Almanya'nın ik lideri, birkaç gün arayla Asya'ya çıkarma yaptı. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, 27-31 Ekim tarihleri arasında 5 günlük Çin ziyaretinde bulundu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise 26-30 Ekim tarihlerinde Singapur, Japonya ve Güney Kore'yi kapsayan 5 günlük Asya turu gerçekleştirdi. Özellikle Tokyo'daki temaslar, Almanya'nın Asya-Pasifik stratejisi bakımından dikkat çekiciydi.
İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu ziyaretlerin ortak bir anlamı var elbette. O da şu ki Avrupa, değişen dünya düzeninde kendisine yeni bir hareket alanı arıyor. ABD'nin giderek daha fazla güvenlik ve ekonomik baskı aracına başvurduğu, Çin'in ekonomik ve teknolojik ağırlığının arttığı, Asya'nın dünya ekonomisindeki merkezî konumunu güçlendirdiği bir dönemde Avrupa, kendi çıkarlarını yeniden tanımlamak zorunda kalıyor.
Henry Kissinger, Dünya Düzeni (World Order) kitabında Avrupa'nın geleceğini ve Avrasya'daki güç dengelerini ABD'nin stratejik çıkarları açısından ele almıştı. Kissinger'ın temel stratejik kaygılarından biri, Avrupa'nın Atlantik ittifakından bağımsız bir güç merkezi hâline gelmesi ve ABD'nin Avrasya üzerindeki nüfuzunun zayıflamasıydı. Avrupa'nın Çin ve Rusya ile daha yakın bir stratejik ilişki kurması, Washington açısından önemli bir jeopolitik sorun anlamına geliyor elbette. Kissinger, "Avrupa'nın stratejik özerklik gütmesi veya Çin-Rusya safına yaklaşması Washington açısından felâket olur" diye açıklıyordu.
Bugün yaşanan gelişmeler, bu tartışmayı yeniden gündeme getiriyor.
Avrupa, ABD'nin çizdiği sınırların dışına çıkabilecek mi?
Yoksa Asya'ya yöneliş, Washington'ın küresel stratejisinin yeni bir parçası mı olacak?
Ukrayna savaşı Avrupa'yı çıkmaza soktu
Avrupa'nın bugünkü arayışını anlamak için Ukrayna savaşına bakmak gerekiyor. 2022'den itibaren Almanya, ABD öncülüğündeki NATO çizgisine büyük ölçüde uyum sağladı. Rusya'ya yönelik yaptırımlara katıldı, Ukrayna'ya kapsamlı askerî ve ekonomik destek verdi ve Moskova ile ilişkilerini tarihsel olarak en düşük seviyelerden birine taşıdı.
Özellikle Almanya açısından bu politikanın ağır ekonomik sonuçları oldu. Rus enerji kaynaklarına dayanan sanayi modeli ciddi bir dönüşüm geçirmek zorunda kaldı. Enerji maliyetleri, rekabet gücü ve sanayinin geleceği Alman ekonomisinin temel sorunları arasına girdi. Bir zamanlar Rusya ile ekonomik iş birliğini Avrupa güvenliğinin unsurlarından biri olarak gören Berlin, bugün Moskova ile karşı karşıya gelen bir konuma yöneldi.
Alman yönetiminin Ukrayna'ya askerî desteği önceleyen yaklaşımı, diplomatik çözüm arayışlarının geri planda kalmasına ve savaşın uzamasına katkıda bulunan unsurlardan biri oldu. Avrupa, Rusya'yı ekonomik ve askerî baskıyla geri adım attırmaya çalışırken kendi ekonomik çıkarlarından da önemli ölçüde taviz verdi.
Ancak savaşın uzaması, Avrupa'nın ABD'ye olan güvenlik bağımlılığını azaltmadı. Tam tersine, Avrupa'nın kendi savunma kapasitesi ve dış politika kararlarında Washington'a bağımlılığı yeniden tartışılmaya başlandı.
Buna bir de ABD'nin Avrupa ile ticari ilişkilerinde izlediği korumacı politikalar eklenince, Berlin ve diğer Avrupa başkentleri için yeni ortaklıklar aramak bir tercih olmaktan çıkıp ekonomik bir zorunluluğa dönüşüyor.
Çin ile ortaklık mı, rekabet mi?
Almanya'nın Çin politikası bu çelişkinin en açık örneklerinden biri. Çin, Almanya'nın en büyük ticaret ortağı ve Alman sanayisi açısından vazgeçilmez pazarlardan biri. 2025 yılında Pekin-Berlin ortak ticaret hacmi 250 milyar doları geçti. Volkswagen, BMW ve Mercedes-Benz gibi Alman otomotiv devlerinin Çin pazarındaki varlığı, 2 ülke arasındaki ekonomik ilişkinin boyutunu gösteriyor. 1,5 milyar dolarlık devasa Çin pazarı, Berlin için vazgeçilmez derecede önemli.
Buna karşılık Almanya ve Avrupa Birliği, son yıllarda Çin'i giderek daha fazla ekonomik rakip olarak tanımlıyor. Avrupa Komisyonu'nun Çin politikasında kullandığı üçlü tanım bunu açıkça ortaya koyuyor: Çin, Avrupa için aynı anda bir iş birliği ortağı, ekonomik rakip ve sistemik rakip.
Bu yaklaşımın somut sonuçları da var.
Avrupa Birliği, 2024 yılında Çin'de üretilen elektrikli otomobillere yönelik sübvansiyon karşıtı ek gümrük vergileri uygulamaya başladı. BYD, Geely ve SAIC gibi üreticiler bu uygulamadan etkilendi. Almanya, kendi otomotiv şirketlerinin Çin pazarındaki çıkarlarını da düşünerek bu vergilere mesafeli yaklaşmıştı. Buna rağmen AB düzeyinde karar alındı.
Bir başka önemli örnek telekomünikasyon sektörü. Almanya, Huawei ve ZTE'nin 5G altyapısındaki kritik bileşenlerini aşamalı olarak sistem dışına çıkarma kararı aldı. Alman hükümetinin mobil operatörlerle yaptığı anlaşmalar uyarınca bu şirketlerin kritik bileşenleri bu yıl sonuna kadar 5G çekirdek ağlarından çıkarılacak. Erişim ve taşıma ağlarındaki kritik yönetim işlevlerinin ise 2029 sonuna kadar değiştirilmesi öngörülüyor.
Avrupa'nın Çin'e yönelik kısıtlamaları bunlarla da sınırlı değil. Çin menşeli tıbbi cihazların kamu ihalelerine katılımına yönelik AB düzenlemesi, 5 milyon avronun üzerindeki ihalelerde Çinli şirketleri dışarıda bırakıyor ve ilgili sözleşmelerde Çin menşeli ürünlerin payını yüzde 50 ile sınırlıyor.
Bütün bunlar, Almanya'nın Çin ile ilişkilerinde ortaklık söylemi ile rekabet politikasının yan yana yürüdüğünü gösteriyor. Berlin, Çin pazarından vazgeçmek istemiyor ama Çin'in teknolojik ve sanayi alanındaki yükselişini kendi ekonomik üstünlüğü açısından bir tehdit olarak da değerlendiriyor.
Steinmeier'in "diyalog ve stratejik ortaklık" mesajı
Steinmeier'in Çin ziyareti, Almanya'nın Pekin ile ilişkileri koparmak istemediğini gösteren önemli bir diplomatik adımdı. Yaklaşık 8 yıl aradan sonra Çin'e devlet ziyareti gerçekleştiren Alman Cumhurbaşkanı, Anhui ve Pekin'de temaslarda bulundu. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in yanı sıra Başbakan Li Qiang ve Ulusal Halk Kongresi Daimî Komitesi Başkanı Zhao Leji ile görüştü.
Ziyaretin elbette en önemli görüşmesi 30 Ekim'de Şi Cinping ile gerçekleştirildi.
Şi, Çin ve Almanya'nın dünyanın 2. ve 3. büyük ekonomileri olarak küresel ekonomik istikrar ve Çin-Avrupa ilişkilerinin gelişmesi bakımından önemli sorumluluklar taşıdığını vurguladı. İki ülkenin eşitlik, karşılıklı fayda ve stratejik istikrar temelinde yeni bir iş birliği modeli oluşturması gerektiğini söyledi.
Şi'nin mesajında özellikle iki nokta dikkat çekiciydi. Birincisi, Çin'in Almanya'nın Avrupa ve uluslararası siyasette daha etkin bir rol oynamasını desteklediğini belirtmesiydi. İkincisi ise Almanya'dan Çin'in gelişimine ve Çin ile ekonomik iş birliğine daha açık, rasyonel ve pragmatik yaklaşmasını istemesiydi. Elbette Pekin, AB'yi Washington'dan koparma stratejisini gütmeye devam ediyor.
Şi, Alman şirketlerinin Çin pazarında faaliyetlerini genişletmesini desteklediklerini belirtirken Almanya'dan da Çinli şirketlere adil, şeffaf ve ayrımcı olmayan bir iş ortamı sağlamasını istedi. Yapay zekâ, yeşil dönüşüm, dijital ekonomi ve hizmet ticareti gelecekteki iş birliği alanları olarak öne çıktı.
Steinmeier ise Çin'in son yıllardaki ekonomik, bilimsel ve teknolojik gelişimini takdir ettiklerini belirtti. Almanya'nın Tek Çin politikasına bağlılığını yineledi. İki ülkenin ekonomik ve ticari anlaşmazlıklarını diyalog yoluyla çözebileceğini ifade etti.
Alman Cumhurbaşkanı'nın Pekin'deki konuşmalarında dikkat çeken bir diğer konu uluslararası düzen oldu. Steinmeier, uluslararası sistemin baskı altında olduğunu ve dünyanın Çin'in daha büyük bir rol üstlenmesini beklediğini söyledi. Birleşmiş Milletler Şartı'nın ilkelerine, uluslararası hukuka, serbest ticarete ve Dünya Ticaret Örgütü kurallarına bağlılık çağrısı yaptı. Korumacılığa ve ticaret savaşlarına karşı ortak hareket edilmesini savundu.
Ancak ziyaretin bir başka boyutu da vardı. Steinmeier, Pekin Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada Çin'in ekonomik kendi kendine yeterlilik politikasının diğer ülkelerde bağımlılık ve kırılganlık yaratmaması gerektiğini söyledi. Çin ile Avrupa arasındaki ticaret dengesizliğine dikkat çekti. Dolayısıyla Berlin, Pekin ile diyaloğu sürdürürken ekonomik rekabet konusundaki itirazlarını da masada tutuyor.
Merz'in Japonya çıkarması
Steinmeier'in Çin ziyaretiyle aynı dönemde başlayan Alman Şansölyesi Merz'in Asya turu, Almanya'nın bölgeye yönelik daha geniş strateji çabasını ortaya koyuyor.
Merz, 5 günlük ziyaretinde Singapur, Japonya ve Güney Kore'yi ziyaret etti. Turun Japonya ayağı özellikle önemliydi. Tokyo'da Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ile görüşen Merz, 2 ülkenin ekonomik güvenlik, savunma ve teknoloji alanlarında iş birliğini derinleştirmesi gerektiğini vurguladı. Takaichi yönetiminde Tokyo'nun daha Pekin karşıtı, şahin bir çizgide olduğunu hatırlatalım.
Görüşmeler sonucunda ekonomik güvenlik alanında ortak bir bildiri ve iş birliğini geliştirmeye yönelik bir tedbir paketi üzerinde anlaşmaya varıldı. Kritik tedarik zincirlerindeki bağımlılıkların azaltılması, savunma sanayisi iş birliği, yapay zekâ diyaloğu ve ileri teknoloji alanlarında ortak çalışmalar gündeme geldi.
Merz'in Japonya ziyaretinde savunma iş birliği de önemli yer tuttu. İki ülke, savunma üretiminde ortak projeleri ve özellikle askerî teçhizat alanındaki iş birliğini değerlendirme kararı aldı. Hükümetler arası istişarelerin 2027'de yeniden başlatılması, Japonya'nın 2028 Hannover Sanayi Fuarı'nda ortak ülke olması da kararlaştırılan başlıklar arasındaydı.
Merz'in açıklamalarında dikkat çeken bir diğer konu, Avrupa ile Asya arasında daha güçlü bir ekonomik ağ kurulmasıydı. Almanya Başbakanı, Japonya, Singapur ve Güney Kore gibi ülkelerle Avrupa'nın küresel ticaret dengesizliklerine karşı daha yakın çalışması gerektiğini söyledi. Avrupa Birliği ile ASEAN ülkeleri arasında ortak bir ticaret anlaşması müzakerelerinin yeniden başlatılmasını da gündeme getirdi.
Merz'in turunun sonunda Güney Kore'de yaptığı değerlendirme ise Almanya'nın yaklaşımını özetliyor: Avrupa ve Asya-Pasifik ülkeleri, Amerikan hegemonyasının gerilediği ve giderek belirsizleşen dünyada ortak çıkarlarını korumak için daha güçlü iş birliği geliştirme çabasında.
Burada önemli bir ayrıntı var. Merz'in Japonya ve Güney Kore ile kurmaya çalıştığı ilişkinin doğrudan Çin karşıtı bir ittifak ilanı olup olmayacağı önemli. Son dönemde bu 2 ülkenin NATO zirvelerine katılması, Pekin'de büyük rahatsızlık yaratıyor. Elbette 45 yıllık neoliberal politikalarla üretimden kopan Atlantik ittifakı, ekonomik güvenlik, teknoloji, savunma ve tedarik zincirleri başlıkları üzerinden Çin'e olan bağımlılığı azaltma arayışını da sürdürüyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish