Türk Tabipleri Birliği Başkanı Fincancı: 'Komünist' ve 'anarşist' diye damgalandım, şimdi de bu dönemin 'teröristi' damgasını yedim

İşkenceyi önlemeye yönelik çalışmalarıyla tanınan Fincancı, TTB Başkanı seçilmesinin ardından gelen eleştirileri cevapladı. Fincancı, "Ölümden korkmam ama boyun eğmekten korkarım" dedi

Türkiye'de doktorların en büyük sivil toplum örgütü olan Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) Merkez Konsey Başkanlığı'na geçen günlerde Etkin Demokratik TTB Grubu'nun adayı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı seçildi.

Fincancı, Türkiye'de insan hakları mücadelesinin ve işkencenin önlenmesi için yapılan çalışmalarda önde gelen isimlerinden.

Gerek Adli Tıp Kurumu'nda görev yaptığı dönem de gerekse Türkiye İnsan Hakları Vakfı bünyesinde üye ve başkan olarak yürüttüğü çalışmalar sırasında binlerce işkence iddiasının delillendirilmesine katkı sağladı.

Hatta bu çalışmaları Türkiye içinde de sınırlı kalmadı.

Uluslararası İşkence Rehabilitasyon Merkezi (IRTC) adına gittiği Bahreyn'de, turist kılığına bürünerek, denizde cesedi bulunan ve polise göre boğularak ölen gencin vücudundan doku örnekleri aldı.

Örnekleri Türkiye'ye getirdi ve yaptığı otopside gencin, ailesinin de iddia ettiği gibi gözaltında işkenceyle öldürüldüğünü tespit etti.

İnsan hakları ve işkenceyle mücadele eden kimi uluslararası kuruluşlarda da görev üstlenen Fincancı'nın TTB Başkanı seçilmesine sevinenler olduğu kadar gerek sol, gerekse sağ çevrelerden eleştirenler de oldu.

şebneminde.jpg
Şebnem Korur Fincancı / Fotoğraf: Independent Türkçe - Doğuş Öztürk

 

Seçilmesine eleştiriler de var

Kendisini solcu, ulusalcı olarak niteleyen kimi kişilerce yapılan eleştirilerde Fincancı'nın, Ergenekon davasına müdahil olduğuna vurgu yapılarak, 12 Eylül 2010 referandumunda "Yetmez ema evetçi" olduğu ileri sürüldü.

Sağ çevrelerden gelen eleştiriler ise Fincancı'nın Türkiye'nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK'nın İmralı Cezaevi'nde hükümlü olarak yatan lideri Abdullah Öcalan'a yönelik tecridin kaldırılmasını talep edenler arasında olmasına yoğunlaştı.

Fincancı'nın başkan seçildiği TTB, bir süre önce iktidar ortağı MHP'nin eleştirilerinin odağında yer aldı.

Bizzat MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, koronavirüs vakalarının açıklanandan fazla olduğunu öne süren TTB'yi halkı paniğe sürüklemekle suçladı ve kurumun kapatılmasını istedi.

TTB yöneticileri ise vakaların gizlendiğini, halkı aydınlatma görevini üstlendiklerini belirterek Bahçeli'ye cevap verdi.

Tam da bu tartışmaların olduğu ortamda Fincancı'nın seçilmesinin MHP'nin TTB'ye yönelik eleştirilerini artırmasına neden olacağını iddia edenler oldu.

Peki yıllardır gerek çalışmalarıyla son olarak da TTB başkanlığı ile gündem olan Şebnem Korur Fincancı kimdir ve bu eleştirilere ne diyor?

Seçildiği yeni görevinde neleri hayata geçirmek istiyor?

Bu soruların cevabını bulmak için kendisiyle görüştük.

"Çatışmalar, gözaltılar, kaybetmeler hayatımızın bir parçası olmuştu"

Fincancı, üniversite eğitiminden önce bugün Kadıköy Anadolu Lisesi olarak bilinen Kadıköy Maarif Lisesi'nde okudu.

Okuduğu yıllar Türkiye'de siyasal olayların yoğun olduğu bir süreçti ve Fincancı da o günlerde ülke sorunlarıyla ilgili bir gençti.

78 kuşağı olarak anılıyoruz biz. 78 kuşağındaki zorlukların şöyle bir yanı var. Biz çok daha fazla arkadaşımızı o dönem de kaybettik. Şiddetin çok tırmandığı bir dönemdi. Şiddetin tırmanmasıyla aynı zamanda çatışmalar, gözaltılar, gözaltılarda kaybetmeler hayatımızın bir parçası olmuştu. Çok kaygılıydı aileler. Birçok arkadaşım o kaygılarla yurtdışına gitti, bir kısmı okumaktan vazgeçme noktasında oldu.

12eylül.jpg
Fincancı'nın öğrenciliği 12 Eylül öncesinin zorlu dönemlerine denk geldi / Fotoğraf: Wikipedia

 

En yakın arkadaşlarından Celal Duru, kaçırılıp işkenceyle öldürüldü

Sol görüşlü öğrenciler Celal Duru ve Emin Kutan, İstanbul Mecidiyeköy'de Özlem Sineması'nın çıkışında silahlı bir grup tarafından kaçırıldı, iki arkadaş 30 Nisan 1978 günü Kilyos yakınlarında ormanlık alanda öldürülmüş olarak bulundu.

Bu olay, Fincancı'nın tıbbı seçmesinde büyük tesiri olacaktı.

Birçok arkadaşımız bu süreçte kaybedilmişti. Bunlardan biri benim çok sevdiğim lisede kitap kolu başkanımız olan Celal Duru'ydu. Çok yakın arkadaştık. Kitap kolunda birlikte çalıştık. Sevgili Celal, o yıllarda ne yazık ki ülkücü olarak tanımlanan gruplar tarafından ben bunlara faşist çeteler diyim, çeşitli çeteler vardı işte. Kaçırılıp Belgrat ormanında işkence yapılmış cesedini buldular.

Bunların her biri yara tabii ki. O kuşağın tanısanız tanımasanız da bugün çok üretken olabilecek birçok insanı ya gözaltında işkencede öldürüldü, ya kaybedildi bir daha cenazesi bulunmadı Cumartesi Anneleri boşuna oturmuyordu Galatasaray Meydanı'nda. Ağır bir süreçti. Benim de kendi adıma verdiğim sözler vardı.

Bizim için sosyal sorumluluklar çok önemliydi. O kuşağın öyle bir özelliği vardı. Dünyayı daha iyiye götürme sorumluluğuyla yaşardık. Böyle bir dönem de hekim olmak en iyi seçim gibi geldi.

"Tesisat, tamir işlerini hep kendim yapardım"

Yaşadığı olayın etkisiyle ve öğretmenlerinin yönlendirmesiyle tıp fakültesini seçen Fincancı, sözlerinin arasında bir yeteneğini de anlattı:

Aslında makineleri de çok severdim. Eklem sorunlarım olmadan önce bütün elektrik, tesisat, tamir işlerini hep kendim yapardım. Sağlık sorunlarımdan dolayı artık profesyonellerden yardım alıyorum. Mühendislik ve matematik de düşünüyordum o yıllarda.

necdet menzir.jpg
1990'lı yıllarda İstanbul Emniyet Müdürü olan Necdet Menzir, 2013 yılında yaşamını yitirdi / Fotoğraf: AA

 

"Necdet Menzir, 'Kadın mı erkek mi belli değil' diyerek tekme atmıştı"

Bir tıp öğrencisi olan ve diğer öğrencilerin "Abla" diye hitap ettiği Fincancı, okuldaki öğrenci kavgalarında arabulucu olmaya çalışıyordu.

Her gün birilerinin gözaltına alındığı o günlerde Fincancı da bir işkence mağduru olmuş muydu?

Kendisi bir işkenceye maruz kalmadığı söyledi.

Ancak 12 Eylül'ün hemen ardından aralık ayında yasal bir kitap olan "Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi" kitabını çantasında bulundurduğu için yaşadığı bir gözaltı sürecinde Gayrettepe'deki Emniyet Müdürlüğü binasında tanık olduğu bir olayla ilgili şu iddiada bulundu:

Bir kısım insanları aşağı indiriyorlardı. Anladığım kadarıyla kaydı olan insanlardı. Mesai saatini bitiminde oradan yorgun argın aile babaları çıkıyordu. Bizi indirmediler aşağı. "Bakmayın, arkanızı dönün" dediler ama akşam olmuş camdan yansıyor, insanları görüyoruz.

Sonradan fark ettim ki oradaki görevlilerden biri Necdet Menzir'miş (Eski İstanbul Emniyet Müdürü). Camdan göründüğünü fark edince çömeltmişlerdi. Ama hala görüyorduk camdan.

İlginçtir 'Kadın mı erkek mi belli değil' deyip tekme atmıştı. Bunun adı en hafif tabirle kötü muameleydi. Hakarette vardı. Kısa saçlı olduğum bir döneme denk gelmişti.

Şimdi sosyal medyada dönen bazı şeylerde yine "Kadın mı erkek mi belli değil dendiğini görüyorum. Dil, bir toplum bakış açısı 40 yılda hiç mi değişmez. Onlar adına üzüldüm açıkçası.

hayrullahoğlu.jpg
Mustafa Hayrullahoğlu'nun 16 Kasım 1982'de gözaltında işkencede öldüğü iddia edildi / Fotoğraf: Wikipedia

 

"O gün söz verdim, işkencenin kanıtlanabileceği çalışmalar yapacağıma"

Sosyal sorunlara olan ilgisinden dolayı üniversitedeki hocalarının yönlendirmesiyle Fincancı, Adli Tıp alanına yöneldi.

Burada tanık olduğu bir başka olay bu sefer onun Türkiye'de işkence iddialarını araştıran kişi olarak tanınmasını sağlayacak sürecin de başlamasına neden oldu.

Adli Tıp'a girdiğim daha ilk günlerde gözaltında öldürüldüğü iddia edilen bir olgu tartışılıyordu genel olgu tartışmasında. Mustafa Hayrullahoğlu. Çok bilinen bir olgu. Otopside pek çok bulgu saptanmış işkenceye delalet eden. Örneğin ayak tabanlarında morluklar var ama olgu tartışmasında maalesef hocalarımız ayakları üzerinde zıplamayla ayaklarındaki morlukları kendisinin yapmış olabileceğini bunun ayrımının yapılamayacağını tartıştılar ve böyle bir karar çıktı. Ben o gün söz verdim. Bilimsel olarak bunların kanıtlanabileceği araştırmaları yapacağım, böyle bir alanda kendimi geliştireceğim. Özellikle insan hakları, işkencelerde nasıl ayırt edici tanıyı yapabiliriz diyerek bu alanda çalışmaya karar verdim.

fincancıdava.jpg
Fincancı, meslek yaşamı boyunca pek çok kez davalara muhatap oldu / Fotoğraf: Hürriyet

 

"Sayısız dava, soruşturma, görevden almayla hayatımı geçirdim"

Fincancı'nın bu tercihlerinde tabii ki görüşlerinin de etkisi olmuştu. Bu tercihler bazı sonuçlar da doğurdu:

İster istemez politize gençliğiz biz. Bir örgütlü bir geçmişim yok benim ama doğru yapan tüm yapılara destek olmuşumdur, hayatım boyunca benle aynı görüşte olmasa bile. Çünkü daha bağımsız, otoriteye boyun eğmeyen bir kişiliğim var. İnsanı gözeten, insanın nesneleşmesine karşı çıkan bir bakış açısına sahip olduğumdan insan hakları mücadelesinde buldum kendimi. İhlal iddialarında bütün birikimimi aktarmaya çalıştım. Tabi bunun sonucu oldu mu? Oldu. Sayısız dava, soruşturma, görevden alma böyle bir süreçle hayatımı geçirdim.

işkence.jpg
Fincancı, binlerce işkence iddiasını inceledi / Fotoğraf: Twitter 

 

10 bin işkence iddiasını inceledi

Bugüne kadar 10 bin işkence iddiasının araştırılıp delillendirilmesinde katkısı olduğunu söyleyen Fincancı, beş yıl önce ciddi bir beyin ameliyatı geçirdi.

Beynindeki tümör meslektaşları tarafından başarıyla alındı.

Ameliyat risk içeriyordu ve öncesinde Fincancı'nın aklından şu düşünceler geçti:

Şunu düşünmüştüm ölürsem eksiklik hisseder miyim? Yapmak istediğim her şeyi yapmaya çalıştım. Sorumluluklarımı yerine getirdim. Hani gam yemem. Bundan da pişmanım diyeceğim bir şey bırakmıyorum diye düşünmüştüm geride, sevdiklerim dışında.

şebnemkorur.jpg
Şebnem Korur Fincancı / Fotoğraf: Bianet

 

"Ölümden korkmam ama boyun eğmekten korkarım"

Fincancı, özellikle faili meçhul cinayetlerin yaşandığı yıllarda hiç korkmamış mıydı ya da açıktan bir saldırıya uğramış mıydı?

Tabii ki korkarız. Ama korkuyu seçebiliriz. Ölümden korkmadı Sokrat, boyun eğmekten korktu. Ben de hep öyle düşündüm. Ölümden korkmam ama boyun eğmekten korkarım. Hak ihlallerini görmezden gelmek gibi bir durumun içinde olmaktan korkarım. Benim asıl korkmam gereken şey budur. Ben korkma özgürlüğü seçtim, korkumu seçtim. Çok doğrudan da böyle bir olayla karşılaşmadım. Zaman zaman uzaktan gelen şeyler örneğin; Mehmet Ağar'dan gönderildiği iddia edilen ‘Bak vurulur, istifa etsin' uyarıları oldu ama oradan mı geldi bilmem.

kuddusi.jpg
Ergenekon soruşturması sırasında tutuklanan Kuddusi Okkır'ın hastalanarak yaşamını yitirmesi tepkilere neden olmuştu / Fotoğraf: Hürriyet

 

"Kuddusi Okkır için TTB tarafından hazırlanan raporda emeğim vardı"

Pek çok süreçte emeği olduğunu söyleyen Fincancı, sözü Ergenekon davasına müdahil olmasına yönelik eleştiriye de getirdi:,

Örneğin Ergenekon üzerinden tartışma yürüyor. Ne yazık ki adil yargılama ihlalleriyle dolu bir süreç geçti, benim müdahil olmam dışında. Bunu da hep dile getirdim ben. İnsan hakları mücadelesinde kaybettiğimiz bir insan vardı Kuddusi Okkır. TTB tarafından hazırlanan raporda benim emeğim vardı.

"Ben yerleri bile silsem saldıracakları belliydi"

Sözü Fincancı'nın TTB Başkanı olarak çıktığı seçime getirdik.

Fincancı, başkan olmak gibi bir planı olmadığını genç meslektaşlarının ısrarıyla seçime geldiğini kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

Tamam dedim ben de geliyorum. Geldim kendimi örgütün başkanı buldum. Niye ben? Adım çıkmış sekize inmez yediye. Ben yerleri bile siliyor olsam saldıracakları belliydi. Arkadaşlarla bunları konuştuk. İnsan hakları sert bir mücadele. Doğrudan devlet uygulamalarını eleştiriyoruz. ‘Sizi zora sokmayım başkan olmayayım dedim. Onlar da bu kadar saldırı olunca o zaman sarı öküzü vermeyiz dediler. Sarı öküz ben oldum.

yetmez ama evet.jpeg
2010 referandumunda "Yetmez Ama Evet" diyenler, özellikle sol kesimde eleştiri konusu olmayı sürdürüyor / Fotoğraf: İHA

 

"'Yetmez ama evet' deklarasyonunda adım yoktu"

Fincancı'nın seçilmesinden sonra eleştirenler arasında olan Tele 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ,  2010 refarandumunda "Yetmez ama evet" kampanyasına destek verdiğini iddia etti.

Fincancı, "Aslında bunları hiç konuşmak istemiyorum" diye söze başladı ve devam etti:

Bunun konu edilmesinden çok utanç duyuyorum. Bir de Tabip Odaları'nda meslektaşlarım beni savunmak zorunda kalıyor, onları da böyle bir şeye itmiş olduğum için de için hepsinden özür diliyorum. Bu çok üzücü. Tabi herkesin tuttuğu yerden ve karanlıkta fili tarif etmesine benziyor beni tarif etmesi. O yüzden sıkıntılı.

Birincisi şöyle bir durum oldu Sayın Yanardağ'ın yazısı üzerine. Hesabında Atatürkçü olduğunu söyleyen biri onu da tanımıyorum oturmuş uğraşmış. Bir deklarasyon yayınlanmıştı Yetmez Ama Evet deklarasyonu. Benim adımım orada olmadığını belirtmiş. Ben yazımda da yazdım ben insan hakları mücadelesi yürütüyorum. Siyasi görüş belirtecek açıklamalar yapmam, mümkün olduğu kadar kapsayıcı olmaya çalışırım. Ve sonra benim o tarihlerde Evrensel'deki yazılarımı indirip onları paylaşarak "Bunları söyleyen bir insandan bahsediyorsunuz keşke sorsaydınız" demiş.

"MHP'li dostlarım arıyorlar senin için çok endişeleniyoruz diyorlar"

Fincancı, Yanardağ'ın eleştirisiyle ilgili sözlerini şöyle tamamladı:

O da oradan tutmuş. Evet deklarasyonu yapanların hepsi çok saygı duyduğum insanlardı. Ben düşmanlık üzerinden kurmuyorum ilişkilerimi dostluk üzerinden kuruyorum. Tamamen zıt düşüncede olan dostlarım var dayanışma içinde. MHP'li dostlarım arıyorlar beni kaygı içinde. Ne yapıyorsun senin için çok endişeleniyoruz diyorlar. Sonuçta siyasi düşünce ayrıdır dostluk ayrıdır.

ergenekondavası.jpg
Fincancı, Ergenekon davasına neden müdahil olduğunu anlattı / Fotoğraf: AA

 

"Yüzüme yastık kapatıp tecavüz etme hayali kurmuş kişi o dosyadan çıktı"

Fincancı, Ergenekon davasının müdahil olmasında soruşturmanın ilk günlerinde bulunduğu iddia edilen ve kendisine yönelik tehdit içeren bilginin etkili olduğunu belirterek, bunu şöyle anlattı:

Benim yüzüme yastık kapatıp tecavüz etme hayali kurmuş bir kişi o dosyadan çıktı. Bu bir ölüm tehditi aynı zamanda. Benim müdahil olmam kaçınılmazdı. Ama sonrasında hemen hızlıca herkesi içine koyarak ve adil yargılama hakkını ihlal ederek süreci baltalamaya yönelik, aydınlatmaya değil karartmaya yönelik bir süreç yaşandı. Orada da hep biz dile getirdik bunun bir karartma olduğunu. Ve çok sevdiğim dostum Ahmet Şık dosyaya müdahil olunca benim avukatlarım onun da avukatıdır. Bu da zaten çelişkiyi göstermektedir bu tablodaki."

öcalan.jpg
Abdullah Öcalan, 1999 yılından beri İmralı Cezaevi'nde tutuklu bulunuyor / Fotoğraf: AA

 

"Neyi söyleyeceğim tecrit işkencedir diyoruz yıllardır"

Fincancı, çok eleştiri konusu olan Öcalan'a yönelik tecrit iddialarına yönelik yapılan açıklamaya neden destek verdiğini de şu gerekçeyle açıkladı:

Öcalan'a özgürlük platformuna gelince. Çözüm sürecinin olduğu dönemdir. Tartışmalar yürümektedir. Bu arada Öcalan tecrittedir. Kimseyle görüşmemektir. Her seferinde koster bozuktur, her seferinde avukatlar, aile gidememektedir. Ben de özellikle tecrit üzerine etkileri üzerine çalışmıştım cezaevleri sürecinde.

1992'de başladı tabutluklarla başladı tecrite karşı tutum. Neyi söyleyeceğim tecrit işkencedir diyoruz yıllardır. 2010'lara geldiğimizde tecrit işkence değildir mi diyeceğiz? Bunun kimliğinden bağımsız olması gerekir. Değerlendirme yaparken kimliğine bakmamamız gerekir insanların. Ama Türkiye'de öyle bir algı yok. Onu da oradan tuttular. Her yerden tutulabilir.

Önemli olan ilkeli olmaktır. Ben bu konuda ilkeli olduğumu düşünüyorum her aşamasında. Hekimlik uygulamalarında belgelendirme sürecinde de insan hakları sürecinde.

vatanpartililer.jpg
Fincancı, bazı tabip odalarından kendisine tepki gelmediğini öne sürerek, bunların Vatan Partililer'den kaynaklandığını iddia etti / Fotoğraf: AA

 

"Vatan Partililer, oda adına açıklama yapıyormuş gibi görünüyorlar"

Fincancı, kendisine tepki olarak bazı il tabip odalarının açıklama yaptığı iddialarının da gerçeği yansıtmadığını öne sürerek, şu karşı iddiada bulundu:

Şöyle bir bilgi kirliliği var. Artık adını anmak zorundayım Vatan Partililer. Bu arkadaşlar oda seçimlerine girerler. Hep çok az oy alıp kazanamazlar. Oda adına açıklama yapıyormuş gibi görünüyorlar ama aslında oda içerisinde çok küçük bir grup. Aslında açıklamayı yapan onlar ama sanki odanın açıklaması gibi göründü sosyal medyada. Öyle bir şey yok. Kaldı ki TTB bütün hekimlerin haklarını savunmak zorundayız. Ben yaklaşık 10 hesabı Twitter'a bildirdim. Ölüm tehditleri vardı. Twitter, o hesapları askıya aldı onların arasında meslektaşlarım da olabilir. Ama onların da hakkını korumak zorundayız. Biz aslında sağlık hakkını savunuyoruz.

bahçeli.jpg
Devlet Bahçeli, TTB'ye yönelik eleştirilerde bulundu / Fotoğraf: AA

 

Bahçeli'ye cevap: TTB tarihi boyunca iktidarların hedefi oldu

TTB'nin tarihi boyunca sürekli iktidarların hedefi olduğunu söyleyen Fincancı, Bahçeli'nin TTB'ye yönelik geçtiğimiz haftalardaki eleştirileriyle ilgili de şöyle dedi:

Bir siyasetçi olarak onunla ilgili bir şey söylemem, uygun da değil. Ama iktidarın politikalarına göre şekilleniyor hedef gösterme. Dolayısıyla iktidarın ortağı olanlar da bu hedef göstermenin parçası olacaktır. TTB hakikati ortaya koymaya çalışıyor. Rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getiriyorduk. Bir Kovid 19 izleme kurulumuz var. Onların değerli çalışmalarıyla sayfalarca raporlar yayınlanıyor. Bunlar iktidarı rahatsız ediyor, yaptıklarını gösteriyor teşhir ediyoruz. Özelleştirmenin bugün hekimliği ve sağlığı nereye getirdiğini gösteriyoruz. Salgınla birlikte özel hastanelerde çalışan meslektaşlarımız ödemelerini alamadılar aylarca. Yoksululluğa, işsizliğe mahkum edildiler. Bunu söylediğinizde yanlışı dile getirmiş oluyorsunuz. Yanlışının gösterilmesinden de bizim memlekette kimse memnun olmuyor.

"Eleştirel yaklaşan herkes bir damgayla damgalanıyor"

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın'ın TTB'yle ilgili olarak "Bu Marksist yuvasının dağıtılmasının en azından tekelinin kırılmasının zamanı gelmişti" açıklamasını hatırlatarak, "TTB yönetimi Marksist mi?" sorusunu  Fincancı'ya yönelttik.

Öyle bir tanımlama yapılması anlaşılır gibi değil çünkü bizim görevimizi tanımlamıyor bizim görevimiz bambaşka. Bu dönem daha da belirginleşti. Eleştirel yaklaşan herkes bir damgayla  damgalanıyor. Bu bir örgüt adı olabilir. Bu yaygın bir şekilde terörist diye olabilir. Bu topraklarda ben çok şükür diyorum komünist diye damgalandım yaşım gereği. Anarşist diye damgalandım. Anarşist diyemiyorlardı anarşik anarşik diyorlardı. Anarşik diye damgalandım. Şimdi de çok şükür bu dönemin teröristi olarak damgalandım.  Bu bir damgalama, bu bir ayrımcılık. Bu bir düşman hukukunun parçası. Böylece damgalayarak ayrımcılık uyguluyorsunuz, düşmanlaştırıyorsunuz . Toplumda yabancılaşmaya yol açıyorsunuz. Çok tehlikeli bir şey. Toplum olma özelliğimizi yitirmemize neden oluyor.

"En başından beri meslektaşlarıma ayrılabilirim dedim, uygun bulmadılar"

"Eleştiriler sürerse çekilmeyi düşünür müsünüz? dediğimiz Fincancı'nın bu soruya cevabı şöyle oldu:

En başından beri tüm meslektaşlarıma hiç görev almayabilirim, tümüyle ayrılabilirim dedim rahat olmalarını söyledim. Ama bu iddiaların hiçbiri gerçeği yansıtmıyor, dolayısıyla meslektaşlarım uygun bulmadılar. Ben hazırım oradan yana sıkıntı yok, hep alışığım. Meslektaşlarım da hazır olduklarını birlikte güzel çalışmalar yapacağımızı söylediler.

sağlık çalışanları.jpg
Fincancı, sağlık çalışanlarının koşullarının düzeltilmesi için çalışacaklarını söyledi / Fotoğraf: AA

 

"Yarıştırarak çalıştırmazsınız sağlık çalışanlarını"

Salgın sürecinde özellikle sağlık çalışanlarının çalışma koşullarında büyük ihlallerin olduğunu öne süren Fincancı, önümüzdeki süreçlerde önceliği hekimlerin ve çalışanların haklarının güvence altına alınması için yapılacak çalışmalara vereceklerini söyledi.

Çalışma saatlerinin düzenlenmesi için arkadaşlarımız çalıştılar, rapor verdiler. Bunların geliştirilmesi gerekiyor. Eğitim alanının düzenlenmesi gerekiyor. Asistanlarımız eğitim alamıyor. Asistanlarımız bu salgın mücadelesinde en öne sürülmüş tek başına bırakılmış, eğitim hakkından yoksun çalıştırılıyorlar. Kayıt memuru gibi çalıştırıyorlar. Eğitim alacağına kayıt alıyorlar. Bunun mücadelesinin verilmesi lazım.  Tıp öğrencilerinin eğitim hakkının düzenlenmesi lazım. Uzaktan tıp eğitimi mi olur? Bir performans dehşeti yarattılar. Yarıştırarak çalıştıramazsınız çalışanları. Performans ücreti emekliliğe de yansımıyor. Asgari ücretin altında alan emekli meslektaşlarımız var. Çalışanların güvenceli bir yaşam için hak ettikleri ücreti almaları için çalışacağız.  Bunlarla uğraşacağız tabii ki...

"Şubatta Kovid-19 hastaları üzerine bir çalışma yapılıyor ama salgının Türkiye'ye 11 Mart'ta geldiğini öğreniyoruz"

TTB ilk günlerden beri Türkiye'de koronavirüs vakalarında gerçek sayıların açıklanmadığını iddia etti ve buna dair bazı veriler ileri sürdü.

Fincancı'ya son olarak ellerinde yeni bir bilgi olup olmadığını da sorduk.

Çok yeni bilgi var. Bir dergide yayınlanmış bir araştırma makalesi var. var. O makalenin yazarlarından biri Sağlık Bakanlığı'nda görev yapan bir bürokrat. Aynı zamanda hekim. Şubat ayında Kovid 19 hastalarında bir ilaç deneyi yapıldığından bahsedilmiş. O ilaç deneyleri etik açıdan değerlendirilmeli. Bir grup hastaya bir ilaç, bir grup hastaya bir ilaç verilmiş. İnsan üzerinde deney yapılmasının kuralları var. Araştırma Türkiye'de yapılmış, yurtdışında yayınlanmış. Ama daha şubat ayında Kovid-19 hastaları üzerine bir çalışma yapılabiliyor ama biz salgının Türkiye'ye 11 Mart'ta geldiğini öğreniyoruz.

koronavirüs.jpg
Fincancı, geçen aralık ayından beri Türkiye'de koronavirüs vakalarının görüldüğünü iddia etti / Fotoğraf: AA

 

"Daha geçen aralık'ta vakalara dair bilgiler geldi"

Fincancı, TTB olarak geçen Ocak ayından itibaren Kovid 19 İzleme Kurulları'nı oluşturduklarını kaydederek, daha 2019'un aralık ayında bile  hastanelerde görev yapan arkadaşlarından TTB'ye bugün Kovid 19 olarak tabir edilen vakalara dair bildirimler aldıklarını öne sürdü.

 
elektroşok.jpg
Fincancı, elektroşok tabancalarının işkencede kullanıldığını öne sürdü / Fotoğraf: Twitter

 

Gezi sürecinde alınan elektroşok tabancaları işkencede kullanılıyor iddiası

Fincancı'ya son sorumuz uzmanlık alanı olan işkence vakalarıyla ilgili oldu.

"Türkiye'de halen işkence iddiaları var mı?" sorusuna "Evet" diye cevap veren Fincancı, sözlerini şöyle tamamladı:

Örneğin geçen yıl 2001'den beri son 19 yılda en yüksek başvuru sayısına ulaştı. Sokakta da işkence görmeye başladık.  Dolayısıyla yaptığımız muayenelerde bunun tanıklığını söyleyebilirim. Eski yöntemlerin ağır elektrik işkencelerinin farklı boyutlarda uygulandığını biliyoruz. Örneğin Gezi sürecinde elektroşok tabancaları alındı. Onların kullanıldığı olgular var. Başvuran insanlar da yaptığımız muayenemizde bunların olgularına rastladık. Onlar yüzleri bağlı olduklarından ne olduğunu bilmiyorlar ama yakınmalar, cilt üzerinde bıraktığı izlerden onların olduğunu anladık.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU