Bir zamanlar devletin vatandaş ile iletişimi tek yönlüydü. Açıklamalar gazetelerde yayımlanır, televizyonlarda okunur, devletin dili mesafeli olurdu. Bugün ise tablo tamamen değişti. Devlet kurumları da siyasetçiler de vatandaş ile çoğu zaman bir sosyal medya akışı içinde karşılaşıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz haftalarda kamu kurumlarının sosyal medya kullanımına dair önemli bir uyarıda bulundu. Devlet kurumlarının sosyal medyada ölçülü davranması gerektiğini, devlet ciddiyetine zarar verebilecek paylaşımlardan kaçınılması gerektiğini ifade etti. Bu uyarı çok daha geniş bir tartışmayı gündeme getirdi: Dijital çağda devlet ve siyaset nasıl konuşmalı?
Bugün devletler yalnızca yasalarla ve kurumlarla değil, aynı zamanda iletişim diliyle de var oluyorlar. Vatandaşın devleti gördüğü, duyduğu ve algıladığı en önemli alanlardan biri artık sosyal medya. Bu durum devlet iletişimini geçmişten tamamen farklı bir zemine taşıdı.
Sosyal medya çağında iletişim artık anlık, etkileşimli ve çoğu zaman gayriresmi bir doğaya sahip. Vatandaş kurumlara sorular soruyor, cevap bekliyor. Kurumların verdiği yanıtlar saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşıyor.
Siyasetçiler için de durum benzer. Vatandaş artık siyasetçilere doğrudan eleştiri yöneltebiliyor, cevap bekleyebiliyor. Bir siyasetçinin toplumun gündemini yakalayıp yakalamadığını, mesafeli ya da samimi olduğunu, toplumsal olaylara ne derece tepki verebildiğini sosyal medya kullanımından çıkarımlarla yorumluyoruz.
Sosyal medya asıl haber kaynağı hale geldi. Birçok kişi kamu hizmetleriyle ilgili ilk bilgiyi de yine sosyal medya üzerinden alıyoruz. Afet durumlarında, ulaşım duyurularında, güvenlik bilgilendirmelerinde, tüm kamu hizmetlerinde sosyal medya artık en hızlı iletişim kanalı. Deprem mi oldu? Sosyal medyadayız. Füze mi etkisiz hale getirildi? Sosyal medyadayız. Vatandaşın haber kaynağı bu mecralar kısacası.
Bu nedenle bürokrasinin de siyasetin de sosyal medyada bulunması bir tercih olmaktan çıktı, bir zorunluluk haline geldi.
Ancak sosyal medya bir bilgi paylaşım aracı olmanın ötesinde algoritmaların yönettiği bir dikkat ekonomisi… Bu platformlarda görünür olmak için hızlı içerik üretmek, dikkat çekmek ve etkileşim sağlamak gerekiyor. Beğeniler, paylaşımlar ve yorumlar içeriklerin yayılmasını belirliyor. Üstelik siyasetçiler birbirlerinin aldığı (ya da alamadığı) etkileşimi görüyor.
Tam da bu noktada bir ikilemle karşı karşıyayız.
Bir yanda sosyal medyanın doğası gereği oluşan etkileşim baskısı, diğer yanda ise devletin ve siyasetin sahip olması gereken kurumsal ağırlık ve ciddiyet.
Obama’nın 2008 seçim kampanyası modern siyasal iletişim tarihinde bir dönüm noktasıydı. Sosyal medya ve dijital platformlar ilk kez bu ölçekte bir siyasi mobilizasyon aracı olarak kullanılmıştı. Kampanya ekibi platformlara göre stratejilerini farklılaştırmıştı. Facebook’ta topluluk oluşturup viral paylaşımlar yaparken, e-posta ve kısa mesaj üzerinden hızlı iletişim kuruyor, bağışları organize ediyorlardı. Twitter üzerinden mobilizasyonu sağlayarak, kampanyaya doğrudan yönlendirmeler yapıyorlardı. Youtube Obama’nın hikayesini ve kampanyasını anlatmak için kullandıkları bir platformdu.
Ancak Obama’nın iletişiminde dikkat çeken nokta yalnızca dijital araçları kullanması değildi. Bunu yaparken kullandığı dil ve tondu.
Mesajları net, umut vurgulu ve kapsayıcıydı. Sosyal medya dili kullanılırken kurumsal saygınlık korunuyordu. Obama’nın bu kampanyası genç seçmende karşılık buldu ve gençlerin %66’sı seçimlerde Obama’yı destekledi. Bu durum seçim sonuçları açısından belirleyiciydi. Ayrıca, bu yaklaşım daha sonra birçok ülkede siyasi kampanyalara da yön verdi.
Son yıllarda dünyada birçok siyasetçinin sosyal medya üzerinden çok aktif bir iletişim kurduğunu görüyoruz. Kimi siyasetçiler mizah kullanıyor, kimi gündemdeki akımlara katılıyor, kimi zaman da popüler kültür referanslarıyla geniş kitlelere ulaşmaya çalışıyorlar. Bu yaklaşım bazı durumlarda siyasetçileri daha “ulaşılabilir” hale getirebiliyor. Özellikle genç seçmenler açısından siyasetçilerin sosyal medyada görünür olması iletişimi kolaylaştırabiliyor.
Fakat burada da önemli bir sınır var. Siyasetçiler seçmenleriyle doğrudan iletişim kurabilirler, ancak bir influencer ya da içerik üreticisi gibi davranmamalılar.
Çünkü siyaset sadece görünürlük üretme sanatı değildir. Aynı zamanda sorumluluk ve güven üretme alanıdır. Bir siyasetçinin attığı bir tweet (‘kişisel görüşümdür’ dese bile) kişisel görüşü olarak algılanmaz, çoğu zaman temsil ettiği makamın da yansımasıdır.
Vatandaşa ulaşabilecek bir dil kullanmak ile kurumsal ağırlığı kaybetmek arasında ince ama önemli bir fark var. Şunu unutmamak lazım, resmiyet her zaman soğukluk anlamına gelmez. Samimiyet de her zaman ciddiyetsizlik demek değildir. Doğru kamu ve siyaset iletişimi bu dengeyi kurabilme becerisidir. Kullanılan dil, ne yüksek bir duvar kadar ulaşılamaz olmalı ne de sosyal medya mizahı kadar hafif.
Sosyal medya, sistemi gereği, görünürlük üzerinden çalışıyor. Algoritmalar çoğu zaman duygusal, tartışmalı veya eğlenceli içerikleri öne çıkarıyor. Bu durum hem kurumlar hem de siyasetçiler üzerinde görünürlük baskısı oluşturuyor. Daha fazla etkileşim almak için daha dikkat çekici paylaşımlar veya daha popüler içerikler üretme eğilimi ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak, siyaset algoritmalarla şekillenemez.
Öte yandan sosyal medyadan tamamen uzak durmak da mümkün değil. Çünkü gençler siyaseti büyük ölçüde dijital platformlar üzerinden tanıyor. Eskiden evin salonunda yapılan tartışmadan öğrendiği bir konuyu şimdi telefonu eline alır almaz sosyal medya akışında görüyor. Böyle bir atmosferde tabi ki bir bakanın paylaşımı, bir belediye başkanının videosu veya bir milletvekilinin mesajı genç seçmenlerin siyaseti nasıl algıladığını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle kamu kurumlarının ve siyasetçilerin sosyal medyada tamamen sessiz kalması da doğru bir yaklaşım değildir.
Asıl mesele sosyal medyada var olmak değil, nasıl var olunacağını bilmektir.
Bu noktada üç temel ilke önem kazanıyor.
Birincisi “Saygınlık”.
Siyasetin dili her zaman ağırlığını korumalıdır. Kişilerin geçici, makamların ve itibarlarının kalıcı olduğunu bilerek hareket edilmeli.
İkincisi “Anlaşılabilirlik”.
Karmaşık ifadeler kullanmak, mesaj ne kadar önemli olursa olsun iletişimi zayıflatır. Net ve vatandaşın anlayabileceği bir dil kullanılmalıdır.
Üçüncüsü “Ölçülü etkileşim”.
Etkileşim önemli olabilir, siyasetçi daha da görünür olmak isteyebilir, ancak siyaset iletişiminin amacı etkileşim değil toplumun yararı olmalıdır.
İçinde bulunduğumuz dijital çağ, siyasetin vatandaşla kurduğu mesafeyi büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Artık bir siyasetçi ile vatandaş arasında çoğu zaman yalnızca bir ekran var. Bu yakınlık yeni bir fırsat sunduğu kadar yeni bir sorumluluk da getiriyor.
Dijital platformlar hızla değişir, trendler hızla unutulur. Fakat siyasetin sorumluluğu çok daha uzun bir hafızaya sahip.
Kaynaklar:
https://www.obama.org/stories/history/time-machine/
https://www.pewresearch.org/politics/2008/11/13/young-voters-in-the-2008-election/
https://www.yenisafak.com/video-galeri/gundem/cumhurbaskani-erdogandan-kamu-kurumlarina-sosyal-medya-uyarisi-4798496
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish