Türk askerinin tankla ilk karşılaşması, bu silahın dünya savaş tarihine girişinden sekiz ay sonra gerçekleşti. Tank, 15 Eylül 1916'da Somme Muharebesi'nde İngilizlerin Almanlara karşı kullandığı yeni bir silahtı; ağır zırhı, paletli hareketi ve makineli tüfekleriyle savaş alanında görülmemiş bir psikolojik etki yaratmayı hedefliyordu. Ancak Batı Cephesi'ndeki bu ilk deneme beklenen sonucu vermedi; tankların büyük çoğunluğu bataklık arazide hareket edemez hale geldi, Almanlar ise beklenmedik bu silaha karşı kısa sürede önlem geliştirdi.
19 Nisan 1917 sabahı İngilizler bu kez Filistin'in Gazze şehri önlerinde sekiz adet Mark I tankını Osmanlı mevzilerine sürdü. Türk Genelkurmay ATASE kayıtlarına göre saat 12.20'de tel örgülerine yaklaşan İngiliz tankı karşısında Türk erleri mevzilerini terk etmedi. Türk topçusu, İngiliz değerlendirmelerinin de kabul ettiği üzere, tankları şaşırtıcı bir kolaylıkla tahrip etti; sekiz tanktan üçü Osmanlı ateşiyle orada kaldı. Tankların yarattığı psikolojik etki bu kez ters işledi: Kullandığı silahın işe yaramadığını gören İngiliz piyadesinin morali bozulurken Türk savunucularının özgüveni yükseldi. Tankı yakın mesafeden durduran Türk topçusu, onu etkisizleştirmenin mümkün olduğunu bizzat ispat etmişti.
Tankla karşılaşma savaşın bitmesiyle sona ermedi. Mondros Mütarekesi'nin ardından İstanbul'u işgal eden Fransız birlikleri çok sayıda Renault FT-17 tankını şehre çıkardı; Taksim'den Beyazıt'a, Sarayburnu'ndan Sirkeci'ye kadar bu makineler İstanbul sokaklarında devriye attı. Aynı yıllarda Adana ve Antep bölgelerini işgal eden Fransız kuvvetleri de tanklarını Kuvâ-yi Milliye'ye karşı kullandı. Temmuz 1920'de Adana Yüreğir Ovası'nda Recep Çavuş komutasındaki müfreze, tanklara rağmen Fransız kuvvetlerini geri çekilmek zorunda bıraktı; 26 Nisan 1920'de ise Antep Mağarabaşı'nda Fransız tank hücumu yakın muharebe ile durduruldu. 28 Ağustos 1920'de Adana'nın kuzeyindeki Mercin'de (Adana Sarıçam ilçesi sınırları içinde, zamanla başka mahallerle birleşmiş bir yer) iki Fransız tankının destek verdiği saldırıda bir Türk savaşçısı, tanksavar silahı olmaksızın üzerine atladığı tankı etkisizleştirmeye çalışırken şehit düştü. Kurtuluş Savaşı cephelerinde tekrarlanan bu yakın temas, Türk askerinin zihninde tanklara dair önemli bir kanıyı pekiştirdi: Bu silah yenilmez değildi.
Cumhuriyetin İlk Tankı: Fransa'dan Renault, Sovyetler'den T-26
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları, savaş alanlarında tankın belirleyici rolünü yerinde görmüştü. Mustafa Kemal'in en önemli askeri önceliklerinden biri ordunun motorize edilmesiydi; ancak genç cumhuriyetin ekonomik şartları bu vizyonu kısa vadede hayata geçirmeye elvermiyordu. 1925 yılında Kıdemli Yüzbaşı Tahsin Yazıcı, Fransa'ya tank eğitimi için gönderildi. Bu hamle, Türk zırhlı birliklerinin kuruluş sürecinin öncüsü olan bir subayın yetişmesini sağladı. Üç yıl sonra, 1928'de Fransa'dan satın alınan Renault FT-17 hafif tankı Maltepe Piyade Atış Okulu'na teslim edildi. Cumhuriyetin ilk tankı olan bu araç, 6,5 ton ağırlığında, 35 beygir güçlü motoru ve 37 mm'lik topuyla modern standartlarda değildi; ama eğitim amaçlı bir başlangıç için kapıyı aralamıştı.
Asıl kırılma 1932'de geldi. Başbakan İsmet İnönü'nün Sovyetler Birliği'ne gerçekleştirdiği resmi ziyaretin ardından Kızıl Ordu, Türkiye'ye Cumhuriyetin onuncu yılı armağanı olarak dört T-26, bir T-27 tanketi ve bir T-35 yüzücü tankı hediye etti. Bu araçlar, eğitim ve tatbikat birliği düzeyinde ilk karma tank bölüğünün kurulmasını mümkün kıldı. Ancak bir eğitim birliği ile gerçek muharip bir birlik arasındaki mesafe büyüktü.
Lüleburgaz'da Doğan Zırhlı Kuvvetler
1934 yılı, Türk zırhlı birliklerinin kuruluş tarihi olarak kayıtlara geçti. Sovyetler Birliği'nden satın alınan 64 adet T-26 tankı ve 34 adet BA-6 ile BA-3 zırhlı otomobil ile ilk Tank Taburu Lüleburgaz'da teşkil edildi; komutanlığına ise 'Türk tankçılığının babası' olarak anılacak Binbaşı Tahsin Yazıcı getirildi. Tabur, iki zırhlı otomobil bölüğü ve üç tank bölüğünden oluşuyor; her bölük, komutan tankı dahil 21 araçtan teşekkül ediyordu. Bu teşkilat, Türk Kara Kuvvetleri'nin zırhlı birlik geleneğinin nüvesini oluşturdu. 1937'de yine Lüleburgaz'da ilk Zırhlı Tugay kuruldu; motorize piyade ve motosiklet birlikleri de eş zamanlı biçimde şekillendirildi.
İkinci Dünya Savaşı Eşiğinde Silahlanmanın Zorlukları
1939'da İkinci Dünya Savaşı'nın kapıya dayanmasıyla Türkiye'nin elindeki tank envanteri hem sayı hem kalite bakımından yetersiz kalıyordu. Avrupa'da Almanya'nın tankları Fransa'yı 40 günde çökertiyor, Panzerkampfwagen birliklerinin yıldırım savaşı kavramı (Blitzkrieg) geleneksel savunma anlayışını kökten değiştiriyordu. Türkiye'nin ittifak seçeneklerini tartarken İngiltere ve Fransa ile imzalanan anlaşmaların bir parçası olarak 1940 yılında Fransız Renault R-35 (100 adet) ve İngiliz Vickers 6-ton (16 adet) tankları alındı; bu araçlarla Lüleburgaz'da ilk Tank Alayı kuruldu. Ne var ki dönemi iyi tanıyan kayıtlar, bu alımların içler acısı gerçeğini gizlemez: Renault R-35 telsiz ve uçaksavar silahından yoksun, yavaş, kullanışsızken Vickers birlikleri arasında ironik biçimde 'Kelebek' lakabıyla anılırdı çünkü görece daha hızlı ve manevra kabiliyeti yüksekti. Ama nihayetinde ikisi de döküntüydü.
Sorunun özü, teknoloji ve endüstri eksikliğiydi. Tank fabrikası olmayan Türkiye, bu silahı dış kaynaklara bağımlı kalmadan temin edemiyordu. Avrupa, 1931 ekonomik krizinin yaralarını sararken Türkiye o dönemde Almanya ile bir tür mal takas anlaşması olan Kliring düzenlemesine girmek zorunda kalmış, silah ve mühimmatın bir kısmını bu yolla temin etmişti. Savaş yıllarında tarafsızlık politikası izleyen Türkiye hem Müttefik güçlerden hem de Nazi Almanyası'ndan tank desteği sağladı: ABD'den 220 adet M3 Stuart ve 25 adet M4 Sherman, İngiltere'den Valentine ve Vickers tankları, Almanya'dan 22 adet Panzer III ve 15 adet Panzer IV. Bu araçların büyük çoğunluğu savaş görmüş ikinci el malzemeydi; Türk teknisyenlerinin gayretiyle revize edilerek hizmete sokuldu.
1943 yılında Kırıkkale'de Makine Kimya Endüstrisi bünyesinde gerçekleştirilen bir girişim, bu tablonun en çarpıcı göstergesiydi. Mühendis Kamil Necati ve ekibinin tasarladığı, zırh levhası, topu ve paleti yerli üretim olan ama motoru Ford'dan temin edilen hafif bir tank prototipi üretildi. Bu araç, 1946 Cumhuriyet Bayramı töreninde geçit yaptı ve kamuoyuyla buluştu; ancak ne motor üretimi sağlanabildi ne de endüstriyel altyapı seri üretime elvermişti. Hayalden gerçeğe uzanan bu yolun tamamlanması, üç çeyrek yüzyıl daha bekleyecekti.
Türk ordusunun tank tarihinin ilk sayfası, Gazze'nin kumlu ovalarında 1917'de yazıldı. Oradan İstanbul'un işgal yıllarına, Kurtuluş Savaşı cephelerine ve ardından Lüleburgaz'daki tank taburuna uzanan bu serüven; askeri modernleşmenin, teknolojik bağımlılığın ve endüstriyel kapasite yetersizliğinin iç içe geçtiği bir tarihin özetidir. Aradan 110 yıl kadar geçti. Bugün kendi Altay tankımızı üretmeye çalışıyoruz. Altay tanklarıyla ilk Zırhlı Tugayımızı kurduğumuz gün, zinciri kırdığımızı ilan edeceğiz.
KAYNAKÇA
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklal Harbi, IV'üncü Cilt: Güney Cephesi, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2009.
Nedim, Şükrü Mahmut, Filistin Savaşı (1914-1918), çev. Abdullah Es, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basım Evi, Ankara, 1995.
Turhal, Abdullah, T-26 B Seyyar Çelik Kale: Türk Ordusunun İlk Tankı T-26 B, FNSS Savunma Sistemleri A.Ş., Ankara, Aralık 2020.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish