ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak hakkında attığı tweet, ülkede sistemin geleceğini tehdit eden derin bir yönetim krizini gözler önüne serdi. Söz konusu mesajın ardından iktidar blokları arasındaki oyalayıcı tutum, siyasi elitlerin içinde bulunduğu krizin boyutunu da açığa çıkardı. Bu elitler, ABD işgali ile İran vesayetinin çıkarlarının kesiştiği istisnai koşullarda şekillenen parti kadrolarından oluşuyor. İki güç arasındaki uzlaşma, karşılıklı çıkarlara dayalı bir siyasi düzen üzerinde mutabık, katı ve kapalı blokların doğmasına yol açtı. Zamanla bu yapılar, meşruiyetini büyük ölçüde biçimsel demokratik mekanizmalardan alan oligarşik güçlere dönüştü. Çoğu, tarihsel mağduriyet söylemini ve etnik ya da inanç temelli kutsiyet üretimini iktidarını sürdürmenin aracı olarak kullandı.
İdeolojik-oligarşik niteliği nedeniyle bu parti elitleri, yakın geçmişlerinin ve zorlu bugünün esiri olmaktan kurtulamadı. Geleceğe dönük, modern bir siyasal söylem üretilemedi. Yirmi yıllık iktidarın ardından erken bir siyasi yaşlanma yaşayan bu yapı, yönetim sistemini geliştirmekte ve sürdürülebilir bir siyasi proje ortaya koymakta başarısız oldu. Sonuçta özellikle elit düzeyde siyasal alan neredeyse tamamen tıkandı.
Bugünkü Irak tablosunda, Trump’ın tweeti ve buna verilen yetersiz tepkinin ardından, Washington ile Bağdat arasındaki ilişkinin 2003’tekinden köklü biçimde farklılaştığı görülüyor. Bu farkın en önemli unsurlarından biri, Amerikan karar alma süreçlerini etkileyebilecek ve ikna edici bir Irak anlatısı oluşturabilecek siyasi aktörün yokluğu. Nitekim merhum Ahmed Çelebi, kritik eşiklerde böyle bir rol üstlenebilmişti; bugün ise benzer bir figür sahnede görünmüyor.
2003 sonrası sistem, partizan olmayan bir şekilde de olsa, Irak’ın ulusal çıkarlarını gözeten bir siyasi veya entelektüel elit üretmekte de büyük ölçüde başarısız oldu. Bu eksiklik, özellikle Washington’da sürgünde yaşayan Iraklı düşünür ve akademisyenlerin üstlendiği rolün boşluğunu ortaya koyuyor. Nitekim akademisyen Kenan Makiya, aracılık eden bir akıl olarak Irak meselesini uluslararası tartışma gündemine taşımayı ve Washington’daki karar alıcılar ile fikir üreticiler üzerinde doğrudan etki yaratmayı başarmıştı.
Siyasi elit krizinin kökeni anlık değil; erken dönemde biçimlenen bozuk bir yapıdan kaynaklanıyor. Bu durum, 20. yüzyılın başında Almanya doğumlu İtalyan sosyolog Robert Michels’in ünlü ‘Oligarşinin Demir Yasası’ tezine oldukça yakın. Michels, siyasi örgütler ne kadar demokratik olduklarını iddia etseler de zamanla iktidarın küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşmaya eğilimli olduğunu öne sürmüştü. 2003 sonrası sistemin çoğu aktörünün, belki de Michels’in yazdıklarını doğrudan okumamış olmalarına rağmen, onun tarif ettiği biçimde bir oligarşik eksende konumlandığı söylenebilir. İlginç bir şekilde bu elitler, Michels’in faşist Mussolini rejiminin yanında durmayı seçtiği gibi, toplumsal ve siyasi sahnede merkezi bir eksende yer aldılar.
Irak’taki yönetim krizi ve siyasal tıkanma elbette ilk kez yaşanmıyor, ancak bu kez en ciddi boyutuyla ortaya çıktı. 2019’da Ekim Hareketi, 2003 sonrası sistem üzerinde başbakanın kendi siyasi sınıfının dışından seçilmesini zorunlu kılmıştı. Mustafa el-Kazımi, iktidara geldiğinde karmaşık bir yönetim krizinin (siyasi ve elit eksenli başarısızlık) farkındaydı; ancak doğrudan yüzleşmek yerine, çözümü partizan veya ideolojik olmayan siyasi ve akademik kadrolara güvenmekte aradı. Bu kadrolar, sistem ve mevcut elitler açısından niteliği itibarıyla karşıt bir rol oynuyordu ve etkinleştirilmelerine izin verilmedi. İkinci tıkanma ise Kazımi hükümeti dönemindeki bir önceki parlamento seçimlerinde ortaya çıktı; seçmen, ideolojik tercihlerini göz önünde bulundurarak diğer partiler veya fraksiyonlar yerine Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu’na oy verdi. O an bu tercih, devlete yakın durmak ile devlete uzak güçler arasında bir seçimin göstergesi olarak yorumlanabilir.
Fransız Ulusal Enstitüsü’nde görev yapan ve Kazımi hükümetinde akademik-siyasi rol üstlenmiş Iraklı akademisyen Dr. Hişam Davud, Irak’ın parti elitleri krizini şu sözlerle özetliyor: “2003’le birlikte ortaya çıkan parti elitleri krizi ve sonrasında doğan elitler, ister siyasal söylem ve ifade biçiminde, isterse askeri-siyasi yapı (fraksiyonlar ve milisler) biçiminde tezahür etmiş olsun, hâlâ kurumsal bir sivil yapıya dönüşemedi ve ilk mantığının esiri olarak kaldı.”
Dolayısıyla, Washington’da artık eski Irak anlatısı dinlenmiyor; Bağdat’ta ise kimse Amerikan tarafını ikna edecek yeni bir anlatıya sahip değil. Amerikan aktörü ise tek taraflı hareket ediyor ve bölgesel bir ortağı bulunmuyor; bu durum, mevcut yönetim sisteminin aynen korunmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish