Savaş üstüne

Celalettin Can Independent Türkçe için Dr. Şadi Özdemir ile konuştu

İllüstrasyon: Diego Mallo/Foreign Affairs

Bugünkü misafirimiz Dr. Şadi Özdemir…

Şadi arkadaşım doktor, ama mesleki durumu savaş konusunu konuşmamıza engel değil; aksine mesleki birikimi, savaşta yaralanan ve yaşamını yitirenlerle ilgili konuları daha iyi anlatmamıza katkı sağlayacaktır.

Hoş geldin Şadi arkadaşım.

Hoş bulduk, teşekkür ederim Celalettin arkadaşım.
 


Öncelikle, savaş kavramı çerçevesinde savaş olayının teorik yanıyla başlayalım… Bir emsal olarak Prusyalı askeri uzman Clausewitz’den başlayabiliriz.

Prusyalı askeri uzman General Carl von Clausewitz’in savaş tanımı üzerine çok bilinen bir cümlesi vardır: “Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.” Clausewitz bu cümlede, savaş ve siyaset ilişkisini bence en sert ve kanlı biçimiyle tanımlıyordu.

Clausewitz, bu noktada barışı da tanımlamak zorundaydı; çünkü barış hem savaşın karşıtı hem de onun bir devamıydı. Nitekim bir sonraki paragrafta şöyle devam eder:

Barış, savaşa getirdiği tanıma paralel olarak siyasetin bir biçimidir. Savaş siyasetin kanlı yüzüyken, barış onun gülen yüzüdür.


Clausewitz, Savaş Üstüne adlı ünlü eserinde savaşı, politika ile diğer araçların birleşmesiyle oluşan bir olgu olarak tanımlar. Ardından savaşı tarihi, teknikleri, diplomasi ve strateji kavramlarıyla açıklar.

Oysa savaş, neredeyse insanlık kadar eskidir. Kavramın mantıksal amaçlarının ötesinde, insanın içgüdüleri ve duygularının derinliklerinde de var olduğunu göz ardı edemez. Aristo, “İnsan politik bir hayvandır” demişti.

Clausewitz ise aslında şunu söyler: “İnsan, politik bir hayvandır; ama aynı zamanda savaşan bir hayvandır.”

Her ikisi de insanın düşünen bir hayvan olduğunu vurgular; ancak bu düşünme yeteneğinin bazen avlanma ve öldürme gibi amaçlar için de kullanıldığını ifade eder.
 

Dr. Şadi Özdemir, Independent Türkçe için Celalettin Can'ın sorularını yanıtladı
Dr. Şadi Özdemir, Independent Türkçe için Celalettin Can'ın sorularını yanıtladı

Savaş ile açlık ve doyurulma güdüsü arasındaki ilişkiyi sorsam… Ayrıca Freud, Carl Gustav Jung, komünal toplumlarda kişi-komün ilişkisi, sınıflaşma, bireysel çatışmalar; devlet şiddeti, yasa ve uygarlık ilişkileri bağlamında ne söyleyebilirsin?

İnsanlık, savaşın esasen tarihin derinliklerinde açlık ve bu açlığın doyurulması güdüsü ile var olduğunu unutur. İnsan, doyurulmama olasılığını zamanla öğrenir ve bunu içgüdülerine ekler. Bu süreç, “biriktirme” güdüsünün gelişmesini sağlar.

Kişisel planda Freud ve ardılları, özellikle Carl Gustav Jung gibi psikoanalistler, insan psikolojisini ve içgüdüleri çokça yazıp açıklamaya çalıştılar. Tarihsel materyalizm ise komünal toplumlarda, kişinin komün ile kendisini özdeşleştirme evresinden bireysel çatışmalara, ardından sınıflaşmaya ve sınıflar arasındaki çatışmaların savaşlara evrilmesine kadar olan süreci inceleyerek çoğu kez doğru çıkarımlar yaptı.

Günümüzde gazete, televizyon ve sosyal medyada bolca şiddet ve kan dökme haberleriyle sarsılıyoruz; ama genellikle bunu “başkalarının başına gelir, bizim dışımızdadır” diyerek kabulleniyoruz. Yasalarımız ve geleneklerimiz, günlük hayatta ortaya çıkan şiddet eğilimlerini suç sayar. Ancak devlet aynı şiddete başvurduğunda, bunu uygarlığın bir gereği olarak kabul ederiz.

Modern toplumlarda “savaş” olgusunu iki tip insan sınırlar: Birincisi barış taraftarları, ikincisi ise kanuni olarak silahlanmış olan devletler. Clausewitz’in savaş tanımı, kesin egemenlik, belirlenmiş diplomasi ve anlaşmalara bağlılık gibi ahlaki kurallara yer verirken, devlete her şeyi kırıp geçirme hakkını tanımayı bir ilke sayar.

Öte yandan eşkıyalar ve haydutlarla yasal silahlılar arasında kesin bir ayrım yapar. İnsanlık bir yandan savaşların kesin bir sonu olacağı yargısına varırken, diğer yandan yasal ve yasal olmayan silahlı grupların cinayet, adam kaçırma ve zorbalık gibi eylemlerine göz yumarak onların çapul ve talan faaliyetlerine tanık olur.


Clausewitz’in savaşla ilgili “ne olduğu değil, nasıl olması gerektiği” üzerine düşündüğünü özetleyebiliriz. Bu konuda ne dersin?

Clausewitz gerçekte savaşın ne olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini kuramsal olarak açıklamaya çalışmıştır. Düzenli ordulardaki subay grubunun disiplinini, grup aidiyetini, şan ve şeref kavramlarını, strateji ve taktik tekniklerini yüceltirken, savaşın cehennem yanını göz ardı eder.

Tarihte bazı topluluklar, gelişim evresinin belirli bir döneminde kalmış ve talan, çapul, avcı-toplayıcı yaşam biçimlerini “savaşçı” karakter olarak benimsemişlerdir.

Örneğin Kazaklar… “Kazak” kelimesi Türkçede “özgür adam” demektir. Asya steplerinde sağa sola saldırma, talan, yakıp yıkma ve tecavüz gibi eylemleri karakterlerinin bir parçası olarak benimsemişlerdir. Kazaklar için savaş politika değil, yaşam biçimidir.

Napolyon’un Moskova Seferi sırasında, 1812’de çarlık orduları ön cephede bu çapulcuları kullandığında, Moskova’yı nedensiz olarak yakıp yıkmışlardı. 1570’te korkunç İvan, Müslüman Osmanlı ordularına karşı Kazakları çarlık sistemine katmak için çaba göstermiştir. Kazaklar düzenli orduyu kölelik olarak gördüğünden, onları orduya almak yerine “Alaylar” şeklinde entegre etmişlerdir. Bu grupların bir özelliği de, zayıflara acımasız davranırken cesurlar karşısında korkuya kapılmalarıdır.

Günümüzde benzer gruplar, proxy savaşçı veya paralı asker olarak kullanılmakta; kafa kesme, tecavüz ve kadınları ganimet olarak ele geçirme gibi uygulamaları inançsal veya ideolojik bir dünya görüşü gereği olarak kabul edebilmektedir.

Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun zul kabul ettiği bu tür uygulamalar, Suriye’de İŞİD veya El Kaide artıkları gibi proxy gruplar aracılığıyla politika aracı haline gelebilmektedir.

Clausewitz, bir Prusyalı subay olarak askerlik tekniklerini, disiplin, cesaret ve onur kavramlarını biliyordu; ancak Alman felsefesine dair bilgi eksikliği onu milliyetçi bir savaşçı olmaya itmiştir.


Doğru savaş, haklı savaş kavramlarını sorsam…

Doğru (haklı) savaşlar ile gerçek (reel) savaşlar arasındaki farkı tartışmak, savaşın özü ve sonuçları açısından bizi savrulmaya götürebilir. Bu nedenle önce Paris Komünü’nün 1871’deki yenilgisinden sonra emekçi sınıfların, burjuva döneminin ağır sömürüsü sonucunda sınıf savaşlarının er ya da geç bir devrimle sonuçlanacağı fikrinin sönümlendiği döneme bakmak gerekir.

34 yılın sonunda, şartların zorlamasıyla Avrupa’daki Birinci Paylaşım Savaşı’nın korkunç yapısı, beklenmedik bir ülkede, Rusya’da devrimin itici gücü olmuştur.

Bu paylaşım, “gerçek” ve “doğru” kavramlarını birbirinden ayırt edilemez hâle getirmiştir. Öyle ki Almanlar, Ruslar, İngilizler ve Fransızlar, sonunda yalnızca savaşmış olmak için savaştıklarını fark etmişlerdir. Savaşın zaten saptanması zor olan politik amaçları unutulmuş, mantığa hitap eden politikacılar lanetlenmiş; liberal demokrasilerde bile politika, daha büyük savaşları, daha uzun yaralı listelerini, yüksek harcamaları ve insanların perişanlığını haklı çıkaracak bir hale gelmiştir.


Clausewitz diyor ki: “Savaşın amacı politik bir sonuca ulaşmaktır; yapısı ise yalnızca kendine hizmet eder.” Bu konuda ne dersin?

Evet, Clausewitz böyle demişti. Ona göre savaşın kendisi bir amaçtır. Gelişme ve zenginlik örtüsünün altında yatan bu çarpık fikir, kanayan bir yanardağ gibidir. Avrupa tarihinin en huzurlu dönemi olan barış dönemi (1818–1913) böylece sona erdi. Bu 96 yıllık dönem, Napolyon ordusunun Moskova dönüşü yenilgisiyle başlar.

Ulaşılan zenginlik sayesinde okullar, üniversiteler, yollar, köprüler ve yeni kentler inşa edildi. Çoğu ülkede zorunlu askerlik kaldırıldı, silah endüstrisi çöktü. Ancak 96 yıl sonra, 1914’te 4 milyon asker Temmuz’dan Ağustos sonuna kadar 20 milyona yükseldi ve on binlercesi bu süreçte hayatını kaybetti. Savaş tekniklerinin gelişmesi, hem korkunç savaşların başlamasına hem de vahşileşmesine yol açtı.

Nükleer silahların kullanıldığı Japonya’da binlerce insan yok oldu; kalanlar da kanser ve diğer komplikasyonlarla geçen korkunç hayatlar yaşadı. Bu durum hiçbir insani veya hukuki gerekçeyle açıklanamaz. Buna, “savaş hukuku” adı verilen utanç verici ve yüz kızartıcı sözde ahlaki sermaye de dahildir. 1941’deki Pearl Harbor baskını olayının düzmece bir savaş gerekçesi yaratmaktan başka bir anlam taşımadığı sonradan ortaya çıktı.

Günümüzde nükleer silah bulundurmanın savaş caydırıcılığı sağlayacağı hikâyesi de, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kullanılan büyük bir yalan olarak, devam eden bölgesel savaşlardan açıkça görülüyor.

Savaşsız bir dünya tahayyülü, saf ve naif bir önerme değildir; bunu savunmak için belirli bir şarta ihtiyaç vardır: sınıfsız bir toplum ve devletsiz bir düzen tahayyülü.

Teşekkürler, Şadi arkadaşım.

 

 

(1) Carl von Clausewitz, On War, çev. Michael Howard & Peter Paret, Princeton University Press, 1976, s. 87.
(2) Aristoteles, Politika, çev. Mete Tunçay, Remzi Kitabevi, 1993, s. 35.
(3) Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, çev. Emre Kapkın, Metis Yayınları, 1999, s. 58.
(4) Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri, çev. Oya Dalgıç, Say Yayınları, 2004.
(5) Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 1999.
(6) Karl Marx, Kapital, çev. Mehmet Selik, Yordam Kitap, 2011.
(7) Kristin Ross, Paris Komünü’nün İzinde, çev. Algan Sezgintüredi, Sel Yayıncılık, 2018.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU