Radyocu Artin

Ahmet Sunal, Independent Türkçe için yazdı

Artin Köylüoğlu, Kütahya’da “Radyocu Artin” olarak tanınırdı.

1975-1976 yıllarında Kütahya’dan İstanbul’a göç eden Artin Köylüoğlu ve ailesi, çini sanatıyla tanınan Kütahya ilinin Ermeni kökenli son sakinleri olarak anılıyor. “Kütahya’nın en iyi radyo tamircisiydi” diye tanımlanan Artin, ünlü müzikolog Gomidas Vartabed ile farklı dönemlerde aynı mahallede, hatta aynı caddede yaşamıştı. İkisini birbirine yaklaştıran ortak nokta, kulaklarının ses dalgalarına karşı incelikli bir işitme duyusuna sahip olmasıydı. 

O muhit günümüzde Mecidiye Mahallesi ve Gazi Kemal Mahallesi olarak geçiyor. Gençlik yıllarını burada yaşamış, aynı zamanda Artin’i tanımış olan Mehmet Yeşil ile iki mahalleyi gezdik. Mehmet gençliğinde sokak sokak simit satarmış; bu yüzden konakları ve geçmişini iyi biliyor. 

Kar yağışının ardından gelen bir kış gününde güneş, metruk konakların sabitlenmiş frekansını hafifçe hareketlendirmeye çalışıyordu. Yalnızlık senfonisi hissediliyordu. Aklımda Sezen Aksu’nun, Onno Tunç’un vefatından sonra dinlediğimiz o parça dolaşıyordu: “Alışır her insan, alışır zamanla kırılıp incinmeye…” 

Konaklar da alışmıştı; fakat terk edilmişliğin verdiği incinmişliği gizleyemiyorlardı.

Yeşil, mahallede yıllara meydan okuyan konakları tek tek gösterdi; kimlerin hangi dönemlerde yaşadığını anlattı. Bir konağın girişinde 1898, bir diğerinde 1908 tarihi yazıyordu. O dönem konakların yapımı için İstanbul’dan özel mimarlar getirtilirmiş. Sıra Artinlerin yaşadığı eve geldiğinde duraksadı. Ev çoktan yıkılmıştı. Yerinde farklı bir yapı bulunuyordu.

Mehmet Yeşil, “Artin o dönem Kütahya’nın en iyi radyo tamircisiydi” diyerek soluklandı ve şöyle devam etti: “Tamirhanesi oturdukları evin altındaydı. İşini çok iyi yapardı. Lambalı ve transistörlü radyolara onun kadar hâkim ikinci bir kişi yoktu. Herkes radyosunu ona getirirdi. Karşısında da Terzi Ahmet vardı. Şimdi başka bir yerde mesleğini sürdürüyor.” 

Bunun üzerine Terzi Ahmet’in dükkanına gitmek üzere yola koyulduk. Yaklaşık beş dakikalık yürüme mesafesindeydi. Eksi derecelerde, kaygan bir zeminde yürüyorduk. Dikkatli adım atmamız gerekiyordu. 

Terzi Ahmet, beresini kulaklarının üzerine çekmiş, Mehmet Yeşil gibi yetmişli yaşlarında bir adamdı. Küçük dükkanında, tüplü bir televizyondan gelen seslere kulak verirken onardığı kıyafetleri ütülüyordu. 

Hafızasında hala canlı kalan bazı anılar vardı:

“Artin abinin çocukları kendi tamirhanelerinin önünü temizlerken benim dükkanın önünü de süpürmüşlerdi. Çok etkilenmiştim. Artin abinin annesi Marik teyze, cemiyetlerinden artık fazla insan kalmadığı için İstanbul’a gitmek istiyordu. ‘Ben öldükten sonra Artin ve çocukları yalnız kalır’ diye endişe ediyordu. Sonunda evi satıp gittiler.”

Yıllar sonra Terzi Ahmet, Artin’i İstanbul’da ziyaret etmişti. Kumkapı’da radyo tamirciliğine devam ediyordu. Dükkanını ararken gür bıyıklı bir adam “Hayırdır birader?” diye sormuştu. Ahmet durumu anlatınca adam “Beni takip et” demiş ve onu Artin’in yanına götürmüştü. Artin, “Hoş geldin Ahmet” diyerek hemşehrisine sarılmıştı. O sırada aynı muhitteki diğer Ermeni kökenli esnaflar, misafire çay tabağında bisküvi, şeker ve çeşitli tatlılar getirmişti. 

Terzi Ahmet bu anıyı çay içerken, gözleri tabağa takılı halde anlattı. Ardından sessizlik oldu. Çayımızı yudumlamaya devam ettik. Kapı her açıldığında dışarıdaki soğuğu daha sert hissediyorduk. Artin ile Ahmet arasındaki irtibat bir süre sonra kesilmişti. Çıkmaya yakın Terzi Ahmet, “Çocuklarını bulursan lütfen haber et” dedi. Vedalaştık. 

Bunun dışında görüştüğüm dönem tanıkları Ahmet U., Ahmet Bitirim ve Yaşar Seldüz de Artin’in adaletli yaklaşımından ve cömertliğinden söz etti.

Örneğin televizyon yayıncılığı sektöründen emekli Ahmet U., çocukken evde kedileri kovalarken radyonun dolaptan düşüp kırıldığını anlattı. “Eyvah” diye iç geçirerek radyoyu koşar adım Artin’e götürmüş. Artin ise, “Merak etme çocuk, yarın hazır” demiş. Ahmet U.’nun babası ajansları her gün radyodan takip edermiş; ancak o gün annesiyle birlikte misafirliğe gitmiş. Ertesi gün radyoyu teslim alan Ahmet U.’ya Artin, “Sen daha öğrencisin, bu işin ücreti olmaz” diyerek para almadan radyoyu vermişti.

İlerleyen günlerde Kütahya’daki çevreyi iyi tanıyan madenden emekli Kazım Sayın ile araştırmamızı sürdürdük. Artin’in yakın dostlarından Mustafa İnselbağ’a ulaştık. Doksana yaklaşan yaşı nedeniyle çoğu zaman yatağından kalkamıyordu. Evi, Artinlerin evine çok yakındı. Telefonla aradım, ancak ulaşamadım. Evin bulunduğu sokakta oğlu Hasan İnselbağ ile karşılaştık.

Tam binaya girmeye hazırlanırken üst kattan bir ses duyuldu: “Oğlum, ben eskileri tanırım.” Camdan seslenen teyzenin adı Ayşe’ydi. “Yumurta Bayramı’nda bütün mahalleye yumurta dağıtırlardı” dedi. Artin’in ailesinin isimlerini tek tek saydı. Mahallelinin “Yumurta Bayramı” dediği Paskalya’yı, Kütahya’da doğup büyüyen İnayet Yıldız da hatırladı: “Çocukken yumurtaları boyardık.” Kütahya’nın çok katmanlı kültürel etkileşimi hafızalarda böyle yer etmişti.

Binaya çıktığımızda Mustafa İnselbağ bizi kapıda karşıladı. Hafif bir sitemle, “Çocuğum, telefonu uzun çaldır; yetişemiyorum” dedi. Artin için geldiğimizi söyleyince kısa bir sessizlik oldu. “Artin’le tanışmışlığımız çok eskilere dayanır” dedi. “Tanıdığım en dürüst insandı. Mardin’e gelin almaya bile birlikte gittik. İstanbul’a taşınacakları zaman eşyalarını benim arabaya yükledik. Üzgündü. Kütahya’dan ayrılmak onun için zordu. Bizim için de ondan ayrılmak zor oldu.”

Artin 2016 yılında vefat etmişti. Mustafa Bey, ileri yaşına rağmen İstanbul’a gidip Balıklı Ermeni Mezarlığı’ndaki mezarını ziyaret ettiğini anlattı:
 “Kendi İslami inancıma göre dualarımı ettim. Onu çok özlediğimi söyledim.”

“Çocuklarını bulursam ne söylememi istersin?” diye sordum.
 “Bizi unutmasınlar” dedi.

Üzerimdeki yükün ağırlaştığını hissediyordum. Radyocu Artin’in ailesini bulmak, ince bir bant genişliğinde frekans aramak gibiydi. Hassas ve titiz yaklaşmak gerekiyordu. Bir ileri bir geri derken frekansı tutturmuştum! Artin’in oğlu Karnik’e ulaşmış, telefonda randevulaşmıştık.

Karnik Bakırköy’de yaşıyordu. Eşimle birlikte bulunduğu mahalleye geldiğimizde, etraftaki kediler bizi izliyordu. Bu kediler, tıpkı Kütahya’daki ya da başka memleketlerdeki kediler gibi derin bir sükûnet içinde, sanki olup biteni gözlemliyorlardı. Dış görünüşleri farklı olabilirdi; fakat onları birleştiren nokta, aynı kaynaktan hayat bulmuş olmalarıydı. 

Artık 60 yaşına basan Karnik, babasının mesleğini birebir sürdürmemiş ama tamamen başka bir yola da sapmamıştı. Elektrikçiydi. Küçük bir elektrik dükkanı vardı.

“Sonunda hemşehrimi görmekten büyük mutluluk duyuyorum” dedim. Dükkana girdik; içerisi dağınıktı. 

Karnik, “Evlenmedim. Annemle yaşıyorduk. Annem yakın zamanda vefat etti. Dairemiz kentsel dönüşüme girdi. Eşyaların bir kısmını dükkana getirdim, bir kısmını ihtiyaç sahiplerine verdik” dedi. Karnik’in hayatında “dağılmak” ya da “dağınıklık” kelimeleri pek de yabancı değildi. 

Dedesinin, yani Artin’in babasının adı da Karnik’ti. Dede Karnik’in kardeşleri bir zamanlar Kütahya’da yaşamış; ancak 20. yüzyılın başlarında farklı ülkelere dağılmışlardı. Bir kardeş Fransa’ya, bir diğeri Ermenistan’a göç etmişti. 

“İletişiminiz sürüyor mu?” diye sordum. Dedesinin adını taşıyan Karnik, dağınık eşyalara bakarak cevap verdi. Babası Artin’in amcalarıyla bir dönem iletişimi sürmüş; fakat uzak mesafelerin kaderi gibi, bağ zamanla zayıflamıştı. Bu sefer benim bakışım eşyalara döndü. Bu kadar eşyayı toparlayıp birlikte düzene sokabilirdik. Fakat anılardaki gibi yerini alabilir miydi?

1930'ların başında doğan Artin, Kütahya’da Mecidiye Mahallesi ile Gazi Kemal Mahallesi’ni birleştiren Abdurrahman Paşa Caddesi’ndeki evlerinin altında radyo tamirciliği yaparken, o dönem için biraz geç sayılabilecek bir yaşta, 30'lu yaşlarında evlenmişti. Eşi Emel, diğer adıyla Eliz Hanım, Mardinliydi. Annesi Marik Hanım mutluydu; Süryani bir gelin getirmişlerdi Kütahya’ya. Gelini aynı zamanda arkadaşı olacaktı. Kütahya'daki kadınlara özgü mahalledeki “gezeklere” birlikte katılacaklardı. Eliz, alışık olmadığı “gari”li Kütahya ağzını Marik Hanım’dan öğrenecekti. 

insan yüzü, giyim, kişi, şahıs, geçmişe dönük tarz içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Soldan sağa: (Emel) Eliz Hanım, Marik Hanım.

1965 yılında Artin ve Eliz’in ilk çocukları Karnik dünyaya geldi. Ardından Luiz doğdu. Artin, radyo tamiriyle geçen hayatının içine bir anda çocuklu bir dünyayı da katmıştı. Mesleğinde disiplinliydi; işini ciddiyetle yapardı. Bu ciddiyeti aile hayatına da taşısa da eğlenceli yanını çocuklarına sıkça gösterirdi. 

giyim, insan yüzü, kişi, şahıs, bebek içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Artin ve oğlu Karnik.

 

giyim, insan yüzü, kişi, şahıs, geçmişe dönük tarz içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Eliz Hanım, çocukları Karnik ve Luiz ile.

Yaşamın döngüsüydü: Birileri doğar, birileri ölürdü. Artin’in babası, Marik Hanım’ın eşi Karnik vefat ettiğinde aile bu şehirde kendini yalnız hissetmeye başlamıştı. Koca çınar devrilmişti. Asırlar boyunca ailenin yaşadığı topraklardan göç zamanının geldiğini hissediyordu Marik Hanım. Kütahya’da artık aynı cemiyetten kimse kalmamıştı.

Büyük acı yaşayan Artin, babası için özel bir tabut hazırlatmış, Hıristiyan mezarlığı aramıştı. Babalarını İstanbul’daki Balıklı Ermeni Mezarlığı’na defnetmişlerdi. Geriye, 1964 yılında Kütahya’nın piknik alanı Çamlıca’da çekilmiş bir aile fotoğrafı kalmıştı.

giyim, kişi, şahıs, dış mekan, ağaç içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Sağda Dede Karnik; solda Eliz Hanım, Artin ve aile dostları Zarif Hanım.

Artin radyo tamirine devam ediyordu. Herkes tarafından bilinir, dükkanı sürekli işlerdi. Fakat Marik Hanım, eşi Karnik’in vefatıyla sıranın kendisine geldiğini hissetmeye başlamıştı. Çocuklarıyla İstanbul’da yaşamanın daha doğru olacağını düşünüyor ama kalbinin yarısını Kütahya’da bırakacağını da biliyordu. Burası onun memleketiydi. Kök saldıkları topraklara “Buraya kadarmış gari” demek kolay değildi. Radyoların sesi kısılıyordu. Veda yaklaşıyordu. Evlerini gurbetçi bir vatandaşa satmışlardı. Sadece bir ailenin değil, geniş ve köklü bir frekans dalgasının Kütahya’daki hikayesi sona eriyordu. 

Elektrikçi dükkanında gözüm duvardaki saate takıldı. Saat durmuştu. “Karnik Bey, siz bizim hemşehrimizsiniz. Kütahya’ya, yani memleketinize her zaman bekleriz” dedim. Karnik, çekmeceden çıkardığı babası Artin'in bir vesikalık fotoğrafını bana hediye etti. Onu Artin’in hayatta olan arkadaşı Mustafa İnselbağ’a ulaştıracaktım. Fotoğrafı ceketimin iç cebine koydum. Vedalaşıp dükkandan çıktık. Apartmanlarla çevrili sokağın denize doğru açılan tarafına baktık. Kediler de o yöne dönüktü.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU