ABD-İsrail ilişkilerinde istisnalar nereye kadar?

Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

"İstisnai" desteğin sonu mu geliyor? Washington'ın Ortadoğu politikasında yeni paradigma arayışı.
 

Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'le olan ilişkisi, on yıllardır Ortadoğu politikasının değişmez sabiti olarak kabul edildi. Ancak 2026 yılına gelindiğinde, bu "istisnai" ilişkinin sürdürülebilirliği ciddi sorgulanıyor. Foreign Affairs dergisinin son sayısında yayımlanan Andrew P. Miller imzalı makale, Washington'ın İsrail politikasında radikal bir değişimin artık kaçınılmaz olduğunu savunuyor.


İstisnailiğin Anatomisi

Miller'ın analizinin merkezinde, ABD-İsrail ilişkisinin diğer müttefikliklerden köklü farklılıkları yatıyor. İngiltere veya Japonya ile olan "özel" ilişkiler, karşılıklı çıkarlara ve yasal yükümlülüklere dayanırken, İsrail ile olan bağ standart diplomatik normların askıya alındığı bir "istisna" durumunu temsil ediyor.


Bu istisnailik üç temel sütun üzerinde yükseliyor. İlki, koşulsuzluk ilkesi: ABD yasaları askeri yardımı insan hakları standartlarına bağlarken, İsrail fiilen bu denetimden muaf tutuluyor. İkincisi, diplomatik kalkan: Washington, BM Güvenlik Konseyi'nde İsrail'i eleştiren kararları, kendi resmi politikasıyla uyumlu olsa bile sistematik olarak veto ediyor. Üçüncüsü ise paradoksal bir durum: ABD müttefiklerinin iç siyasetine karışmaktan kaçınırken, İsrail liderliği Amerikan iç siyasetine açıkça ve partizan bir şekilde müdahale etme ayrıcalığına sahip.


Tarihsel Perspektif


Bu "istisnai" durum, ABD dış politikasının ezelden beri var olan bir özelliği değil. 1990 öncesinde, Eisenhower'dan George H.W. Bush'a kadar Amerikan başkanları İsrail'in politikalarını ABD çıkarlarıyla uyumlu hale getirmek için baskı kullanmaktan çekinmedi. 1956 Süveyş Krizi'nde Eisenhower'ın yaptırım tehditleri veya 1991'de Bush'un kredi garantilerini yerleşimlerin dondurulması şartına bağlaması, "normal" bir müttefiklik ilişkisinin örnekleriydi.
Ancak Clinton dönemiyle birlikte benimsenen "sıfır gün ışığı" stratejisi (iki ülke arasında kamuoyu önünde hiçbir görüş ayrılığı gösterilmemesi ilkesi) her şeyi değiştirdi. Bu yaklaşım şu varsayıma dayanıyordu: “İsrail kendini tamamen güvende hissederse, barış için gerekli riskli tavizleri vermeye daha istekli olacaktır.” 2026 perspektifinden geriye bakıldığında, bu varsayımın trajik bir şekilde yanlış olduğu görülüyor. Koşulsuz destek, barışı teşvik etmek yerine, sağ kanat hükümetlerin maksimalist politikalar izlemesini ve iki devletli çözümü fiilen imkânsız hale getiren yerleşim genişlemesini körükledi.

Ahlakî Riziko

Miller'ın en çarpıcı argümanlarından biri "ahlaki riziko" kavramı üzerine kurulu. Tıpkı finansal sistemlerde olduğu gibi, bir aktör eylemlerinin olumsuz sonuçlarından korunduğunda daha riskli davranışlar sergiliyor. ABD'nin sağladığı koşulsuz güvenlik şemsiyesi, İsrail liderliğine bedelini ödemek zorunda kalmayacakları riskli politikalar izleme özgürlüğü tanıdı.


7 Ekim saldırısının ardından başlayan Gazze savaşı, bu dinamiğin yıkıcı sonuçlarını ortaya koydu. Biden ve ardından Trump yönetimleri başlangıçta İsrail'e koşulsuz destek verdi. Ancak ABD'nin sivil kayıpların azaltılması ve insani yardımın artırılması yönündeki özel uyarıları, kamuoyu önünde bir baskı unsuru veya yaptırım tehdidiyle desteklenmediği için Netanyahu hükümeti tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. 2024 ve 2025 yılları boyunca Gazze'de yaşanan kıtlık riski ve sivil altyapının yüzde 78'inin tahrip olması, bu "etkisiz baskı" politikasının somut sonuçları oldu.


Kamuoyunda Çöküş


İstisnai ilişkinin geleceğini tehdit eden en önemli faktör dışsal değil, içsel: Amerikan kamuoyundaki desteğin çöküşü. 2025 itibarıyla Amerikalıların İsrail'e duyduğu sempati yüzde 46'ya gerileyerek son 25 yılın en düşük seviyesine indi. Buna karşılık Filistinlilere duyulan sempati yüzde 33 ile rekor seviyeye ulaştı.


Daha çarpıcı olan ise, bu düşüşün demografik yapısı. Demokratların yüzde 77'si İsrail hükümetine olumsuz bakarken, Cumhuriyetçilerin yüzde 55'i olumlu görüş bildiriyor. Ancak kuşak farkı Cumhuriyetçi Parti içinde bile belirginleşiyor: 45 yaş altı Cumhuriyetçilerin yüzde 51'i İsrail'e yapılan silah yardımlarını azaltacak bir adayı desteklemeyi tercih ediyor. CBS News anketine göre ise Amerikalıların yüzde 61'i İsrail'e silah gönderilmesine karşı çıkıyor.


Hukuki Boşluk


Miller'ın "yeni paradigma" önerisinin merkezinde, ABD yasalarının İsrail'e diğer ülkelere olduğu gibi uygulanması gerekliliği yatıyor. Leahy Yasaları, insan haklarını ağır biçimde ihlal eden yabancı güvenlik güçlerine ABD askeri yardımını yasaklar. Ancak Ukrayna veya Kolombiya için bu yasalar katı bir şekilde uygulanırken, İsrail söz konusu olduğunda süreç "istişare" ve "iyileştirme" adı altında sonsuz bir döngüye giriyor.
Benzer şekilde, ABD insani yardımının dağıtımını engelleyen ülkelere askeri yardımı yasaklayan Dış Yardım Yasası'nın 620I maddesi de İsrail için işletilmiyor. 2024 ve 2025 yıllarında Gazze'ye yönelik yardımın İsrail tarafından engellendiğine dair USAID raporlarına rağmen, Dışişleri Bakanlığı bu yasayı uygulamadı.


Katar Krizi: Kaldıracın Dönüşü


2025 Eylül'ünde yaşanan Katar krizi, istisnai ilişkinin sınırlarını net bir şekilde ortaya koydu. İsrail, ateşkes görüşmelerine arabuluculuk yapan ve ABD'nin en büyük askeri üssüne ev sahipliği yapan Katar'ın başkenti Doha'da Hamas liderlerine yönelik suikast girişimi düzenledi. Bu eylem, ABD'nin bilgisi dışında ve diplomatik çabaları baltalayacak şekilde gerçekleştirildi.


Ancak Trump yönetiminin tepkisi, ilişkinin geleceği açısından emsal teşkil etti. Başkan Trump saldırıyı kamuoyu önünde kınadı ve Netanyahu'yu Katar Emiri'nden özür dilemeye zorladı. Ardından yönetim, on yıllardır kullanmaktan kaçındığı "kaldıraç" gücünü devreye soktu. Beyaz Saray görüşmesini Netanyahu'nun ateşkes planını kabul etmesi şartına bağlayarak, Ekim 2025'te ateşkesin imzalanmasını sağladı.


Bu vaka çalışması, Miller'ın temel tezini doğruluyor: ABD, İsrail'e "istisnai" muamele göstermeyi bırakıp onu "normal" bir müttefik olarak ele aldığında, somut sonuçlar elde edebiliyor. Koşulsuz destek politikası iki yıl boyunca savaşı bitiremezken, şartlı diplomasi haftalar içinde sonuç verdi.


Normalleşme Vizyonu


Miller, "istisna"nın sona ermesinin ilişkinin sona ermesi anlamına gelmediğini savunuyor. Önerilen normalleşme paradigması üç unsur içeriyor: kamuoyu önünde anlaşmazlıkların açıkça ifade edilebilmesi, askeri yardımın uluslararası hukuka ve ABD yasalarına uyum şartına bağlanması ve İsrail liderliğinin ABD iç siyasetine müdahalesinin kesin bir dille reddedilmesi.


2026'nın gerçekleri açık: ABD'nin önündeki seçenek, ilişkiyi terk etmek ile eski statükoyu sürdürmek arasında değil. Asıl seçenek, ilişkiyi karşılıklı sorumluluk ve stratejik gerçekçilik temelinde yeniden tanımlayarak kurtarmak veya "istisnai" ısrarı sürdürerek tamamen kopmasına neden olacak toplumsal ve politik çöküşe sürüklenmek. Miller'ın vizyonu, birinci yolun tek rasyonel çıkış olduğunu gösteriyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU