1791'de Haiti'de köleleştirilmiş insanlar, kendilerini sömüren silahlı efendilerine karşı ayaklanarak onları yendi, adayı ele geçirdi ve 1804 yılında yeni bir ulus kurdu. Haiti'deki bu ayaklanma, tarihte kölelerin isyanının tam bir zaferle sonuçlandığı en güçlü örnek oldu. Bu haber Karayipler'e, özellikle 150 yılı aşkın süredir şeker plantasyonlarıyla İngiliz İmparatorluğu'nun en kârlı sömürgesi hâline gelmiş Batı Hint Adaları'na kadar ulaştı. Plantasyon sahiplerinin en büyük endişesi, aynı isyanın kendi sömürgelerinde de gerçekleşme ihtimali oldu.
1807'ye gelindiğinde köle ticareti resmen yasaklandı. Bu, Londra'daki abolisyonist* hareket için büyük bir zafer sayıldı; ancak köle ticareti kalksa da kölelik devam ettiği için İngiltere mevcut kölelerden maksimum fayda sağlamaya devam etti. Haiti hafızası da henüz tazeyken hem köleleştirilen insanların isyan etmesi engellenmeli hem de abolisyonist hareket memnun edilerek köleler yararına bir şeyler yapılmalıydı.
Londra'da ilginç bir proje mevcuttu. Piskopos Beilby Porteus, 1794'te “kölelere” Hristiyanlığı öğretmek amacıyla bir cemiyet kurmuştu. Porteus, köle ticaretine karşı oy kullanan, kürsüden bu ticareti eleştiren bir abolisyonist olmasına karşın kurduğu cemiyetin isyanı değil itaati öğreten bir kitap basmasına müsaade etti: Köle İncili.
Söz konusu kitap, standart İncil'in sadece 14 kitabını içeren, Eski Ahit'in yüzde 90'ı, Yeni Ahit'in ise yarısının çıkarıldığı bir metindi. Kitabı yazmaktaki niyet, kitabın adından bile kolaylıkla anlaşılmaktaydı:
Siyah kölelerin kullanımı için Kutsal Mesaj'ın seçilmiş kısımları.
Hristiyanlaştırılacak kölelere itaat ve sabır öğütlenmeli, köleler isyan ve itirazdan uzak tutulmalıydı. Bu yüzden Musa'nın İsrailoğullarını kölelikten çıkardığı Mısır'dan Çıkış anlatısı, adalet ve eşitlik vurgulayan peygamber sözleri, isyanı meşrulaştırabilecek her satır özenle ayıklandı. Kalanlar ise tek bir mesajı tekrarlıyordu:
İtaat et, sabret, efendine (kötü olsa bile) boyun eğ, çünkü bu düzen ilahi bir takdirdir.
Böylece Batı Hint Adaları'nda kontrollü bir biçimde öğretilen bir Hristiyanlık anlayışı ile kitleler, itaat etmeye ve sabra doğal olarak teşvik edilecek ve isyandan uzak tutulacaklardı.
İtaati ve sabrı öğütleyen bir din
Afrika'nın Hristiyanlaştırılma sürecinde doğrudan bir “Köle İncili” kullanılmadı ama aynı mantık (itaati öğreten, özgürlüğü sansürleyen bir Hristiyanlık) misyonerler aracılığıyla Afrika sömürgelerinde de uygulandı. Bilhassa sömürge döneminde misyonerler Kutsal Kitap yorumlarını son derece sıkı bir kontrol altında tuttu. Okuma yazmayı öğreten kişi çoğu zaman İncil'i de öğreten kişiydi.
Söz konusu Hristiyanlık eğitiminde, bu dünya sıkıntı çekilecek bir mekân olarak tanımlanıp mükâfatın öbür dünyaya bırakıldığı bir anlayış aktarılırken kurtuluş ve özgürlük gibi temalar geri planda bırakıldı.
1884-85'teki Berlin Konferansı'nın ardından hızlanan sömürgeleştirme sürecinde, daha önce kurulmuş olan misyoner okul ve kilise ağları da kolonyal düzenle giderek daha fazla iç içe geçti. Misyon, “medeniyet” götürmekti; ancak Batı'nın kontrolünde ve tanımladığı ölçüde bir medeniyet…
Şüphesiz tüm misyonerler aynı zihin yapısında değildi, bir kısmının asıl amacı gerçekten de insanları İsa'ya iman etmeye davet etmekti. Bu nedenle sömürge yönetimiyle ters düşen misyonerler de oldu.
Yine de misyonerlik kurumlarının önemli bir bölümü, özellikle sömürge yönetiminin yerleşmesinden sonra, tarihçi Matsobane Manala'nın da belirttiği gibi sömürge düzeninin sorgulanmayan bir parçası hâline geldi.
Neden halklar Hristiyan oldu?
Hristiyanlık Afrika'ya yalnızca zorla girmedi. İnsanlar onu kimi zaman çıkarları için, kimi zaman eğitim için, kimi zaman sömürge düzeninde yükselmek için, kimi zaman da gerçekten inandıkları için benimsedi.
Misyonerliğin gücü sadece vaazdan gelmiyordu. Misyonerler okul açıyor, hastane kuruyor, matbaa işletiyor, yerel dilleri öğreniyor ve İncil'i bu dillere çeviriyordu. Okuryazarlığın düşük olduğu toplumlarda bu kurumlar olağanüstü bir çekim merkezi hâline geldi. Bir çocuk misyoner okulunda okumayı öğreniyor, aileler misyoner hastanesinde tedavi görüyor, genç bir adam misyonerlerin yanında öğretmen ya da tercüman olarak iş bulabiliyordu. Böylece Hristiyanlık yeni dünyaya açılan bir kapı hâline geliyordu.
İncil'e karşılık topraklar
Afrika'da kuşaktan kuşağa aktarılan o meşhur söz şöyle özetler durumu: Batılılar geldiğinde toprak yerlilerde, İncil ise onların elindeydi. “Gelin dua edelim” dediler, gözlerimizi kapadık. Gözlerimizi açtığımızda İncil bizde, toprak ise onlardaydı.
Sözün kendisinin kime ait olduğu tartışmalı. Fakat anlattığı tarihsel ilişki, sömürge Afrika'sının belgelerinde fazlasıyla karşılık buluyor. Güney Afrika'da 1913 Yerliler Toprak Yasası, nüfusun beşte birinden azını oluşturan beyaz azınlığa ülkenin en verimli topraklarının yüzde 80'inden fazlasını bırakırken, çoğunluğu oluşturan siyah nüfusa sadece yüzde 7'lik, çoğu verimsiz olan bir alan tahsis etti. Zimbabve'de ise (o zamanki adıyla Rodezya) “1930 Toprak Paylaşım Yasası”, nüfusun yüzde 5'ini bile oluşturmayan beyaz yerleşimcilere ülkenin en bereketli topraklarının yarısından fazlasını verdi.
Dini kullanarak toprakları ve kaynakları gasp eden Batı, kısa zaman içinde tarihi, kimliği ve kültürü de yok etme yoluna gitti. Din, siyahlara ait olan her şeyin küçümsendiği ve değersizleştirildiği sistematik medenileştirme misyonunun sac ayaklarından biri oldu.
İncil'in kendisi eşitlik, adalet, yoksula acımak, düşmanını bile sevmek gibi temaları öğütlerken onu getirenlerin bizzat kendileri bu ilkeleri ihlal ediyordu. Hristiyanlaştırdıkları Afrikalılara “diğer yanaklarını çevirmeleri” söylenirken, onlar hep öbür yanağa vuran taraf olarak kaldı. Ekilebilir toprakların neredeyse tamamı beyaz sömürgecinin elinde iken, itaat ve sabrın İncil öğretileriyle verildiği yerli halk, kendi atalarının toprağında birer işçi olarak ömür boyu çalışmaya mahkûm edildi.
Kırılan kontrol
Batı yine de tam bir kontrol sağlayamadı. 1831'de, Amerika'nın Virginia eyaletinde köleleştirilmiş bir vaiz olan Nat Turner, İncil'i efendilerinin öğrettiği gibi yorumlamadı; aksine İncil'deki kehanet ve kıyamet imgelerini bizzat bir özgürleşme çağrısı olarak algıladı. Sonuç olarak Turner, tarihin en kanlı köle isyanlarından birini başlattı.
Afrika'da da benzer bir şey oldu. Misyonerlerin verdiği kırpılmış, itaate indirgenmiş din, yerli halkın elinde beklenmedik bir şekle büründü. Kongo'da Simon Kimbangu, “Tanrı artık asayı beyaz adamdan alıp siyahlara devrediyor” sözüyle çok sayıda takipçi topladı. Sömürge yönetimi onu bir tehdit olarak gördü ve ölünceye dek hapiste tuttu. Nijerya'daki Aladura (Dua) hareketleri, misyoner kiliselerin beyaz otoritesini reddederek doğrudan Kutsal Ruh'un rehberliğini ilan etti. Güney Afrika'da Zulu peygamber Isaiah Shembe, Kenya'da ise Roho kiliseleri verilen dini olduğu gibi kabul etmek yerine, onu kendi kurtuluş ihtiyaçlarına göre yeniden yorumladı.
Sorgulayanlar ve reddedenler
Bununla beraber herkes dini kendi ruhuna çevirerek sahiplenmedi. Kimisi dinden uzaklaştı, kimisi ise dini bütünüyle reddetti. Zambiya'nın kurucu lideri Kenneth Kaunda, bir misyoner papazın oğlu olarak büyüdüğü kilisede bile ırk ayrımına tanık oldu. Beyazların ve siyahların aynı Tanrı'ya aynı çatı altında ama ayrı sıralarda dua etmesini sorguladı. Beyazlar kiliseye özel araçlarında gelirken, siyahlar yırtık terlikleriyle kilometrelerce yol kat ediyordu. Bu eşitsizliği gören Kaunda'nın yaşantısında pek dindar bir kimlik benimsemediği bilinir.
Kenyalı yazar Ngũgĩ wa Thiong'o ise çok daha köklü bir kopuşu seçti: Vaftiz adı James'i değiştirdi, İngilizceyi ve Hristiyanlığı topyekûn terk etti. Çünkü gördüğü kiliseler, Mau Mau direnişçilerini “Hristiyan değerlerini reddeden vahşiler” diye damgalayan sömürge propagandasının bizzat parçası olmuştu. Onun için din, artık vicdanın değil, iktidarın diliydi.
Bir yanda dini kendi rengine boyayarak sahiplenenler, diğer yanda onu bütünüyle reddedenler… Bugünkü Afrika'nın manzarası da kısmen böyle sayılır.
Toprağı gasp edenler kıtadan ayrıldı. Afrikalılar ise Kutsal Kitabı okumaya başladıkça sömürgecinin anlattığı İsa ile İncil'de karşılaştıkları İsa arasındaki mesafeyi görmeye başladı. İtaat etmeleri için kendilerine verilen kitap, bir süre sonra kendilerini yönetenleri sorgulamalarına yol açtı.
Şimdi ise aynı din, farklı ellerde farklı yönlere savruluyor. Kimi papaz onu hâlâ bir özgürleşme aracı olarak anlatırken kimisi de “Bağış yap, Tanrı seni affetsin!” diye vaaz vererek yoksulluğu yeniden üretiyor. Refah İncilleri dini bir başka sömürü aracına dönüştürüyor.
Abolisyonist hareket, 18. ve 19. yüzyıllarda köleliğin ve köle ticaretinin yasaklanmasını ve tamamen ortadan kaldırılmasını savunan politik ve toplumsal akım.
Kaynaklar:
Britannica, T. Editors of Encyclopaedia. (1998, July 20). Kimbanguist Church. Encyclopedia Britannica.
Little, B. (2018, December 11). Why Bibles given to slaves omitted most of the Old Testament. HISTORY.
Manala, M. J. (2013). The impact of Christianity on sub-Saharan Africa. Studia Historiae Ecclesiasticae, 39(2), 285-302.
McKillop-Mash, C. (2018, December 6). The ‘Slave Bible’ of 1807. The Conveyor (Bodleian Libraries Blog).
The Elephant. (2025, June 3). My intellectual debt to Ngũgĩ wa Thiong'o. The Elephant.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
