Bir eğitim modelinin değeri yalnızca teorik tutarlılığıyla ölçülemez. Teorik çerçevenin eğitim süreçlerine nasıl aktarılacağı da en az onun kadar önemlidir. Matematik eğitimi üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü tam bu noktada tıkanmaktadır. Bir tarafta matematiksel kavrayışın nasıl oluştuğunu açıklayan güçlü teoriler bulunmaktadır; diğer tarafta ise günlük okul pratiği yer almaktadır.
Bu iki alan arasında çoğu zaman belirgin bir boşluk ortaya çıkmaktadır. Öğretmen sınıfa girdiğinde karşısında belirli yaş gruplarındaki öğrencileri bulmaktadır. Müfredat hazırlanırken hangi kavramın hangi yaşta, hangi sırayla ve hangi yöntemle verileceği kararlaştırılmaktadır. Dolayısıyla matematiksel kavrayış üzerine geliştirilen her yaklaşımın sonunda dönüp eğitim mimarisine temas etmesi kaçınılmazdır.
Buraya kadar geliştirilen çerçeve belirli bir ilkeye dayanmaktadır. İnsan zihni gerçekliği önce somut biçimler hâlinde algılamakta, ardından bu biçimleri geometrik düzenlere dönüştürmekte, daha sonra ölçmekte, ölçülen ilişkileri sayılarla ifade etmekte ve sonunda bu ilişkileri genelleştirmektedir. O hâlde müfredatın da aynı doğrultuda ilerlemesi gerekir. Eğitim sistemi öğrenciyi sembollerden gerçekliğe götürmeye çalışmak yerine gerçeklikten sembollere ulaştırmalıdır.
Bu yaklaşımın ilkokulun ilk yıllarındaki yansıması son derece farklı olacaktır. Bugünkü uygulamalarda 1. sınıfa başlayan öğrenci kısa süre içinde rakamlarla karşılaşmaktadır. Oysa zihinsel gelişim açısından başlangıç noktası sayı değil, biçim ve ilişkidir. 6 yaşındaki bir çocuk zaten yoğun bir geometrik dünyanın içinde yaşamaktadır. Kapıdan geçmekte, merdiven çıkmakta, oyuncaklarını dizmekte, eşyaları sınıflandırmakta ve çevresindeki nesnelerin konumlarını ayırt etmektedir. Başka bir ifadeyle çocuk geometri yapmaktadır; fakat bunun adını bilmemektedir.
Bu nedenle ilkokulun ilk yıllarında matematik eğitiminin merkezi sayılar değil, geometrik farkındalık olmalıdır. Çocuk nesnelerin biçimlerini incelemeli, benzerlik ve farklılıkları keşfetmeli, yön duygusunu geliştirmeli, yakınlık ve uzaklık ilişkilerini değerlendirmeli, hareket ve konum kavramlarını deneyimlemelidir. Bu süreçte çizim yapmak önemli olabilir; fakat amaç şekil çizmek değildir. Amaç dünyayı geometrik ilişkiler içinde görebilmektir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bir ağacın neden devrilmediği, bir masanın neden dengede durduğu, bir kapının nasıl açıldığı veya bir topun neden yuvarlandığı üzerine yapılan basit gözlemler matematiksel kavrayışın ilk adımlarını oluşturabilir. Çünkü çocuk burada nesnelerin dış görünüşünden çok taşıdığı yapısal ilişkilere dikkat etmeye başlamaktadır.
Bu aşamanın ardından ölçü kavramı devreye girmelidir. Ölçü matematiksel düşüncenin ilk büyük dönüşüm noktalarından biridir. Çünkü ölçü sayesinde nitel gözlemler niceliksel ilişkilere dönüşmektedir. Çocuk iki nesnenin farklı büyüklüklerde olduğunu zaten fark etmektedir. Eğitim sürecinin görevi bu farkı ölçülebilir hâle getirmektir. Uzunluk, ağırlık, hacim ve zaman kavramları burada ortaya çıkmaktadır.
Dikkat edilmesi gereken husus, sayıların bu aşamadan sonra gelmesidir. Sayı başlangıç noktası değildir; ölçmenin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuk bir ipin diğerinden daha uzun olduğunu gördükten sonra uzunlukları belirli birimlerle ifade etmeye başlamaktadır. Böylece rakamlar ilk kez anlam kazanmaktadır. Sayılar artık soyut semboller olmaktan çıkmakta, ölçülen ilişkilerin görünür ifadeleri hâline gelmektedir.
İlkokulun orta sınıflarında aritmetik işlemler bu zeminin üzerine inşa edilmelidir. Toplama ve çıkarma işlemleri doğrudan sembolik kurallar olarak verilmek yerine gerçek ilişkiler içinden doğmalıdır. Birleşme, ayrılma, paylaşma ve çoğalma gibi süreçler çocuk tarafından gözlemlenmeli, daha sonra bunların aritmetik karşılıkları kurulmalıdır. Böylece dört işlem ezberlenmiş kurallar değil, dünyada karşılığı bulunan ilişkiler olarak kavranacaktır.
Bu noktada geometri ve aritmetik birbirinden ayrılmamalıdır. Modern eğitim sistemlerinin önemli problemlerinden biri bu iki alanı farklı ders blokları hâline getirmesidir. Oysa öğrenci bir odanın alanını hesaplarken hem geometri hem aritmetik kullanmaktadır. Bir bahçenin çevresini ölçerken de aynı durum geçerlidir. Gerçek dünyada bu iki alan birbirinden ayrılmamaktadır. Müfredat da aynı bütünlüğü korumalıdır.
Ortaokul yıllarına gelindiğinde matematiksel düşünce yeni bir düzeye ulaşmaktadır. Öğrenci artık yalnızca belirli nesnelerle değil, nesneler arasındaki ortak yapılarla ilgilenmeye başlayabilir. Bu dönem cebire geçiş için en uygun aşamadır. Fakat burada da cebirin sayıların alternatifi gibi sunulmaması gerekir. Öğrenci önce çok sayıda örnek üzerinde ortak ilişkileri görmelidir. Alan hesapları, oran problemleri, büyüme düzenleri ve tekrar eden örüntüler dikkatle incelendiğinde belirli genel yapılar ortaya çıkmaktadır. Cebir bu yapıların dili olarak tanıtılmalıdır.
Bu yaklaşım öğrencinin harflerden korkmasını da engelleyebilir. Çünkü x veya y artık bilinmeyen semboller değildir. Daha önce görülen ilişkilerin genel ifadeleridir. Öğrenci cebiri yeni bir dünya olarak değil, zaten bildiği dünyanın daha soyut bir anlatımı olarak kavrayacaktır.
Lise döneminde ise matematik ile fizik arasındaki bağ yeniden kurulmalıdır. Bugünkü eğitim sistemlerinde öğrenciler çoğu zaman matematik dersinde öğrendikleriyle fizik dersinde karşılaştıkları arasında ilişki kurmakta zorlanmaktadır. Bunun temel nedeni iki alanın farklı düşünsel dünyalar gibi sunulmasıdır. Oysa fizik matematiksel ilişkilerin değişim dünyasına uygulanmasından başka bir şey değildir.
Fonksiyonlar, türev ve integral gibi kavramlar da bu bağlam içinde öğretilmelidir. Öğrenci bu kavramları yalnızca teknik işlemler olarak görmemelidir. Bunların hareketi, büyümeyi, değişimi ve dönüşümü açıklamak için geliştirildiğini anlamalıdır. Bir ağacın büyümesi, bir aracın hızlanması, bir nehrin debisinin değişmesi veya bir nüfusun zaman içindeki dönüşümü aynı düşünsel çerçevenin parçaları olarak ele alınmalıdır.
Bu yaklaşımın önemli sonuçlarından biri disiplinler arasındaki duvarların zayıflamasıdır. Matematik, geometri, cebir ve fizik birbirinden kopuk alanlar olmaktan çıkmaktadır. Öğrenci aynı düşünsel zincirin farklı halkalarıyla karşılaşmaktadır. Böylece öğrenme süreci daha bütüncül hâle gelmektedir.
Bu model aynı zamanda öğretmenin rolünü de değiştirmektedir. Öğretmen hazır bilgiyi aktaran kişi olmaktan çok, öğrencinin gerçeklik ile matematik arasındaki bağı kurmasına rehberlik eden kişi hâline gelmektedir. Öğrenciye doğrudan formül vermek yerine formülün doğduğu ilişkiyi göstermek önem kazanmaktadır. Çünkü matematiksel kavrayış sonucun öğrenilmesinden değil, sonuca götüren zihinsel yolun kurulmasından doğmaktadır.
Uzun vadede böyle bir müfredat dönüşümü matematik başarısını yalnızca sınav sonuçları açısından değil, düşünme kapasitesi açısından da etkileyebilir. Çünkü burada amaç daha fazla işlem yaptırmak değildir. Amaç öğrencinin dünyayı matematiksel olarak okuyabilmesini sağlamaktır. Bir bina gördüğünde onun geometrik yapısını, bir hareket gözlemlediğinde onun niceliksel ilişkilerini, bir değişim süreciyle karşılaştığında onun altında yatan düzeni fark edebilen bireyler yetiştirmek hedeflenmektedir.
Aslında matematik eğitiminin nihai amacı da budur. Matematik insanın dünyadan uzaklaşmasını değil, dünyayı daha derin biçimde kavramasını sağlamalıdır. Gerçek cisimden başlayan, geometriye, aritmetiğe, cebire ve fiziğe uzanan öğrenme zinciri yeniden kurulduğunda eğitim sistemi yalnızca daha iyi matematik bilen öğrenciler yetiştirmeyecek; aynı zamanda gerçekliği daha güçlü okuyabilen bireyler de yetiştirecektir.
(Devam edecek…)
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish