Yeni Ortadoğu’da tehlikeli dönüşüm: Sessiz federalizasyon

Dr. Cemal Kazak, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Ortadoğu’da gündem maalesef çok hızlı değişiyor.

Geçen ay Suudi – BAE gerilimine sahne olan Yemen’in bölünmenin eşiğine geldiği konuşulurken, bugün gündemde İran’ın bölünme senaryoları var.

Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu, Arap Baharı ve sonrasında yaşanan devlet çöküşleri, iç savaşlar ve vekâlet çatışmaları ile birlikte yeni bir bölgesel düzene evirildi. Son günlerde bu yeni düzen sıklıkla "Yeni Ortadoğu" kavramı ve buna bağlı olarak geliştirilen “Yeni Sykes–Picot”  söylemi ile ifade edilmekte. Net bir tanımı olmayan bu kavramın akademik bir uzlaşıdan ziyade jeopolitik projeksiyonların bir ürünü olduğu açık… 

Kime Göre Neye Göre “Yeni Ortadoğu” 

Hiç şüphesiz ABD, Ulus-devletlerin zayıflatıldığı, İsrail’in güvenliğini merkeze alan, mezhep, etnik ve kimlik fay hatları üzerinden mikro alanlara bölünmüş, enerji güvenliğinin sağlandığı, Çin ve Rusya etkisinin sınırlandığı istikrarsız ama kontrol edilebilir bir bölge planlarken…

İsrail ise kendisi dışında güçlü devletin kalmadığı, etrafının zayıf, parçalı ve çatışmalı yapılarla çevrildiği, Filistin meselesinin gündemden düşürüldüğü bir Ortadoğu hayal ediyor. 

Körfez monarşilerinin Ortadoğu hayali ise bambaşka, Körfeze göre “Yeni Ortadoğu”  Devrimci İslamcı hareketlerin bastırıldığı, İran’ın gerilediği, Arap monarşilerinin istikrar adı altında otoriter statükosunu devam ettirdiği, İsrail ile normalleşmenin maliyetinin azaldığı bir Ortadoğu’yu ifade ediyor. Türkiye’ye göre ise yeni Ortadoğu bölgesel istikrarın devam ettiği ülkelerin toprak bütünlüklerinin korunduğu bir coğrafya. 

Aslında “Yeni Ortadoğu” demek… 

Güçlü ulus-devletlerin gerilediği, kimliklerin (mezhep–etnisite) siyasetin ana ekseni haline geldiği, dış müdahaleye açık bir coğrafya demek. 

En tehlikeli dönüşüm: “Sessiz Federalizasyon”
Merkezi Devletlerin İşlevsizleştirilmesi

Yeni Ortadoğu tartışmaları, uzun süredir bölgesel sınırların yeniden çizilip çizilmeyeceği sorusu etrafında yürütülmekte. Ancak sahadaki ampirik veriler, sınırların büyük ölçüde muhafaza edildiğini; buna karşın merkezi devletlerin kurumsal kapasitesinin sistematik biçimde zayıflatıldığını ortaya koymaktadır. Bu tablo, klasik bölünme veya bağımsızlık senaryolarıyla açıklanamayacak kadar derin ve örtük bir dönüşüme işaret etmektedir. Ortadoğu’da yaşanan temel kırılma açık parçalanma değil, merkezi devlet yapılarının fiilî ve kademeli biçimde federalize edilmesidir.  

Ortadoğu’da son on yılda yaşanan siyasal ve askerî dönüşüm, klasik sınır değişikliği tartışmalarını büyük ölçüde geçersiz kılmıştır. Merkezi devletin anayasal olarak varlığını sürdürdüğü fakat güvenlik, ekonomi ve yönetimin fiilen yerel veya yarı-askerî aktörlere devredildiği egemenliğin ise parçalı bir şekilde paylaşıldığı bir yapı olan “sessiz federalizasyon” hukuki ve anayasal federal sistemden farklıdır. Çoklu egemenlik ve devletsizleşme eğilimine daya yakın olan bu yapı, anayasal, demokratik ya da uzlaşıya dayalı bir federal yapılanmadan farklı olarak, merkezi devletin fiilen işlevsizleştirilmesi egemenliğin farklı aktörler arasında dağılması sürecidir. Bu yapının en ayırt edici özelliği, toplumsal rıza veya demokratik müzakere üretmeden ilerlemesidir. 

Bu yapının ortaya çıkmasını besleyen temel unsurların başında, Ortadoğu’daki birçok devletin kurumsal temellerden ziyade kişiselleşmiş iktidar yapıları üzerine inşa edilmiş olması gelmektedir. Kurumsal kapasitenin zayıflığı siyasal krizler karşısında merkezi otoritenin hızla çözülmesine yol açmaktadır. Buna eşlik eden kimlik temelli siyaset anlayışı, merkezi devletin meşruiyetini aşındırarak yerel, mezhepsel ve silahlı aktörleri alternatif güç merkezleri hâline getirmektedir.

Ayrıca küresel ve bölgesel aktörlerin bölgeye doğrudan askerî müdahaleler yerine yerel müttefikler üzerinden nüfuz tesis etmeyi tercih etmesi merkezi devlet yapılarının fiilî ve kademeli biçimde federalize edilmesini hızlandırmaktadır.

Sahada Mevcut Durum Bunu Destekler Nitelikte

Irak, anayasal düzeyde federal bir devlet yapısına sahip olmakla birlikte, fiilî olarak çok merkezli ve parçalı bir egemenlik düzeniyle yönetilmektedir. Bağdat’ın askerî ve mali kapasitesinin sınırlılığı, milis yapılar ve bölgesel yönetimlerin siyasal karar alma süreçlerinde belirleyici aktörler hâline gelmesine yol açmıştır. 

Suriye örneğinde ise federalizm herhangi bir anayasal çerçeveye kavuşturulmamıştır. Buna rağmen ülke; rejim güçleri, PYD/YPG kontrol alanları, muhalif yapılar ve dış aktörlerin askerî varlığı arasında fiilen bölünmüş durumdadır. Bu parçalı yapı, merkezi devlet otoritesinin aşınması yoluyla ilerleyen sessiz federalizasyon sürecinin en görünür tezahürlerinden birini oluşturmaktadır. 

Libya ve Yemen’de ise merkezi devlet kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalkmış; siyasal ve askerî egemenlik, bölgesel ve yerel güç merkezleri arasında dağılmıştır. Bu vakalar, sessiz federalizasyonun sınırlarının en ileri noktaya ulaştığı, devletin neredeyse tamamen işlevsizleştiği uç örnekler olarak karşımızda duruyor.

Türkiye Açısından Stratejik Sonuçlar

Ortadoğu’da aslında yeni sınırlar çizilmiyor; Türkiye’nin çevresi yetkisiz, parçalı, kontrolsüz alanlarla dolduruluyor. Bu şu demek oluyor; Türkiye için sessiz federalizasyon, klasik sınır güvenliği sorunlarının ötesinde bir risk alanı oluşturuyor. Güney sınırlarında merkezi otoritesi zayıf, çok aktörlü ve dış müdahaleye açık yapılar oluşması; terör örgütleri ve silahlı milisler için elverişli bir faaliyet alanı yaratmakta; Türkiye’yi geçici operasyonlar yerine sürekli bir güvenlik yönetimine mahkûm ederek enerjisi içeride tüketiliyor dışarıda oyun kurması engelleniyor. Bu durum aynı zamanda sürekli güvenlik harcaması ve sürekli kriz haline neden olmaktadır.

Sessiz federalizasyon, Türkiye’nin geleneksel diplomasi araçlarını da işlevsizleştirmektedir. Türkiye’yi devletlerle değil, fiilî yerel güç odaklarıyla ilişki kurmaya zorlamakta bu durum, Türkiye’nin uluslararası hukuk temelli hareket alanını daraltmaktadır. 

Türkiye Ne Yapmalı? 

Türkiye’nin sessiz federalizasyon sürecine vereceği yanıt, yalnızca sınır ötesi askerî tedbirlerle sınırlı kaldığı sürece stratejik açıdan yetersiz olacaktır. Bu bağlamda Türkiye’nin, bölgesel devlet kapasitesini güçlendirmeyi merkeze alan diplomatik ve kurumsal bir yaklaşım geliştirmesi hayati önem taşımaktadır. Aksi takdirde Türkiye, bölgesel düzeni şekillendiren bir aktör olmaktan ziyade, dağılma süreçlerini yöneten ve bunların maliyetlerini üstlenen bir duruma sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Parçalı egemenlik yapıları, büyük güçler ve bölgesel aktörler açısından düşük maliyetli ve kalıcı nüfuz alanları üretmektedir. Özellikle, ABD, Rusya ve İran gibi aktörlerin yerel müttefikler aracılığıyla sahada sürekli varlık göstermesi, Türkiye’nin stratejik çevresini giderek daha yoğun bir rekabet ve fiilî kuşatma alanına dönüştürmektedir. Bu durum, Türkiye’nin güvenlik politikalarını dar bir tehdit algısının ötesine taşımasını zorunlu kılmaktadır.

Merkezi devlet kapasitesinin aşınması sonucu sessiz federalizasyonun yol açtığı düzensiz göç hareketleri, Türkiye açısından geçici ve insani bir kriz başlığı olmaktan çıkarak, uzun vadeli bir ulusal güvenlik ve toplumsal bütünlük sorununa dönüşmektedir. Türkiye’nin göç meselesini, bölgesel istikrarsızlık ve devlet kapasitesinin aşınmasıyla doğrudan ilişkilendiren stratejik bir politika alanı olarak ele alması gerekmektedir.

Son olarak Türkiye’nin bölgesel ölçekte oyun kurucu bir rol üstlenebilmesi, yalnızca askerî kapasitesine değil; nasıl bir Ortadoğu düzeni öngördüğünü açık ve tutarlı biçimde ortaya koyabilmesine bağlıdır. Merkezi devletlerin, egemenliğin ve hukuki düzenin korunmasını esas alan normatif bir çerçeve geliştirebilen Türkiye kriz yöneten bir aktörden ziyade düzen kurucu bir aktöre olacaktır.

Sonuç

Bugün her ne kadar Ortadoğu’da sınırların değişiminden bahsedilse de aslında olan şey Ortadoğu’nun haritası değişmiyor, devletlerin içten içe içi boşaltılıyor işlevsiz hale getiriliyor. 

Yeni bir Sykes–Picot yok… 

Sykes–Picot resmî anlaşmaydı ve yeni devletler üretti. Bugün kimse yeni sınırlar ilan etmiyor, o yüzden haritalar yeniden çiziliyor söylemi büyük ölçüde yanıltıcı olabilir. 

Ama bugün daha kötüsü yapılıyor, sınırlar korunuyor devletler işlevsizleştiriliyor, egemenlik parçalanıyor, yani bayrak duruyor ama devlet yok.. 

Bugün olanlar Sykes–Picot’tan daha sessiz ama daha kalıcı bir müdahale gibi gözüküyor.

Bu sessiz federalizasyon karşısında Türkiye’nin temel tercihi ya dağılmayı yöneten bir güvenlik aktörü olmak ya da bölgesel devlet kapasitesini önceleyen bir düzen kurucu rol üstlenmektir. İkinci seçenek, kısa vadede daha maliyetli görünse de uzun vadede Türkiye’nin stratejik özerkliğini ve bölgesel etkisini korumanın tek sürdürülebilir yoludur.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU