İran'ı yanlış sorularla okumak

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

İran'da tartışma yalnızca reformcular ile muhafazakârlar arasında değil; devleti yöneten kuşakların değişen yönetim anlayışı etrafında şekilleniyor / Fotoğraf: AFP (Arşiv)

İran’ın geleceği tartışılırken aynı sorular sürekli gündeme geliyor:

Reformcular yeniden güç kazanabilir mi?

Sertlik yanlıları daha mı etkili olacak?

Ülke daha muhafazakâr bir çizgiye mi yönelecek;

Yoksa sınırlı bir liberalleşme mi yaşanacak?


Bu soruların ortak bir sorunu var.

Hepsi İran’ı 20 yıl önceki siyasi kategorilerle açıklamaya çalışıyor.

Oysa bugün yaşanan dönüşüm fraksiyonlar arasında değil, kuşaklar arasında gerçekleşiyor.

Devrimi yapan kadrolar yavaş yavaş sahneden çekiliyor.

Yerlerine ise İslam Cumhuriyeti’nin kurumlarında yetişmiş, savaşların ve yaptırımların şekillendirdiği yeni bir yönetici sınıf geliyor.

İlginç olan, bu değişimi artık farklı jeopolitik merkezlerin de benzer biçimde okumaya başlaması.

Değerlendirmeler farklı kavramlar kullanıyor, farklı sonuçlara ulaşıyor. Ancak ortak tespit değişmiyor.

İran’ın karar alma mekanizması sessiz fakat derin bir dönüşüm geçiriyor.

Peki, bu dönüşüm nasıl okunmalı?
 

İran'ın yönetici elitleri; devrim kuşağından savaş kuşağına, oradan da yaptırımlar ve hibrit savaş döneminde yetişen yeni nesle doğru dönüşüyor / Fotoğraf: AFP (Arşiv)
İran'ın yönetici elitleri; devrim kuşağından savaş kuşağına, oradan da yaptırımlar ve hibrit savaş döneminde yetişen yeni nesle doğru dönüşüyor / Fotoğraf: AFP (Arşiv)

 

İran’ın bugünkü siyasetini anlamanın en kolay yolu, aynı anda 3 farklı kuşağın devlet üzerindeki etkisini birlikte değerlendirmektir.

  • İlk kuşak, İslam Cumhuriyeti’nin kurucu neslidir. Humeyni ve Ali Hamaney bu kuşağın en belirgin temsilcileriydi. Şah döneminin baskıları, sürgün yılları ve devrim mücadelesi onların siyasal karakterini şekillendirdi. Dünya görüşleri Batı karşıtlığı, devrimci ideoloji ve tarihsel mağduriyet anlatısı üzerine kuruldu. İktidara geldikten sonra da bu psikolojiyi tamamen geride bırakamadılar. Rejimin meşruiyetini sürekli savunma ihtiyacı hissettiler. Bu nedenle dış politika çoğu zaman ideolojik reflekslerle yürütüldü. İran’ın ulusal çıkarları ile devrimin çıkarları büyük ölçüde aynı kabul edildi. Bu yaklaşım ülkeye güçlü bir ideolojik omurga kazandırdı, fakat devletin hareket alanını da daralttı.
     
  • İkinci kuşak ise İran-Irak Savaşı’nın cephelerinde yetişti. Bu kuşağın öne çıkan isimleri arasında Mücteba Hamaney, Muhammed Bağher Ghalibaf ve Ahmed Vahidi yer alıyor. Onların hafızasını devrimden çok 8 yıl süren savaş oluşturdu. Bu nedenle öncelikleri savunma sanayisinin geliştirilmesi, caydırıcılığın güçlendirilmesi ve devletin savaş koşullarında ayakta tutulması oldu. Kurucu kuşağın ideolojik mirasını korudular, ancak yönetim anlayışına askeri gerçekçiliği eklediler. Bugün yaşanan dönüşümün kurumsal altyapısı da büyük ölçüde bu nesil tarafından hazırlandı.
     
  • Bugün ağırlığı giderek artan üçüncü kuşak ise bambaşka bir dünyanın ürünü. Devrim öncesini hiç yaşamadılar. Ambargolar altında büyüdüler, hibrit savaş ortamında görev yaptılar ve doğrudan devlet kurumlarının içinde yetiştiler. Meşruiyetlerini tartışmalı görmüyorlar. Bu nedenle devrimi sürekli savunma ihtiyacı da hissetmiyorlar. Öncelikleri devlet kapasitesini artırmak. Kararlarını devrimci heyecandan ziyade maliyet, kapasite ve sonuç hesabına göre alıyorlar. İdeolojiyi terk etmiyorlar; onu devlet yönetiminin ihtiyaçlarına göre yeniden konumlandırıyorlar. Yeni kuşak için öncelik devrimi savunmak değil, devleti etkin biçimde yönetmektir.

Bu yeni anlayışın ilk sonuçları Haziran 2025 sonrasında ortaya çıktı.

İsrail ile yaşanan savaş, İran’ın mevcut savunma anlayışındaki eksikleri görünür hale getirdi.

Ancak daha dikkat çekici olan, savaşın ardından devlet mekanizmasının gösterdiği uyum kabiliyetiydi.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Kısa süre içinde askeri ve sivil bürokrasi yeniden organize edildi. Karar alma süreçleri sadeleştirildi.

Ekonomik ve idari yetkilerin önemli bölümü taşra yönetimlerine devredildi.

İlk bakışta bu adımlar şaşırtıcı görünüyor.

Dini karakteri güçlü rejimlerin zaman içinde daha merkeziyetçi hale gelmesi beklenir.

İran ise bazı yetkileri merkezin dışına dağıtıyor. Bu durum siyasi liberalleşme olarak yorumlanmamalı.

Amaç, Tahran hedef alınsa bile devlet mekanizmasının işlemeye devam etmesini sağlamak.

Başka bir ifadeyle yeni kuşak merkeziyetçiliği terk etmiyor; merkezî devletin dayanıklılığını artırıyor.

Yetkinin paylaşılması, savaş yönetiminin bir parçası haline geliyor.

Aynı yönetim anlayışı dış politikada da görülüyor. 

Yeni yönetici kuşak uluslararası ilişkileri ideolojik sadakatten çok ulusal çıkar perspektifiyle okuyor.

Bu nedenle yaptırımların kaldırılması artık tek stratejik hedef olarak görülmüyor.

Hürmüz Boğazı’nın jeoekonomik ağırlığı, Çin ile geliştirilen ekonomik ortaklık ve bölgesel caydırıcılık kapasitesi aynı uzun vadeli stratejinin parçaları olarak değerlendiriliyor.

Askeri alanda da benzer bir anlayış hâkim. Günü kurtaran taktiklerden çok, uzun süreli rekabeti mümkün kılacak kapasiteye yatırım yapılıyor.

Füze üretim altyapısının korunması, düşük maliyetli sistemlerle yüksek maliyetli savunma ağlarının yıpratılması ve çok cepheli caydırıcılık anlayışı bu yaklaşımın somut örnekleri.
 

Yeni yönetici kuşak, ideolojik söylemden çok devlet kapasitesi, caydırıcılık ve uzun vadeli stratejik dayanıklılığı ön plana çıkarıyor / Fotoğraf: AFP
Yeni yönetici kuşak, ideolojik söylemden çok devlet kapasitesi, caydırıcılık ve uzun vadeli stratejik dayanıklılığı ön plana çıkarıyor / Fotoğraf: AFP

 

Benzer bir yaklaşım iç politikada da hissediliyor.

Yeni kuşak rejimin ideolojik sembollerini tamamen terk etmiyor.

Ancak bunları devletin önceliklerinin önüne de koymuyor.

Başörtüsü denetimlerinin fiilen gevşetilmesi, konserlere ve bazı kültürel etkinliklere daha fazla alan açılması bu nedenle siyasi liberalleşme olarak okunmamalı.

Amaç bireysel özgürlükleri genişletmekten çok, toplumsal gerilimleri azaltarak devletin istikrarını korumak.

Buna karşılık örgütlü muhalefet, sendikalar ve rejimi doğrudan hedef alan siyasi hareketler üzerindeki baskı sürüyor.

Toplumsal alandaki bu pragmatizm, devletin meşruiyet anlayışını da dönüştürüyor.

İslam Cumhuriyeti uzun yıllar meşruiyetini büyük ölçüde dini ideoloji üzerinden inşa etti.

Bugün buna giderek daha güçlü bir milliyetçi söylem ekleniyor.

Devlet kendisini artık öncelikle ülkenin güvenliğini sağlayan, savaş koşullarında ayakta kalabilen ve krizleri yönetebilen bir yapı olarak tanımlıyor.

İdeolojik sadakatin yanına ulusal dayanıklılık, devlet kapasitesi ve güvenlik kavramları ekleniyor.

Bana göre İran’da yaşanan esas dönüşüm tam da burada yatıyor.

Reformcular ile muhafazakârlar arasındaki rekabet elbette önemini koruyor.

Ancak bu ayrım artık tek başına açıklayıcı değil.

Asıl değişim, devleti yöneten kuşağın zihniyetinde yaşanıyor.

Yeni kuşak ideolojiyi terk etmiyor; onu daha pragmatik bir devlet yönetiminin aracı olarak kullanıyor.

Önümüzdeki yıllarda İran’ı anlamak isteyenlerin cevap araması gereken soru da bu nedenle "Kim iktidara gelecek?" değil, "Yeni kuşak devleti hangi yöntemlerle yönetecek?" olmalıdır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU