Nisan 2026’da Macaristan sandığa gitti. Ortaya çıkan sonuç bir seçimin sonucundan çok daha fazlasını anlatıyor. Avrupa siyasetinde uzun süredir biriken gerilim ilk kez bu denli görünür hale geldi. Bu tablo yaklaşık on altı yıl boyunca adım adım kurulan bir siyasal düzenin nerede zorlandığını, hangi eşiği geçemediğini ve seçmenin hangi noktada yön değiştirdiğini açık biçimde gösteriyor. Bu yüzden mesele sandık gecesiyle sınırlı bir çerçeveye sığamaz; daha çok zaman içinde biriken kırılmaların görünür hale geldiği bir eşik anını anlatır.
Hatırlayanlar için başlangıç noktası nettir. 2022 seçimlerinde geniş bir muhalefet ittifakı kurulmuş, sağdan sola uzanan bu yapı ilk kez ciddi bir alternatif hissi yaratmıştı. Buna rağmen Viktor Orbán sandıktan güçlü çıkmış ve yaklaşık %54 oy almıştı. Bu sonuç Türkiye’de dikkatle izlenmişti çünkü ortaya çıkan model tanıdık bir çerçeve çiziyordu: uzun süreli iktidar, güçlü liderlik, kurumsal avantaj ve parçalı muhalefet.
O dönemde hem Macaristan’da hem de Türkiye’de yapılan tartışmaların büyük kısmı şu sorunun etrafında şekillendi: Bu tür bir yapı hangi koşullarda ayakta kalır yahut çözülür?
Bu sorunun cevabı, Orbán düzeninin nasıl kurulduğuna bakmadan verilemez. 2010 sonrasında inşa edilen sistem, siyasal rekabetin sınırlarını yeniden tanımlayan bir mimari kurar. 2011 Anayasası ile seçim çevreleri yeniden çizilir, liste sistemi ve çoğunluk dengesi iktidarın lehine olacak biçimde düzenlenir. 2018’de kurulan KESMA aracılığıyla yüzlerce medya kuruluşu tek merkezde toplanır ve kamuoyuna ulaşan bilgi akışı belirli bir çerçeveye oturtulur. Ekonomik alanda ise Avrupa Birliği fonları ve kamu ihaleleri üzerinden büyüyen bir iş çevresi oluşur; Lőrinc Mészáros’un servetindeki sıçrama bu yapının sembolik örneklerinden biri olarak kayda geçer. Bu üçlü yapı, kurumsal düzen, medya kontrolü ve ekonomik ağ, uzun süre birbirini besleyen bir denge üretir. Bu yapı elbette dikkatle kurulmuş bir dengeydi.
Bu dengeyi ayakta tutan asıl unsur ise siyasal anlatıydı. Orbán, egemenlik vurgusunu merkeze alan bir dil kurdu. Avrupa Birliği ile yaşanan gerilimler, göç krizi ve kültürel kimlik tartışmaları bu dilin taşıyıcı unsurları oldu. Bu anlatı, ekonomik sıkıntıların ve kurumsal tartışmaların önüne geçebilen güçlü bir mobilizasyon alanı da yarattı üstelik. Fakat unutulan nokta, siyasal sistemlerin çoğu zaman anlatı ile gerçeklik arasındaki mesafe üzerinden sınandığıydı.
Macaristan’da bu mesafe açılmaya başladığında denge bozuldu. Siyasetin kırıldığı yer çoğu zaman tam burasıydı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Kırılma ilk olarak ekonomi üzerinden geldi. 2022 sonrasında enflasyon %20’nin üzerine çıktı, gıda fiyatları bazı kalemlerde %40’a yaklaştı, enerji maliyetleri hızla yükseldi. Budapeşte’de kira fiyatları kısa sürede keskin bir artış gösterdi ve orta sınıfın alım gücü belirgin biçimde geriledi. Bu gelişmeler gündelik hayatın içine yerleşti ve seçmen davranışını dönüştürdü. Tam bu noktada seçmen, kendisine anlatılan hikâye ile yaşadığı hayat arasındaki farkı fark etmeye başladı. İşte bu fark büyüdüğünde siyasal sadakat de çözülmeye başladı.
İkinci kırılma Avrupa Birliği fonları üzerinden yaşandı. Hukukun üstünlüğü tartışmaları nedeniyle Macaristan’a ayrılan milyarlarca avroluk kaynağın önemli bir kısmı donduruldu. Bu durum beraberinde ekonomik sıkışmayı da derinleştirdi. Macar basınında özellikle Telex, Direkt36 ve Partizán gibi platformlar kamu kaynaklarının dağılımı ve yolsuzluk iddiaları üzerine detaylı dosyalar yayımladı. Bu yayınlar, özellikle genç seçmen ve şehirli orta sınıf tarafından yakından takip edildi ve güçlü bir etki de yarattı.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Medya kontrolü devam ederken dahi alternatif bilgi kanalları seçmen davranışını etkileyebildi.
Üçüncü kırılma siyasal yorgunluk üzerinden şekillendi. 2010’dan bu yana süren kesintisiz iktidar, yeni bir hikâye üretmekte zorlandı. Aynı söylem farklı tonlarla tekrar edildi. Bu durum özellikle 30 yaş altı seçmen grubunda karşılık bulmadı. Bu kuşak, ideolojik bağlılıktan çok yaşam kalitesine odaklanan bir siyasal refleks geliştirdi. Bu değişim çoğu zaman geç fark edildi ve fark edildiğinde ise zaten çoktan olan olmuştu.
Tam bu kırılma anında sahneye yeni bir isim çıktı: Peter Magyar. Magyar’ın hikâyesi bu dönüşümün anahtarını sunar. 1981 doğumlu bir hukukçudur Magyar. Devlet bürokrasisinde ve diplomatik görevlerde bulunmuştur. Fidesz çevresiyle doğrudan temas hâlindeydi ve eski Adalet Bakanı Judit Varga ile evliliği üzerinden iktidar elitine yakın bir konumdaydı. Bu durum da ona sistemin iç işleyişini yakından görme imkânı verdi. Anlayacağınız “içeriden” biriydi.
İçeriden gelen teşhis
2024 yılında ise Magyar’ın bu yapıdan kopuşu bir dönüm noktası oldu. Yaptığı açıklamalarda yargı süreçlerine müdahale iddialarını, kamu ihalelerindeki ilişkileri ve siyasi baskı mekanizmalarını detaylı biçimde anlattı. Bu çıkış bir muhalefet eleştirisi gibi algılanmadı çünkü içeriden gelen bir teşhis olarak karşılık bulmasının bir zemini vardı. İçeride olan bitene şahit olmuştu. Bu nedenle inandırıcılığı yüksekti. Seçmen ilk kez sistemin içinden gelen ama sorgulayan ve eleştiren bir anlatıyla karşılaştı.
Bu dönemde Magyar’ın kampanyası dikkatle kuruldu. İdeolojik tartışmalar geri planda tutuldu. Göç ve kültürel gerilim başlıkları merkeze alınmadı. Bunun yerine sağlık sistemi, eğitim, kamu hizmetleri ve yolsuzluk üzerinden ilerleyen bir çerçeve oluşturuldu. Bu yaklaşım geniş bir seçmen koalisyonu yarattı. Fidesz’den kopan seçmen ile muhalefet tabanı ortak bir zeminde buluştu. Kampanyanın temel cümlesi basitti: “Sistem işlemiyor.”
Nisan 2026 seçimlerinin sonucu geldiğinde tablo netleşti. Peter Magyar yaklaşık %54 oy aldı ve parlamentoda anayasa değiştirebilecek çoğunluğa ulaştı. Bu oran, seçmenin yön değiştirdiğini ve siyasal dengeyi yeniden kurduğunu gösterdi.
Tam bu noktada asıl belirleyici olan şey Magyar’ın kim olduğu değil de ne yapmak istediğini nasıl tarif ettiğiydi.
Yeni dönem
Seçimden hemen sonra Peter Magyar’ın devlet televizyonu M1’de yaptığı açıklamalar, ortaya çıkan sonucun nasıl okunması gerektiğini çok açık biçimde ortaya koydu. Demeçlerinde M1’in haber servisinin askıya alınacağını söylemesi, kamu yayıncılığını düzenleme niyetinin ötesinde bir anlam taşıyor; doğrudan enformasyon alanını baştan kurma isteğini gösteriyordu. Orbán döneminde vakıflara ve iş çevrelerine devredilen varlıkların geri alınacağını açıklaması da benzer bir şekilde ekonomik yapının merkezine dokunan bir hamleye işaret etti.
Mathias Corvinus Collegium üzerinden MOL ve Gedeon Richter hisselerine kadar verilen örnekler, hedefin küçük değişiklikler değil, köklü bir dönüşüm olduğunu açıkça gösterdi. Daha da dikkat çekici olan, Tamás Sulyok hakkında kullandığı ifadelerle kurumsal meşruiyeti tartışmaya açması ve medya karşısında oldukça sert, hatta zaman zaman meydan okuyan bir dil kullanmasıydı.
Tüm bunları yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şu: Magyar seçimi kazanmış bir lider gibi konuşmuyor; var olan düzeni olduğu gibi devralmayı planlayan bir siyasetçi profili de çizmiyor. Daha çok, mevcut yapıyı dağıtıp yerine yeni bir düzen kurmaya hazırlanan bir aktör gibi hareket ediyor. Bu yüzden Macaristan’da yaşanan süreci bir iktidar değişimi olarak görmek eksik kalır; burada devletin, ekonominin ve bilgi akışının birlikte yeniden şekillendiği bir dönem başlıyor. Ne kadar sürdürülebilir olacağı ise bence tartışmalıdır. Macar sistemi ile ne tür bir mücadele vereceğini hep birlikte göreceğiz.
Bilgi akışının doğası değişebilir
Bu çerçevede birkaç güçlü öngörü de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Benim gördüğüm şu: Bu süreç hızlı ilerleyecek ve sert olacak. Önümüzdeki dönemde Magyar’ın özellikle medya ve kamu kaynaklarının dağılımı konusunda geri dönüşü zor kararlar alması muhtemel. M1 örneğinde gördüğümüz yaklaşım genişlerse Macaristan’da bilgi akışının doğası tamamen değişebilir. Ekonomik tarafta ise ciddi bir yeniden dağıtım süreci başlayacak gibi görünüyor.
Orbán döneminde oluşan sermaye yapısına müdahale edilmesi hem içeride hem dışarıda güçlü tepkiler doğuracaktır. Kurumsal alanda gerilim ihtimali de oldukça yüksek. Tamás Sulyok üzerinden başlayan tartışmalar devlet içindeki dengeleri zorlayabilir ve görünür bir güç mücadelesine dönüşebilir. Avrupa Birliği ile ilişkilerde kısa vadede daha yumuşak bir ton oluşabilir ancak hızlı değişim adımları Brüksel’de temkinle karşılanacaktır ve süreç muhtemelen inişli çıkışlı ilerleyecektir.
En kritik nokta ise şu: Bu dönüşüm dengeli bir şekilde yönetilemezse Macaristan kendisini eski düzeni tasfiye eden irade ile yeni düzeni kurmakta zorlanan gerçeklik arasında sıkışmış bir noktada bulabilir. Bu nedenle önümüzdeki dönem sakin bir geçiş süreci gibi görünmüyor; daha çok hızlı, yoğun ve yer yer gerilimli bir yeniden kurulum süreci göreceğimizi gösteriyor.
Türkiye ile “benzerlikler”
Buradan ülkemize bakınca mesele daha anlaşılır hale geliyor. Macaristan seçimlerinin Türkiye’de bu kadar dikkatle takip edilmesi boşuna değil. Çünkü iki ülke arasında kurulan benzerlikler daha çok siyaset yapma biçimlerinin birbirine yakın olmasından kaynaklanıyor. Uzun süreli iktidar, lider etrafında şekillenen siyaset, medyanın tartışmalı rolü ve ekonominin gündelik hayat üzerindeki ağırlığı… Bunlar benzer bir siyasal zemine işaret ediyor. Bu yüzden Budapeşte’de olan biten, bu tarafta “Acaba bizde ne olurdu?” sorusunu doğal olarak akla getirdi.
Ayrıca Macaristan’da yaşanan kırılmayı anlamak için şunu açıkça söylemek gerekiyor: Mesele bir anda ortaya çıkan bir tepki değil. Uzun süre biriken, zamanla şekillenen ve en sonunda görünür hale gelen bir değişim. İnsanlar bir sabah kalkıp fikir değiştirmiyor, aksine kademe kademe mesafeleniyor. Önce problemi hissediyor, yaşıyor, sonra sorguluyor ve mesafe koyuyor; en sonunda da bir karar veriyor. Bu süreç de aslında uzun bir birikimin sonucu oluyor. Zamana yayıldığı için de büyük bir problem gibi anlaşılmıyor ancak istikrar ürettiği için sonuçları "beklenmedik" olabiliyor.
Bu noktada en belirleyici şey ekonomi gibi görünüyor ama burada da dikkatli olmak lazım. Sorun tek başına rakamlar değil. İnsanlar enflasyon oranını ezberlemiyor; esasen markette ne ödediğine ya da ödeyemediğine bakıyor. Kira ne kadar artmış, aldığı maaş ne kadar yetiyor, hayatı ne kadar zorlaşmış, çocuğuna istediği oyuncağı alabilmiş mi… gibi sorunlara üretilen çözümlere odaklanıyor. Asıl belirleyici olan bu.
Yani mesele resmî verilerden çok insanların hayatında hissettiği değişim. Macaristan’da da kırılma tam burada başladı. Anlatılanla yaşanan arasındaki mesafe açıldıkça insanlar yavaş yavaş o anlatıya olan inancını kaybetti.
Bir diğer önemli mesele dış politika dili. Donald Trump ile kurulan açık yakınlık Macaristan’da bazı seçmenlerde karşılık bulurken, bazı kesimlerde rahatsızlık yarattı. Bu da şunu gösteriyor: Dış politikada kurulan sert ve net pozisyonlar, iç politikada herkes için aynı anlamı taşımıyor. Toplumun farklı kesimleri bu dili farklı okuyabiliyor. Bu yüzden dış politika üzerinden kurulan siyasi kimlik, içeride beklenen etkiyi her zaman üretmeyebiliyor.
Genç seçmen meselesi de burada ayrı bir yerde duruyor. Yeni kuşak geçmişin siyasal hikâyeleriyle güçlü bir bağ kurmuyor. İdeolojik bağlılıkları zayıf. Daha çok bugüne ve kendi yaşam standartlarına bakıyor. “Benim hayatım nereye gidiyor?” sorusu ve bu soruya verdikleri cevap onlar için daha belirleyici. Bu yüzden değişim talebi daha hızlı ve daha sert ortaya çıkıyor. Bu talep doğru okunmadığında siyaset bir süre sonra kendi kendini tekrar etmeye başlıyor ve bu tekrar seçmenle kurulan bağı zayıflatıyor.
Lider merkezli siyaset de burada önemli bir sınavdan geçiyor. Bu model, pek tabii belirli dönemlerde, bilhassa savaş bölgelerinde güçlü bir güven duygusu yaratır. İnsanlar işleri toparlayacak bir merkez olduğunu, çarenin güçlü bir liderde olduğunu doğal olarak düşünür. Kısmen de doğrudur ancak sorunlar birikmeye başladığında beklenti de büyür. Bu kez herkes aynı merkeze bakar ve çözüm oradan beklenir. Eğer bu beklenti karşılanmazsa güven de yavaş yavaş aşınmaya başlar. Bu aşınma bir anda da olmaz; ama fark edildiğinde genelde iş işten geçmiş olur.
Macaristan örneği de bize büyük kırılmaların aslında küçük işaretlerle başladığını gösteriyor. Ufak memnuniyetsizlikler, dağınık eleştiriler ve “Bir şeyler yolunda gitmiyor” hissi zamanla birleşiyor. Bu birleşme gerçekleştiğinde ise sonuçtaki değişim çok hızlı ve vefa tanımaz oluyor.
Anlayacağınız, hiçbir yapı, lider, sistem… bir anda yıkılmıyor. Önce zihinlerde çözülüyor, mühlet veriliyor, test ediliyor ancak güven kaybındaki istikrar devam ediyorsa sonuç en nihayetinde sandıkta ortaya çıkıyor.
Hiçbir anlatı, yaşanan hayatın önüne geçemiyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish