13 Şubat’ta Ankara–Erivan hattında yıllardır bekleyen bir dosya, birkaç satırlık teknik formülle yeniden gündemin ortasına düştü.
Türkiye ile Ermenistan arasında doğrudan kara ticaretine geçilmesi, kâğıt üzerinde gümrük beyanı ve kayıt düzeni gibi görünen bir değişiklikle anlatılıyor.
Fakat bu tür kararların asıl etkisi, metnin kendisinden çok yarattığı alışkanlıkta saklı. Çünkü ticaret, diplomasinin “konuşmadan konuşma” yöntemidir. Bir kapı bir kez aralanınca, geri adımın maliyeti her ay daha görünür hâle gelir.
Üstelik konu Kafkasya olunca, hiçbir teknik düzenleme kendi başına kalmaz. Her adım, Bakü’nün hassasiyetine, Moskova’nın reflekslerine, Tahran’ın koridor kaygısına, Batı’nın bölgesel tasarımlarına çarpar. Sonra o adım, bambaşka bir ağırlık kazanır.
Bugüne kadar Türkiye–Ermenistan ticareti, ağırlıklı biçimde Gürcistan üzerinden, üçüncü ülke şirketleri ve re-export zincirleriyle yürüyordu.
Şimdi konuşulan formül, güzergâhı büyük ölçüde koruyup varış ülkesini ve kaydı netleştiriyor. Yük, kâğıt üzerinde Ermenistan hanesine yazılıyor.
Bu, “sınır açıldı” manşeti üretecek bir hamle sayılmaz. Yine de iki ülke arasında uzun süredir ilk kez daha saydam, daha ölçülebilir bir ekonomik temas hattı tarif ediliyor.
Böyle bir hat, diplomatik temasın temposunu da ister istemez değiştirir.
Kontrollü normalleşme hangi kapıları açar?
Türkiye–Ermenistan ilişkileri 1993’ten bu yana kapalı sınırın gölgesinde, tarihsel hafıza tartışmalarıyla, tanıma ve güvenlik kaygılarıyla şekillendi.
2009’daki girişimlerin akamete uğraması, 2020 sonrası oluşan yeni denge ve Azerbaycan boyutu, Ankara’nın bu dosyada her adımı “üçlü denklem” içinde tartmasına yol açtı.
Son yıllarda özel temsilciler üzerinden yürüyen diyalog, doğrudan uçuşların başlaması ve şimdi kara ticareti başlığı, aynı çizginin parçaları gibi duruyor. Bu çizgi büyük sembollerle değil, düşük profilli ama birikimli adımlarla ilerliyor.
Ankara açısından bu, iç siyasetteki hassasiyetleri gözetirken bölgesel dengeyi bozmadan ilerleme arayışı demek.
Kara ticareti dosyasının kritik yönü de burada. Diplomasi, bir gün sertleşip ertesi gün yumuşayabilir.
Fakat ticaret başladığında, şirketler yatırım planı yapar, lojistik firmaları hat kurar, gümrük idareleri rutin üretir. Rutin oluştu mu, ilişki “söz” olmaktan çıkar, “iş” olur.
Bu nedenle hamlenin sembolizmi sınırlı görünse bile orta vadeli etkisi güçlü olabilir. İki tarafın ekonomik aktörleri sürecin parçası hâline geldikçe, normalleşme sadece dışişleri mesaj trafiğine bağlı kalmaz. Toplumların birbirine bakışında bile küçük kaymalar başlar.
Re-export zincirinden jeoekonomik hatta geçiş
Şimdiye kadar Türkiye’den Ermenistan’a giden yüklerin önemli bir bölümü Gürcistan güzergâhını kullanıyordu.
Kayıtlar ise çoğu kez aracı şirketler ve farklı beyan biçimleri üzerinden yürüyordu. Yeni formül, aynı yolu kullanırken ticaretin ikili haneye daha açık yazılmasını hedefliyor.
Bu, maliyet ve zaman açısından rahatlama getirebilir. Daha önemlisi, belirsizliği azaltır. Belirsizlik azaldıkça ticaret “istisna” olmaktan çıkar, planlanabilir bir hatta dönüşür.
Elbette Ermenistan’ın iç pazarı sınırlı. Bugünden yarına dev bir hacim patlaması beklemek gerçekçi durmaz.
Yine de iki ekonomi arasında kırılgan da olsa yeni bir damar açılırsa, bu damar büyümek için her zaman büyük rakamlara ihtiyaç duymaz.
Bir başka boyut da yerel ekonomi. Kars, Iğdır, Erzurum hattı, lojistik ve üretim kapasitesi üzerinden yeni bir hareketlilik alanı yakalayabilir.
Erivan tarafında ise tedarik zinciri daha öngörülebilir hâle geldiğinde, fiyat ve stok yönetimi kolaylaşır. Ticaretin dili burada sert konuşmaz fakat ısrarcıdır.
Bölgesel mimari: Koridorlar çağında küçük hamlelerin büyük anlamı
Türkiye–Ermenistan kara ticareti başlığını jeopolitik yapan şey, bölgenin “koridor” siyasetinin merkezine yerleşmiş olmasıdır. Enerji hatları, demiryolu bağlantıları, transit kapasite ve gümrük hızları, artık diplomatik bildiriler kadar belirleyici.
Washington’un son dönemde Güney Kafkasya’da Rusya ve İran etkisini sınırlayan, ulaştırma ve ticaret ağlarını daha geçirgen hâle getirmeyi hedefleyen bir çerçeveye ağırlık verdiği görülüyor.
Bu yaklaşımda Türkiye, Orta Koridor’un kilit ülkesi olarak öne çıkıyor. Azerbaycan ve Gürcistan omurgası korunurken, bölgesel ağların daha geniş bir hareket alanı bulması isteniyor.
Tam bu noktada Ankara–Erivan hattında ticari kaydın netleşmesi, “tam dışlama” mantığını zayıflatabilir.
Ermenistan’ın bütünüyle dışarıda kaldığı tasarımlar sahada her zaman sürtünme üretir. Sürtünme artınca, projeler yavaşlar. Yavaşlayınca, yeni pazarlık kapıları açılır.
Bu yüzden ticaretin ikili haneye yazılması, haritayı bir anda değiştirmese bile haritanın okunma biçimini değiştirebilir. Bölgesel ağ fikri daha geçirgen bir dile kayarsa, Erivan’ın hareket alanı da buna göre yeniden tanımlanır.
Bakü faktörü: Hassas terazide yürümek
Türkiye’nin Ermenistan’la attığı her adımın Bakü’de yakından izlendiği biliniyor. 2020 sonrası ortaya çıkan yeni statüko, Azerbaycan’ı güçlendirirken Ermenistan’ın güvenlik algısını kökten dönüştürdü. Bu dönüşüm, Ankara’nın manevra alanını genişletirken sorumluluğunu da artırdı.
Bakü açısından tablo iki yönlü okunabilir. Ermenistan’ın bölgesel entegrasyona çekilmesi, kalıcı barış anlaşması ihtimalini güçlendirecekse fırsat üretir. Fakat Erivan’ın Batı’yla hızlanan yakınlaşması, bölgedeki dengeleri yeni bir pazarlığa taşıyacaksa risk algısı büyür.
Ankara’nın ince işi de burada başlıyor. Ticari yakınlaşma ilerlerken Azerbaycan’la savunma, enerji ve ulaştırma hatlarındaki stratejik ortaklığın ritmini korumak zorunda. Söylem dili de bu ritme uymazsa, dosya hızla sertleşebilir.
Bu nedenle “kontrollü normalleşme” ifadesi, bir temkin cümlesi değil. Kafkasya’da dengeyi tutmanın tek yolu, adımı büyütürken yankıyı azaltmaktır. Aksi hâlde her adım, yeni bir fay hattına dönüşür.
Moskova, Tahran, Pekin üçgeni bu hamleyi nasıl okur?
Rusya, Ukrayna savaşıyla birlikte kaynaklarını zorlayan bir süreçten geçiyor. Kafkasya’da nüfuz kaybı tartışmaları da bu yüzden artıyor.
Ankara–Erivan hattında ticaretin daha görünür hâle gelmesi, Moskova’nın “aracı” rolüne dair alışkanlıkları aşındıran bir gelişme sayılabilir.
İran açısından konu koridor tartışmalarıyla doğrudan bağlantılı. Zengezur başlığında ortaya çıkan gerilim, Tahran’ın dışlanma korkusunu açıkça göstermişti.
Türkiye–Ermenistan hattında ticaretin artması, Tahran’ın bu korkuyu nasıl yöneteceğini de etkiler. Diplomatik refleksleri de ekonomik hamleleri de bu çerçevede şekillenebilir.
Çin ise bölgeyi Kuşak ve Yol’un Avrupa’ya uzanan güzergâhları açısından yakından izliyor. Orta Koridor’un maliyet, güvenlik ve süre boyutu, Pekin’in hesaplarına sürekli giriyor.
Ankara–Erivan hattında daha istikrarlı bir ticari rutin oluşması, uzun vadede daha çeşitlenmiş bağlantılar anlamına gelirse Pekin’in radarına girer.
Kısacası bir gümrük kararı, üç ayrı başkentte üç ayrı dosyaya eklenir. Bu, Kafkasya’nın değişmeyen gerçeğidir.
Yeni eşik: Barış için fırsat mı, rekabet için yeni sahne mi?
Türkiye ile Ermenistan arasında doğrudan kara ticaretine geçiş, teknik görünümlü bir düzenleme olarak öne çıkıyor. Fakat satır aralarında daha büyük bir hikâye taşıyor.
Kontrollü normalleşmenin yeni halkası, bölgesel mimaride daha geçirgen ağların işareti, büyük güç rekabetinde küçük ama anlamlı bir yer değişimi.
Önümüzdeki dönemde iki soru belirleyici olacak.
Ankara ve Erivan ticari yumuşamayı kalıcı siyasi diyalogla besleyebilecek mi? Bakü’nün güvenlik öncelikleri ve bölgedeki güç mücadelesi, bu süreci sarsmadan yönetilebilecek mi?
Kafkasya’nın geleceği çoğu zaman büyük zirvelerden çok küçük teknik kararların toplamıyla şekillenir.
Bazen kaderi, kamera önündeki imza anı değil, gümrükte atılan bir mühür belirler. Bu kez o mührün sesi bölgenin tamamında duyuluyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish