Ortadoğu’da büyük kırılma: İran–ABD–İsrail çatışması nereye gider?

Dr. Cemal Kazak, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

İsrail mi İran İçin Varoluşsal Tehdit? İran mı İsrail İçin?

Hamaney’in Ölümü İran’da Rejim Değişikliğine Neden Olur mu?

Hamaney’in Ölümü ve Şii Teopolitiği Nasıl Değişir?

İsrail Bölgede Ulus Devletleri Çökertme Stratejisi mi İzliyor?

ABD’nin İran Saldırılarında Asıl Hedef Çin Mi?

İran Nerede Hata Yaptı?

ABD ve İsrail'in Cumartesi sabah saatlerinde başlattığı ortak operasyonda ülkenin Dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi, Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Muhammed Pakpur gibi önemli isimlerle birlikte eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecat de yaşamını yitirdi. Bu gelişmeler bölgede ne gibi kırılmalara neden olacak?

İran Neden Önemli?

İran, coğrafi konumu, zengin doğal kaynakları ve stratejik önemi nedeniyle tarih boyunca büyük güçlerin rekabet ve nüfuz mücadelesi alanı olmuştur. 19. yüzyılda "Büyük Oyun" olarak adlandırılan İngiliz ve Rus İmparatorlukları arasındaki mücadeleyle sahne olmuş İran, her iki gücün de Orta Asya ve Hindistan'a erişimini kontrol etme çabalarının merkezinde yer almıştır. 21.yüzyılda ise bu rekabete ABD de dâhil olmuştur. Soğuk Savaş döneminde İran, ABD'nin Sovyetler Birliği'ni çevreleme politikasında kilit bir müttefik haline gelmiş, ancak 1979 İslam Devrimi ile birlikte Batı karşıtı bir eksene kaymıştır. Bu değişim, ABD ile İran arasında uzun süreli bir gerilimin başlangıcı olmuş ve bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirmiştir.

İran'ı bölgenin "Ağır Sıkleti" yapan üç önemli unsurdan ilki dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20-30'unun geçtiği Jeostratejik kilit Hürmüz boğazıdır. İran'ın burayı kapatma veya istikrarsızlaştırma kapasitesi, küresel ekonomi için bir "atom bombası" etkisi meydana getirecektir. İkincisi ise Direniş Ekseni, Lübnan'da Hizbullah, Yemen'de Husiler, Irak ve Suriye'deki milis güçlerdir. İran, kendi sınırlarının çok ötesinde savunma hattı kurabilen, bölgedeki en geniş vekil ağına sahip aktördür. Üçüncüsü ise sadece devasa petrol ve doğalgaz rezervleri değil, aynı zamanda 2500 yıllık kesintisiz devlet geleneğiyle İran, Ortadoğu'da "yapay" olmayan nadir güç merkezlerinden biridir.

İran – İsrail;  “Varoluşsal Tehdit” Anlatısındaki Algı Yönetimi

İran-İsrail ilişkilerini ele aldığımızda sıkça karşımıza çıkan bir iddia var: "İran, İsrail için varoluşsal bir tehdit." Peki, bu iddia gerçekten doğru mu? Yakından incelediğimizde ise dikkat çekici bir paradoksla yüz yüze geliyoruz. Verilere dayalı bir analiz yaptığımızda, İran'ın İsrail için stratejik bir tehdit teşkil ettiğini söylemek mümkün. Ancak "varoluşsal tehdit" tanımlamasının ne kadar isabetli olduğu ciddi şekilde sorgulanmayı hak ediyor.

İki ülkenin askeri kapasitelerini ve tarihsel davranış kalıplarını karşılaştırdığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Tarihsel verileri incelediğimizde, İran'ın modern dönemde hiçbir komşu ülkeye doğrudan askeri saldırı başlatmadığını görüyoruz. İsrail'in verilerine baktığımızda ise Mısır başta olmak üzere birçok komşu ülkeyle silahlı çatışmaya girdiğini tespit ediyoruz. Bu basit karşılaştırma bile tehdit algısının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Uluslararası hukuki çerçeveyi ele aldığımızda daha da çarpıcı bulgularla karşılaşıyoruz. İran, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nı (NPT) imzalamış ve bu anlaşmanın tarafı olmuştur. İsrail ise bu anlaşmayı imzalamayı reddetmiştir. Benzer şekilde, İran Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) düzenli denetimlerine tabi olmayı kabul etmiştir. İsrail ise bu tür bir denetime kategorik olarak karşı çıkmaktadır. Bu bağlamda, hangi ülkenin uluslararası normlara daha uyumlu olduğu sorusu önem kazanıyor.

Nükleer silah envanteri konusuna geldiğimizde en dikkat çekici verilerle karşılaşıyoruz. İran'ın herhangi bir kanıtlanmış nükleer silahı bulunmamaktadır. Karşı tarafta ise İsrail'in, uluslararası güvenlik uzmanlarının tahminlerine göre, 75 ile 400 arasında nükleer başlığa sahip olduğu genel kabul görmektedir. Sonuç olarak İran’ın İsrail için mutlak bir varoluşsal tehdit olup olmadığı iki ülke arasındaki rekabetin derin bir stratejik tehdit algısına dayandığı açıktır. Aynı şekilde İran açısından da İsrail’in nükleer kapasitesi ve askeri üstünlüğü ciddi bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Ayetullah Hamaney’in Öldürülmesi Rejim Değişikliğine Neden Olur mu?

Hamaney’in öldürülmesi İran’da bir rejim değişimine neden olur mu sorusu bugünlerde cevabı en çok aranan soruların başında geliyor.

İran’daki sistem, 1979 sonrası inşa edilen “Velayet-i Fakih” modeline dayanmaktadır. Bu modelde Dini Lider (Rehber) en üst otorite olsa da sistem tamamen bir kişi tarafından kontrol edilen bir diktatörlük değildir. Aksine Rehberi seçme yetkisinde olan Uzmanlar Meclisi, Anayasa Koruyucular Konseyi, Devrim Muhafızları, Cumhurbaşkanlığı ve Parlamenter yapı olmak üzere çok katmanlı kurumsal bir yapıya sahiptir. İran’da zaman zaman protesto dalgaları yaşanmış olsa da güvenlik aygıtı ve elit koalisyonu bugüne kadar çözülmemiştir. Bu da sistemin “kişiye bağımlı kırılgan bir yapı” değil, kurumsallaşmış bir devrimci devlet olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla Ali Hamaney’in öldürülmesi bir güvenlik krizine yol açma ve bölgesel gerilimi artırma kapasitesine sahip olsa da bu rejimin hemen rejimin çökeceği anlamına gelmez. İran sistemi, liderlik boşluğu için anayasal bir halefiyet mekanizmasına sahiptir. Bunun yanı sıra dışarıdan gelen bir saldırı, genellikle iç muhalefetin de devletin yanında yer almasına neden olur. İran toplumunda rejime karşı büyük bir hoşnutsuzluk olsa da (2022-23 protestoları gibi), "yabancı bir gücün işgali" algısı, milliyetçilik duygusunu tetikleyerek rejimin elini güçlendirebilir.

Bir rejimin düşmesi için genellikle iki şeyin birleşmesi gerekir: Üst düzey elitlerin (askeriye/bürokrasi) kendi aralarında bölünmesi ve halkın korku duvarını tamamen aşması. Sadece dışarıdan bomba atmak, bir ideolojiyi veya köklü bir devlet yapısını yok etmeye yetmez; çoğu zaman onu daha saldırgan hale getirir. ABD'nin bugün İran'a yönelik stratejisi "rejimi devirmek"ten ziyade, onu "çevrelemek ve kapasitesini sınırlandırmak" üzerine kuruludur.

Ali Hamaney’in 1989’dan bu yana İran siyasal sisteminde oynadığı rol, yalnızca anayasal bir makamın icrası ile sınırlı değildir; o, devrim sonrası inşa edilen düzenin hem ideolojik hem kurumsal sürekliliğini temsil eden bir “dengeleyici merkez” işlevi görmüştür. Bu nedenle olası bir liderlik boşluğu, basit bir görev değişiminden ziyade sistemin iç dengelerinde yapısal bir yeniden ayarlamayı gündeme getirebilir. 1979’daki İran Devrimi sonrasında “Velayet-i Fakih” doktrini üzerine inşa edilmiş olan İran’daki siyasal düzene göre en üst düzey fakih, “Gaybet” döneminde hem dini rehberlik hem de siyasal otoriteyi temsil eder. İran anayasal sisteminin kalbi olan Velayet-i Fakih (Fakihin Velayeti) teorisi, Hamaney ile zirve noktasına ulaşmıştır. Ancak Hamaney sonrası dönemde teolojik bir meşruiyet krizi (Legitimacy Crisis) kaçınılmazdır.

Muhtemel bir geçiş sürecinde en kritik mesele, halefin ilmî ve dini otorite düzeyi olacaktır. Hamaney sonrası gelecek ismin dini ağırlığı (ilmî rütbesi) zayıf olursa, İran’daki dini sınıflar arasında bölünme yaşanabilir. Velayet-i Fakih teorisinin klasik yorumunda en üst liderin yüksek içtihat mertebesine sahip olması beklenir. Eğer yeni seçilecek isim, dini hiyerarşi içinde tartışmalı bir konumdaysa "Fakihin mutlak yetkisi" fikrinin sorgulanmasına ve sistemin daha "seküler-askeri" bir yapıya (Devrim Muhafızları hegemonyasına) kaymasına neden olabilir. Bunun yanı sıra dini otorite Irak’taki Necef havzasına (Ayetullah Sistani ekolüne) kayabilir. En güçlü senaryo; İran'ın Hamaney sonrası "ideolojik yayılmacılıktan" vazgeçerek, kendi sınırlarını ve rejim bekasını korumaya odaklanan bir forma geçiş yapması olabilir. Hülasa, Hamaney'in ölümü, Şia için bir "iman testi", İran için bir "rejim testi", bölge için ise bir "güç dengesi testi" olacaktır.

ABD ve İsrail’in Ortadoğu Stratejisinde İran

Aslında bugün İran’da yaşananlar Arap Baharı olarak adlandırılan 2010'lu yılların başındaki halk ayaklanmaları ve siyasi dönüşümlerin bir nevi devamı niteliğindedir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde köklü değişikliklere yol açan Arap Baharı birçok devletin zayıflaması, iç savaşlara sürüklenmesi veya merkezi otoritesini kaybetmesi, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirmiştir. Arap Baharı, İsrail'in çevresindeki geleneksel tehdit algılarını ve bölgesel güvenlik mimarisini önemli ölçüde dönüştürmüştür. İsrail, uzun yıllar boyunca güçlü ve merkezi Arap devletleriyle (Mısır, Suriye) konvansiyonel askeri tehditler üzerinden bir denge politikası gütmüştür. Ancak Arap Baharı ile birlikte bu devletlerin zayıflaması veya çökmesi, İsrail için stratejik fırsatlar ortaya çıkarmıştır.

Özellikle Suriye ve Irak gibi ülkelerin iç savaşlara sürüklenmesi, İsrail'e karşı konvansiyonel bir askeri cephe oluşturma potansiyellerini ortadan kaldırmıştır. Bu durum, İsrail'in güvenlik algısında önemli bir rahatlama sağlamıştır. Arap Baharı sonrası ortaya çıkan bölgesel istikrarsızlık, bazı Sünni Arap devletlerini (özellikle Körfez ülkeleri) İran tehdidine karşı İsrail ile örtük veya açık işbirliğine yöneltmiştir. Ortak tehdit algısı, İsrail'in bölgesel yalnızlığını azaltmış ve İbrahim Anlaşmaları gibi normalleşme süreçlerinin önünü açmıştır.

Bu bağlamda İsrail’in Ortadoğu’daki stratejik paradigması, 20. yüzyılın "topyekûn savaş" (devlet ordularına karşı savaş) modelinden, 21. yüzyılın "kontrollü istikrarsızlık" ve "devletsel dekonstrüksiyon" modeline evirilmiştir. Bu strateji, İsrail’in bekasını, çevresindeki Arap devletlerinin merkezi otoritelerini yitirmiş, etnik ve mezhepsel komitelerden oluşan birer "uydular yığınına" dönüşmesinde aramaktadır.

İsrail’in bu "yeni" denilen stratejisinin kökleri aslında 1982’de yayımlanan "A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties" (Oded Yinon Planı) metnine dayanır. Planın Temel Tezi; Arap dünyası, sömürge döneminden kalma yapay sınırlar üzerine kurulu kırılgan bir yapıdır. Stratejik Hedef; Mısır, Irak, Suriye Sudan, Libya, Yemen gibi büyük devletlerin etnik ve mezhepsel hatlar boyunca parçalanmasıdır. Suriye'nin fiilen üçe bölünmesi, Irak’ın federal yapısının zayıflığı ve Libya’nın çöküşü, bu planın modern teknoloji ve istihbaratla güncellenmiş halidir.

Bu planın bölgeyi Westphalia öncesi kabile/aşiret/inanç tabanlı bir kaosa sürükleme riskini barındırmaktadır. İsrail’in bu stratejisinin kontrolsüz bir kaosa neden olma ihtimali yüksektir. Karşısında rasyonel bir muhatap bulamayan İsrail, çok daha radikal devlet-dışı aktörlerle (DEAŞ, yerel milisler vb.) baş başa kalma ve bumerang etkisi doğurma ihtimali vardır.

ABD'nin İran'a yönelik askeri stratejisinde ise "parçalanma" (balkanizasyon), her zaman masada duran en uç ama en riskli seçeneklerden biridir. Ancak bu hedefin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, Washington'daki hangi grubun (şahinler mi yoksa pragmatistler mi) direksiyonda olduğuna bağlıdır. İran, %100 Fars olmayan, aksine etnik bir mozaik üzerine kurulu bir devlettir. ABD için "İran'ın parçalanması" ideal bir senaryo gibi görünse de, bunun maliyeti (milyonlarca mülteci, terör koridorları, enerji krizleri) ABD'nin de altından kalkamayacağı kadar ağır olabilir. İran'ın parçalanması, Irak'ın da tamamen dağılmasına ve Türkiye, Kafkasya, Orta Asya hattının istikrarsızlaşmasına neden olur. Bu durum, ABD'nin bölgedeki diğer müttefiklerini de tehlikeye atar. Bu yüzden hedef, çoğu zaman "parçalayıp yok etmek" değil, "felç edip teslim almak"tır. Ancak tarihteki örnekler (Irak, Libya) göstermiştir ki; bir devletin kolonlarını (ordu ve istihbarat) vurduğunuzda, parçalanma niyetiniz olmasa bile süreç kontrolünüzden çıkarak oraya evirilebilir.

ABD’nin İran Saldırılarında Asıl Hedef Çin Mi?

Bu soru, uluslararası ilişkilerde "Büyük Güç Rekabeti" ve "Enerji Jeopolitiği" ekseninde çok önemli bir yere sahiptir. ABD'nin İran'a yönelik hamlesini doğrudan Çin’e yapılmış bir saldırı olarak tanımlamak mümkündür. Zira bu hamlenin stratejik çıktılarının en çok Çin’i hedef alacağı bilimsel bir gerçektir.

Çin, dünyanın en büyük petrol ithalatçısı ve İran petrolünün en büyük alıcılarından biridir. İran üzerindeki baskı arttıkça Çin’in enerji tedarik maliyetleri artar. ABD’nin İran’da oluşturacağı bir istikrarsızlık, Çin’in "Kuşak ve Yol İnisiyatifi" kapsamında kurduğu enerji güvenliği mimarisini yerle bir eder. İran, ayrıca Çin için ABD'nin enerjisini ve askeri odağını Pasifik'ten (Tayvan ve Güney Çin Denizi) uzak tutan bir "meşguliyet alanıdır". ABD, İran ile savaşa girdiğinde, Çin’in "arka bahçesi" sayılan Asya-Pasifik bölgesindeki askeri yığınağını ister istemez seyreltmek zorunda kalır. Ancak İran’ın "düşmesi", Çin'in Ortadoğu’daki en önemli stratejik ortağını kaybetmesi ve bölgenin tamamen ABD-İsrail eksenine girmesi demektir ki bu, Çin'in Avrasya hâkimiyeti projesine vurulmuş en büyük darbe olur.

Çin, petrol ticaretinde doların hegemonyasını kırmak için İran ile olan ticaretini giderek daha fazla Yuan üzerinden yürütmektedir. İran’a yapılacak bir saldırı, aslında "Dolar dışı ticaret" yapan bu ekseni çökertmeyi amaçlar. ABD, İran’ı sistem dışına iterek, Çin’in finansal özerklik arayışına darbe vurmuş olur. ABD’nin İran saldırısında tetiği çeken el Ortadoğu’ya baksa da, gözü Pasifik'teki rakibi olan Çin’dedir. . Yani İran, bu büyük satranç tahtasında devrilmesi gereken en kritik "kale"dir; ancak oyunun asıl "şahı" Çin'dir.

İsrail İranlı Liderlere Nasıl Bu Kadar Kolay Suikast Yapabildi?

Dini lider Hamaney dâhil İranlı liderlerin ve nükleer programın kilit isimlerinin arka arkaya nokta atışı operasyonlarla hedef alınması, sadece bir "güvenlik açığı" değil, sistemin genetik kodlarına kadar sızmış bir kurumsal erozyonun sonucudur. Suikastların başarısı, İsrail'in İran'ın en mahrem birimlerine sızdığını kanıtlıyor. İran devlet sistemi, rejimin bekasını sağlamak için bilinçli olarak parçalı bir güvenlik yapısı üzerine kurulmuştur. Ancak bu yapı, bugün en büyük zafiyeti oluşturmaktadır. İstihbarat Bakanlığı ile Devrim Muhafızları İstihbaratı arasındaki yetki karmaşası ve karşılıklı güvensizlik, Mossad gibi dış servisler için devasa bir "sızıntı alanı" yaratıyor.

İran’ın en mahrem güvenlik birimleri (Devrim Muhafızları ve İstihbarat Bakanlığı) içerisinde "satın alınmış" veya "ideolojik olarak devşirilmiş" üst düzey köstebeklerin olduğu artık bir sır değil. Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın, "İsrail masasının başına getirdiğimiz kişi İsrail ajanı çıktı" itirafı bu durumun en net kanıtıdır. Yıllardır süren yaptırımlar ve hiperenflasyon, sadece halkı değil, devlet memurlarını da devşirilmeye açık hale getirmiştir. Mossad'ın "bilgi karşılığı yüksek meblağ" teklifleri, ideolojik sadakati zayıflamış alt ve orta kademe bürokratlar üzerinde etkili olmaktadır.

İran Nerede Hata Yaptı?

İran’ın hikâyesi, zengin bir sofradan aç kalkan bir ailenin trajedisine benziyor. Devasa petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip bir ülkenin, 2026 yılına gelindiğinde neden bir "refah adası" değil de bir "kriz merkezi" haline geldiğini anlamak için rejimin yaptığı stratejik hatalara bakmak gerekiyor. İran rejimi, 1979’dan bu yana elindeki petrol gelirini bir "ulusal kalkınma sermayesi" olarak değil, bir "devrim ihraç bütçesi" olarak gördü. Tahran, kendi şehirlerinin altyapısını yenilemek, teknoloji üretmek veya gençlerine istihdam meydana getirmek yerine; Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki vekil güçlerini (Direniş Ekseni) finanse etmeyi seçti. Bağdat veya Beyrut sokaklarında İran’ın siyasi etkisi artarken, Meşhed veya Tebriz sokaklarında ekmek fiyatları katlandı. Halk, "Biz açken neden paramız başka ülkelerdeki savaşlara gidiyor?" sorusunu sormaya başladı.

Petrol gelirleri ve stratejik sektörler, halka veya şeffaf kurumlara değil, Devrim Muhafızları kontrolündeki devasa vakıflara ve holdinglere aktarıldı. Bu, devlet içinde denetlenemeyen, vergi ödemeyen ve sadece rejime sadık bir "elit azınlık" yarattı. Petrol geliri arttıkça refah tabana yayılmadı, aksine yolsuzluk ağlarını besledi. Bugün İran’da gördüğünüz o "mutsuz ve darboğazdaki kitleler", aslında bu 45 yıllık yanlış öncelikler hiyerarşisinin doğal bir sonucudur. Rejim, dışarıda bir "imparatorluk" kurmaya çalışırken, içerideki "evi" bakımsızlıktan çürüttü.

İran’ın ekonomik performansını anlamak, yaptırım rejimini hesaba katmadan mümkün değildir. 2026 verilerine göre İran, petrolünü Çin gibi ülkelere satabilmek için dünya fiyatlarının çok altında indirimler yapmak ve parayı ülkeye getirmek için aracı sistemlere devasa komisyonlar ödemek zorunda kalıyor. Yani her varil petrolden elde edilen karın büyük kısmı, "yaptırımları aşma maliyetine" gidiyor. İran'ın en büyük hatası, "Güçlü Devlet" olmayı sadece "Silahlı Devlet" olmak sanmasıydı. Bir devletin asıl gücünün, halkının mutluluğu ve ekonomik bağlılığı olduğunu unuttu. İran’ın temel tercihi refah odaklı normalleşme yerine güvenlik – ideoloji merkezli bölgesel güç siyaseti oldu. Rejim ayakta kaldı, bölgesel etki alanı genişledi ancak ekonomik refah artmadı.

Önce Amerika (Amerika First) Diyen Trump Neden İran’a Saldırdı?

"Sonsuz savaşları bitirmek" vaadiyle iktidara gelen Trump’ın İran’a yönelik sert askeri hamleler yapması bir çelişki gibi dursa da,  Trump’ın perspektifinden bu durum "Amerika’nın çıkarlarını en ucuza ve en etkili şekilde koruma" çabasıdır. Trump’ın "Önce Amerika" (America First) doktrini, aslında askeri müdahaleleri tamamen reddeden pasifist bir yaklaşım değil; Amerikan kaynaklarının "belirsiz idealler" (demokrasi ihracı gibi) uğruna harcanmasına karşı çıkan, güç odaklı bir realizmdir. Trump, Amerika’nın bölgeden çekilmesini isterken, bu çekilmenin bir "zayıflık" olarak algılanmaması gerektiğini düşünür. İran’a saldırı, "Sizinle uğraşmak istemiyorum ama bana dokunursanız sizi yok ederim" mesajıdır.

Peki, ABD, İran’la uzun soluklu bir savaşı sürdürebilecek ekonomik güce sahip mi? 2026 perspektifiyle baktığımızda, ABD'nin böyle bir savaşa girmesinin önündeki engeller artık sadece askeri değil, büyük oranda ekonomik ve toplumsal birer barikata dönüşmüş durumda. ABD ekonomisi için "can çekişiyor" ifadesi belki ağır kaçabilir ancak "tarihinin en kırılgan döneminde" olduğu bir gerçek. ABD’nin kamu borcu 35 trilyon dolar sınırını çoktan aştı. Uzun soluklu bir savaş, bu borcun sürdürülebilirliğini imkânsız kılar ve doların küresel rezerv para statüsünü (Petro-Dolar) riske atar.

ABD, İran’ın 85 milyonluk nüfusunu ve devasa engebeli coğrafyasını işgal etmenin imkânsız olduğunu biliyor. Bu yüzden stratejisini "uzun soluklu bir savaş" üzerine değil, "felç edici kısa darbeler" üzerine kuruyor. Hedef: Rejimi devirmek değil, devleti "iş göremez" hale getirip kendi içine çökmesini beklemek. Bu yüzden Washington’un tercihi; İran’ı doğrudan işgal etmek değil, onu ekonomik yaptırımlar, siber saldırılar ve nokta atışı suikastlarla "içten çürütme" yoluna gitmektir. Yani ABD için en iyi savaş, "kurşun atmadan kazanılan veya sadece uzaktan yönetilen" savaştır.

Benzer şekilde İsrail ekonomisi de kâğıt üzerinde çok güçlü bir teknoloji ve savunma sanayisine sahip olsa da, İran ile girilecek "uzun soluklu" bir savaşı finanse etmekte ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıyadır. İsrail ekonomisinin motoru Yüksek Teknoloji (High-Tech) sektörüdür. Bu sektör, büyük oranda genç ve nitelikli yedek askerlerden (reservists) oluşur. Uzun süreli bir savaşta yüz binlerce yedek askerin cephede olması, teknoloji şirketlerinin üretimini felç eder. 2024-2025 verilerine göre, her büyük seferberlik dalgasında İsrail GSYİH'si aylık bazda milyarlarca dolar kayıp yaşamıştır. İsrail'in askeri doktrini bu yüzden "hızlı ve ezici zafer" üzerine kuruludur; çünkü toplumsal ve ekonomik yapısı, on yıllarca süren bir "yıpratma savaşına" (war of attrition) tahammül edemeyecek kadar şeffaf ve küresel sisteme entegredir. İran ise bunların tam tersine uzun yıllar savaşabilme kabiliyetine sahiptir. İran-Irak arasında yaşanmış savaş bunun en açık örneklerinden biridir.

İran’daki Gelişmelerden Türkiye Nasıl Etkilenir?

İran ve ABD arasında patlak verecek uzun soluklu bir savaş, Türkiye için "dış politika krizinin" ötesinde, ulusal güvenlik, ekonomi ve toplumsal yapı üzerinde yıkıcı etkileri olabilecek bir bölgesel deprem demektir. Türkiye ile İran arasındaki 560 kilometrelik sınır, 1639'dan beri istikrarlı olsa da bir savaş durumunda bu durum tarih olur. İran merkezi otoritesinin zayıflaması, sınır hattında ve Irak'ın kuzeyinde PKK ve uzantıları için devasa bir boş alan yaratır. Türkiye, doğu sınırında devlet yerine terör örgütleriyle komşu olma riskiyle karşı karşıya kalır. Suriye krizinde yaşanan sığınmacı sorunum çok daha büyüğü olan 85 milyonluk İran nüfusunun ve orada yaşayan milyonlarca Afgan mültecinin batıya, yani tek güvenli liman olan Türkiye'ye yönelmesi kaçınılmazdır. Bu, Türkiye'nin demografik yapısı ve kamu düzeni üzerinde yönetilmesi imkânsız bir baskı oluşturur.

Türkiye ekonomisi, İran'a hem enerji hem de transit ticaret yolları açısından göbekten bağlıdır. Türkiye, doğalgaz ihtiyacının önemli bir kısmını İran’dan karşılamaktadır. Savaşla birlikte boru hatlarının zarar görmesi veya arzın kesilmesi, sanayinin durmasına ve ısınma krizine yol açar. Türkiye bir NATO üyesidir ancak komşusuyla da savaşmak istemez.  ABD, İncirlik ve Kürecik gibi üsleri kullanmak istemesi Ankara’nın buna izin vermesi İran’la doğrudan düşman olmasına, izin vermemesi ise ABD ve NATO ile ilişkilerin kopma noktasına gelmesine neden olur. Türkiye, tarihinin en zorlu "aktif tarafsızlık" sınavını vermek zorunda kalır. Bugün Körfezdeki ABD üslerini bombalayan İran Türkiye’ye herhangi bir saldırıda bulunmamıştır.

Türkiye için İran’ın istikrarı, sadece komşuluk ilişkisi değil, bir milli güvenlik meselesidir. İran’ın "Suriyeleşmesi" veya büyük bir savaşa girmesi, Türkiye’nin savunma hattının Tahran’dan değil, Hakkâri ve Iğdır’dan başlaması anlamına gelir. Bu yüzden Ankara, böyle bir savaşın çıkmaması için dünyada en çok çaba sarf edecek aktörlerin başında gelir.

Bazıları İran’ın zayıflamasını Türkiye için fırsat olarak görse de tablo o kadar basit değil. Eğer İran ciddi biçimde zayıflarsa: ABD ve İsrail bölgesel denklemi yeniden kurmak ister. Türkiye için esas tehdit, İran’ın tamamen güçlü kalması değil; parçalı, kontrolsüz ve milisleşmiş bir İran senaryosudur. Irak ve Suriye örneği gösterdi ki devlet zayıfladığında istikrar gelmiyor; tam tersine uzun süreli vekâlet savaşları başlıyor. Türkiye’nin çıkarı: İran’ın nükleer silaha sahip olmaması, Ama İran devletinin çökmeden varlığını sürdürmesidir.

Türkiye şu an güneyinde (Suriye ve Irak) ABD ve İsrail ile uyumlu veya onların desteklediği yapılarla (PYD/YPG gibi) mücadele etmektedir. Eğer İran da İsrail nüfuzuna girerse, Türkiye'nin doğu sınırı da bu "Batı-İsrail" eksenine dâhil olur. Bu durum, Türkiye'nin neredeyse tüm kara sınırlarının (Yunanistan'dan İran'a kadar) aynı blok tarafından çevrelenmesi demektir. Türkiye, bölgesel politikalarda İran ile bazen rekabet edip bazen iş birliği yaparak bir denge kurmaktadır. İran’ın saf değiştirmesi, Türkiye'nin bu dengeleyici rolünü elinden alır ve Ankara'yı bölgede yalnızlaştırabilir.

İsrail'in bölgedeki en büyük stratejik hedeflerinden biri, bölge devletlerini (Irak, Suriye, İran) etnik temelli küçük yapılara bölerek kendine "bağımlı müttefikler" oluşturmaktır. İran’ın İsrail kontrolüne girdiği bir senaryoda, İran’ın batısındaki Kürt nüfusun (PJAK) Türkiye’nin aleyhine olacak şekilde silahlandırılması ve meşrulaştırılması riski doğar. İsrail’in "Çevre Stratejisi" (Periphery Doctrine), Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek bir "Büyük Kürdistan" oluşumuna İran üzerinden lojistik ve siyasi destek verilmesini kolaylaştırabilir. Bu durum, Türkiye'nin güneyinde İsrail destekli bir "garnizon devlet" oluşumunu neredeyse kaçınılmaz kılar.

İran'ın İsrail kontrolüne girmesi, Türkiye'nin Türk Cumhuriyetleri ile olan ticaret yollarının (Zengezur Koridoru dahil) İsrail-ABD denetimine girmesi demektir. Bu, Türkiye'nin "Enerji Merkezi" ve "Lojistik Üs" olma hedeflerine vurulmuş stratejik bir darbedir.

Teopolitik bir perspektifle bakıldığında ise İsrail'in aşırı sağcı kesimlerinin ve bazı hükümet ortaklarının ajandasında yer alan "Vadedilmiş Topraklar" ideali, Nil'den Fırat'a kadar uzanan bir coğrafyayı kapsar. Fırat'ın kuzeyini (Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya hattı) içine alan bu harita anlayışı, İran'ın İsrail nüfuzuna girmesiyle Türkiye'nin doğu sınırına kadar dayanır.

Türkiye için "Güçlü ama rakip bir İran", "Zayıf ve İsrail kontrolündeki bir İran’dan çok daha güvenlidir. Çünkü İran'ın devlet yapısının çökmesi veya başka bir gücün uydusu haline gelmesi, Türkiye'nin bin yıllık doğu duvarının yıkılması demektir. Ankara'nın bu yüzden İran'daki rejimle ideolojik farklılıkları olsa da, İran'ın "devlet kapasitesini" ve "toprak bütünlüğünü" savunması bir tercih değil, bir beka zorunluluğudur.

"İran’ın İsrail kontrolüne girmesi" senaryosu, Türkiye için sadece bir dış politika krizi değil, jeopolitik bir kuşatılma ve beka sorunudur.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU