İslam alimleri derler ki;

Hayır, nefis soyuttur. Soyut olduğu için de (aynen Eflatun'un getirdiği ilk delil gibi) baki kalır ve ölmez. Çünkü soyuttur.


Ayrıca; her insanda sabit olan bir "ene/şahsiyet" vardır.

Yani, bu insan 70-80 yıllık ömrünün evvelinden sonuna kadar hiç değişmeyen ve sabit kalan "ene"ye sahiptir.

Oysaki onun dışındaki sahibi bulunduğu "bedeni", sürekli bir şekilde değişim içerisindedir.

Demek oluyor ki, sabit kalan bu "ene/şahsiyet", sürekli değişken olan bedene tabi değildir.

Buradan hareketle "şahsiyetin" sabit ve değişken olmayan soyut bir şey olduğunu söyleyebiliriz.

Değişken olmadığı için de onun, bedenin ölümünden sonra baki kalacağını da kabul edebiliriz.


İslam alimlerinin (Müslüman filozofların) diğer bir delilleri de "özgürlük" konusudur.

Varlık filozofları fazlasıyla bu konuya vurgu yapar ve şöyle derler:

İnsan; özgür olduğu için tabiat kanunlarının önünde eğilmez. Tabiat alemi, 'zaruret' ve 'icbar kanunlarının' alemidir. Fakat bu kanunlar insanda tatbik olmaz. İnsanlara ait ekonomik, sosyal, siyasal ve tarihi ilimlere baktığımızda, bunlarda kesin ve sabit (değişken olmayan) durumlar söz konusu değildir. Yani, ismini verdiğimiz ilimlerin bilginlerine göre; insanlara ait bu ilimler de kanunlardan ibarettir, fakat bu kanunlar, kesin olan kanunlar değildirler.


Kısacası; fizik ve kimya ilimleri de dahil, insani ilimlerin hiç birisi kesinlik arz etmezler.

Çünkü insanda "özgürlük" diye bir şey vardır.

"Özgürlük" demek; ben bu alemden (tabiat aleminden) değilim demektir.

Ben, başka bir aleme aitim demektir.

Başka alem ise, "sabit/kalıcı/değişmeyen" alemdir ve bu da "soyut alemdir."

Yani, o şahsiyet baki ve kalıcıdır, bedene boyun eğici değildir.

Dolayısıyla; her insanda var olan "nefis" özgürdür ve bundan dolayı da denilebilir ki "nefis soyuttur."

İslam filozoflarının bedenin ölümünden sonra "ruhun" baki kalacağına dair getirdikleri delillerinden biri de "idrak/algı" delilidir.

(Şehit M. Bakır Sadr "Felsefetüna" isimli eserinin son bölümünde buna genişçe yer vermiştir.)

İslam Filozoflarına göre "idrak", madde değil "soyut" bir şeydir.

Çünkü insan örneğin koskoca bir dağa baktığında onu idrak ediyor ve o büyüklükteki dağın sureti/şekli, insanın zihninde yer ediniyor.

Dolayısıyla denilebilir ki idrak, maddeye boyun eğmiyor.

Çünkü idrak, soyuttur.

Şayet soyut olmaz ise o büyüklükteki dağın suretinin insan zihnine yerleşmesi mümkün olamaz.

Ve yine milyonlarca başka şekil ve suretlerin gelip de insan zihnine bu şekilde yerleşmesi söz konusu olamaz.

Kısacası, zihnin idrak ettiği o suretlerin ne ağırlıkları zihinde yer ediyor ve ne de şekillerin büyüklükleri.

Örneğin "ateş", hem çok sıcak hem de yakıcıdır.

Fakat zihinde tersim edildiği zaman, onda herhangi bir tahribat bırakmıyor.

Bu da şu demektir: "İdrak"; soyut bir şeydir ve maddi değildir.

Şayet maddi bir şey olsaydı, ondan o resmi alıp zihninize yerleştirdiğinizde, ateş sıcak ve yakıcı olduğu için, zihninizi de yakıp kül ederdi. (İdrak konusuyla ilgili şehit Sadr'ın "Flsefetüna" isimli eserinde bilgi verilmiştir. Arzu edenler oraya bakabilirler.)

Yalnız bir tek sorun vardır ve o da şudur:

İslam filozofları der ki, evet nefis soyuttur ve bunun böyle olduğuyla ilgili deliller de güçlüdür. Bu doğrudur. Fakat nefsin soyut olması, onun bedenin ölümünden sonra da baki kalması demek değildir. Yani, soyutluk; beka için lazım şartlardandır, ama yeterli değildir. Diğer bir deyişle, soyut olan bir şeyin ölmesi de mümkündür. Örneğin zihindeki bazı suretler kimi zaman silinip kaybolmaktalar.


Yani, merhum Tabatabai, şehit Sadr ve diğerleri nefsin soyut olduğunu iddia ve ispat etseler de fakat nefsin sonradan hatta dünya hayatında bile öldüğü ve silindiği bir gerçektir.

Örneğin, unutkanlıklar bunun bir örneğidir.

İnsan zihnindeki milyonlarca şekillerin unutulması demek, onların ölmesi demektir.

Hatta çocukluktaki 2,3,4, yaşlarındaki zihinlerinde kalma hatıraları, büyüdüklerinde tümüyle silinip kaybolmaktadır.

Demek ki şekiller soyut olmakla birlikte ölebilirler de.

Yani, her soyutluk, ölümden sonra hayatın varlığına bir delil teşkil etmiyor.

Evet, kelam alimleri Kur'an'dan yola çıkarak; "ilahi adaletin ölümden sonra da hayatın devam etmesi gerektiğini" ön görmektedir.

Fakat felsefe ilminin Allah ve vahiy ile bir işi olmaz.

Bunlar kelam ilminin işidir.

Felsefeciler (Müslüman filozoflar) için önemli olan, nefsin soyutluğunu ispattır.

Fakat bu da yeterli değildir.

Yani, nefsin soyut olduğu kabul edilse bile, fakat ölümden sonra onun, hayatın varlığına delil olarak sunulması doğru değildir. 

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU