Yönetim biçiminin tek merkezli olduğu ve denetim mekanizmalarının neredeyse tamamen ortadan kalktığı bir sistemde, iktidara gelenin ilk hedefinin yerine geldiği iktidar olması kuvvetle muhtemeldir. Siyaset literatüründe rövanşizm olarak tanımlanan bu anlayış, esasında uzun yıllar boyunca iktidar erkinden dışlanmış kesimlerin biriktirdiği psikolojik ve sosyolojik tepkilerin dışavurumudur. Nitekim son on yıldır tanıklık ettiğimiz uygulamaların, bu kez farklı aktörler eliyle mahkeme koridorlarına, sosyal medya ağlarına ve konvansiyonel medya manşetlerine taşınması ihtimali hiç de yabana atılacak bir tehlike değildir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hepimizin malumu olan, yürütme gücünü tek merkezde toplama özelliği, bu mayınlı alanı daha da tehlikeli hâle getirmektedir. Zira gücün kurumsal mekanizmalar yerine şahıs merkezli bir düzlemde şekillenmesi, yalnızca mevcut iktidarın devamlılığını değil, sonrasına ilişkin kaygıları da beslemektedir.
Bugün çeşitli çevrelerde dillendirilen “Erdoğan sonrası…” endişesinin temelinde de büyük ölçüde bu gerçek yatmaktadır. Güç merkezinde yaşanacak bir değişimin, o merkezden beslenenlerin bireysel kazanımlarını nasıl etkileyeceği sorusu, devletin ve milletin geleceğine ilişkin kaygıların önüne geçmiş görünmektedir.
Ondan sonra ben ne olacağım?
İşte bu soru, mevcut siyasi düzenin belki de en açıklayıcı psikolojik göstergelerinden biridir. Merkezde toplanan güçten neredeyse sınırsız bir krediyle beslenen bürokrasiden, sosyal hayatın çeşitli katmanlarına kadar uzanan geniş bir çevrede, geleceğe ilişkin kaygıların temelinde bu bireysel hesap yatmaktadır. Gücün kaybı, yalnızca siyasi bir değişim değil, aynı zamanda kişisel varoluş alanlarının daralması olarak algılanmaktadır.
Ne var ki meselenin diğer tarafı da en az bunun kadar önemlidir.
Mevcut iktidar çevrelerinde gücü kaybetme korkusuyla şekillenen bu ruh hâlinin, muhalefetin bazı kesimlerinde güce erişme dürtüsü ile karşılık bulması, Türkiye’nin önündeki en önemli siyasi tehlikelerden biridir. Bir tarafta elindekini kaybetmek istemeyenler, diğer tarafta aynı imkânlara kavuşmak için sabırsızlananlar bulunmaktadır. Her iki yaklaşımın da devletin kurumsal devamlılığından ziyade güç merkezinin kim tarafından kontrol edileceği sorusuna yoğunlaşması, geleceğe ilişkin endişeleri artırmaktadır.
Türkiye, yapılacak ilk genel seçime mevcut sistemle gidecektir. Mevcut yönetim bloğunun yanı sıra yeni seçim bloklarının oluşması da kuvvetle muhtemeldir. Muhalefetin bugün içinde bulunduğu parçalı tablonun, kendileri açısından umut verici olduğunu söylemek güçtür. Ancak asıl üzerinde durulması gereken mesele, muhalefetin seçim öncesinde yaşayabileceği ayrışmalardan ziyade, muhtemel bir seçim kazanımının ardından karşı karşıya kalacağı iç çatışmalardır. Zira iktidara karşı bir araya gelmek ile devleti birlikte yönetmek aynı şey değildir.
Takribi çeyrek asırlık bir iktidarın karşısında konumlanan devasa siyasi ve toplumsal kümenin, birbirinden farklı beklentilere sahip kesimlerden oluştuğu açıktır. Bu kesimleri siyasi eğilimleri ve iktidardan beklentileri bakımından tasnif ettiğimizde, 3 temel anlayışın ön plana çıktığını ölçümlemek mümkündür.
Birinci grup, mevcut iktidar döneminde ortaya çıkan zenginleşmeyi, makam dağılımını ve güç ilişkilerini görerek artık sıranın kendilerine gelmesi gerektiğine inananlardan oluşmaktadır. Bu anlayışın temelinde, devlet yönetimini bir hizmet ve sorumluluk alanından ziyade, elde edilecek imkânların paylaşımı olarak gören hastalıklı bir yaklaşım bulunmaktadır. Ulvi, uhrevi veya ilkeli birtakım hassasiyetlerden ziyade, kişisel ve grupsal kazanımların belirleyici olduğu bu eğilimin dünya siyasetinin yabancısı olmadığı da bir gerçektir.
İkinci grup, benimsediği ideolojik anlayışın karşısında konumlanan her siyasi eğilimi öteki olarak gören ve temel siyasi hedefini mevcut iktidarla hesaplaşma üzerine kuranlardan oluşmaktadır. Bu anlayışta devletin geleceğinden ziyade geçmişin tasfiyesi öncelik kazanmaktadır. Neredeyse bütün siyasi varlığını Erdoğan karşıtlığı üzerinden tanımlayan bu eğilim için iktidar değişimi, yalnızca yeni bir yönetim döneminin başlangıcı değil, aynı zamanda geçmişle hesaplaşmanın fırsatı olarak görülmektedir.
Üçüncü grup ise ne yazık ki diğerlerine kıyasla daha sınırlı bir kesimi temsil etmektedir. Bu anlayışın temel meselesi şahıslar, siyasi aidiyetler veya ideolojik hesaplaşmalar değildir. Ülkenin karşı karşıya bulunduğu ekonomik, sosyal ve kurumsal sorunları dert edinen, devlet mekanizmasının yeniden sağlıklı biçimde işlemesini isteyen ve bir an önce işleri yoluna koymayı önceleyen bir yaklaşımdır. Bu kesimler açısından iktidar değişimi bir amaç değil, ülkenin sorunlarını çözebilmek için kullanılacak siyasi bir imkândır.
Elbette bu 3 anlayışın birbirinden keskin çizgilerle ayrıldığını söylemek mümkün değildir. Aynı siyasi yapı içerisinde farklı eğilimlerin bir arada bulunması, hatta aynı aktörün birden fazla beklentiyi taşıması mümkündür. Ancak bu durum, söz konusu eğilimlerin varlığını ve muhtemel çatışma alanlarını ortadan kaldırmamaktadır.
İşte asıl mesele de burada başlamaktadır.
Seçim döneminde ortak bir hedef etrafında buluşabilecek bu kesimlerin, iktidarın elde edilmesinden sonra aynı ortaklığı sürdürebilmeleri hangi şartlarda mümkün olacaktır?
Birinci grubun makam ve imkân paylaşımına ilişkin beklentileri, üçüncü grubun liyakat ve kurumsal yeniden yapılanma talepleriyle karşı karşıya gelmeyecek midir?
İkinci grubun geçmişle hesaplaşmayı önceleyen yaklaşımı, ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarına acil çözümler üretmek isteyen kesimlerin öncelikleriyle çatışmayacak mıdır?
Dahası, bu 3 grubun kendi içlerinde ortaya çıkabilecek yeni güç mücadeleleri, zaten kırılgan olan siyasi dengeyi daha da zorlamayacak mıdır?
Bu soruların cevapları yalnızca muhalefetin kendi geleceğini değil, Türkiye’nin gelecekteki yönetim istikrarını da doğrudan ilgilendirmektedir.
Zira seçim kazanmak için bir araya gelen siyasi ve toplumsal unsurların, iktidar elde edildikten sonra aynı öncelikler etrafında hareket edeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. Ortak rakibin ortadan kalkması, bugüne kadar ertelenmiş veya görmezden gelinmiş ihtilafların gün yüzüne çıkmasını beraberinde getirebilir.
Üstelik mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yürütme yetkilerini tek merkezde toplaması, bu çatışmaların etkisini daha da artırabilecek niteliktedir. Parlamenter sistemlerde farklı siyasi taleplerin müzakere ve uzlaşma mekanizmaları içerisinde karşılık bulabilmesi mümkünken, mevcut sistemde yürütmenin başındaki kişinin şahsiyeti, siyasi kabiliyetleri ve devlet tecrübesi çok daha belirleyici hâle gelmektedir.
Dolayısıyla muhalefetin önündeki temel mesele, yalnızca Sayın Erdoğan karşısında seçim kazanabilecek bir aday belirlemekten ibaret değildir.
Sayın Erdoğan’a karşı, Sayın Erdoğan benzeri bir fıtrat ile mukabele edilemeyeceği açıktır. Ancak bunun kadar önemli olan bir başka gerçek daha bulunmaktadır: Mevcut iktidarın karşısında geniş bir seçmen desteği elde edebilmek, o desteği oluşturan birbirinden farklı siyasi ve toplumsal kesimleri iktidar döneminde sevk ve idare edebilme kabiliyetine sahip olunduğu anlamına gelmemektedir.
İşte burada anahtar kelime tecrübedir.
Devlet yönetimini doğrudan üstlenmiş olmak, karar mekanizmalarının işleyişini bilmek, bürokrasinin reflekslerini tanımak, siyasi krizlerin hangi aşamalarda derinleşebileceğini öngörebilmek ve farklı güç merkezleri arasında denge kurabilmek, yalnızca teorik bilgiyle kazanılabilecek hasletler değildir.
Bu noktada Sayın Ahmet Davutoğlu ile uzun yıllara dayanan teşrikimesaimden bir anekdotu, tarihî bir tanıklık olması bakımından paylaşmak isterim.
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı öncesindeki siyasi hareketliliğin yaşandığı günlerdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu, Sayın Davutoğlu’nu evinde ziyaret etmişti.
Görüşmede Sayın Davutoğlu, İmamoğlu’na kurultayda aday olmaması ve henüz o aşamada kendisini bir cumhurbaşkanlığı adaylığı serüvenine kaptırmaması yönünde tavsiyelerde bulundu. Her iki tercihin de belediye başkanlığı görevini riske atabilecek sonuçlar doğurabileceğini ifade etti. Sahip olduğu popülaritenin önemli olduğunu, ancak asıl belirleyici unsurun belediye başkanlığı döneminde ortaya koyacağı hizmetler olacağını, halkın da bu hizmetleri değerlendirerek kendisine yönelmesini beklemesi gerektiğini ifade etmişti.
Bu uyarının muhatabı tarafından ne ölçüde dikkate alındığı bilinmez. Ancak görüşmenin özünde, siyasi aceleciliğin doğurabileceği tehlikelere ilişkin açık bir ikaz bulunmaktaydı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, o gün yapılan değerlendirmenin siyasi öngörü bakımından üzerinde durulmayı hak ettiği kanaatindeyim. Elbette tarih tersten okunamaz. Sonradan yaşanan bütün gelişmeleri tek bir tercihin neticesi olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Ancak siyasi tecrübenin yalnızca karşılaşılan krizleri yönetmekten ibaret olmadığını, henüz ortaya çıkmamış riskleri öngörebilme kabiliyetini de içerdiğini göstermesi bakımından bu görüşme önemlidir.
Kuşkusuz tecrübe tek başına bir başarı teminatı olarak görülemez. Ancak Türkiye gibi kurumsal yapısı ciddi tartışmalara konu olan, ekonomik ve sosyal sorunları derinleşmiş, siyasi kutuplaşmanın toplumsal hayatın neredeyse bütün alanlarına sirayet ettiği bir ülkede, devlet yönetimine ilişkin tecrübenin tali bir unsur olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir.
Özellikle muhtemel bir iktidar değişiminin ardından ortaya çıkabilecek farklı beklentilerin, siyasi hesaplaşmaların ve güç mücadelelerinin yönetilebilmesi, yalnızca seçim meydanlarında elde edilen popülariteyle sağlanamaz. Bugün sahip olunan seçmen desteğinin büyüsüne kapılarak mevcut sistemin zorluklarını, siyasi grupların beklentilerini ve devlet yönetiminin dengelerini ikinci plana atan bir anlayışın, seçim kazanmış olsa dahi ülkeyi yönetebilme kabiliyetini sürdürememe tehlikesi bulunmaktadır.
Hatta daha ileri giderek ifade etmek gerekir ki, iktidara gelmek için bir araya gelen kesimlerin, iktidarı elde ettikten sonra birbirleriyle girişecekleri güç mücadeleleri, yalnızca yeni yönetimin kendi içerisinde yaşayacağı siyasi ihtilaflarla sınırlı kalmayacaktır. Bu ihtilafların karar mekanizmalarını işlemez hâle getirmesi, devlet idaresinin asli fonksiyonlarını yerine getirememesi ve nihayetinde toplumsal beklentilerin ağır bir hayal kırıklığına dönüşmesi ihtimali göz ardı edilemez.
İşte asıl tehlike de burada yatmaktadır.
Böyle bir tabloda, bugün değişim talebinin gerekçesini oluşturan pek çok uygulamanın, yarın toplumsal hafızada ikinci plana düşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Dahası, mevcut iktidarın eleştirilen yönetim anlayışının dahi yeni dönemde ortaya çıkabilecek idari zaaflarla mukayese edilerek bir istikrar dönemi şeklinde hatırlanması ihtimali bulunmaktadır.
Bir başka ifadeyle, değişimden beklediğini bulamayan toplumun, değiştirmek için büyük çaba harcadığı siyasi döneme yeniden özlem duyması gibi son derece ağır bir paradoksla karşı karşıya kalınabilir.
Hülasa, Türkiye’nin önündeki muhtemel aday belirleme sürecinin yalnızca popülarite, kamuoyu araştırmaları veya seçim kazanma ihtimalleri üzerinden değerlendirilmesi, meselenin en hayati boyutunun göz ardı edilmesi anlamına gelecektir. Siyasi karar vericilerin, henüz görünür hâle gelmemiş ancak iktidar değişimiyle birlikte ortaya çıkması muhtemel güç mücadelelerini, yönetim krizlerini ve bunların toplumsal sonuçlarını da hesaba katmaları gerekmektedir.
Burada mesele yalnızca kimin iktidara gelebileceği değil, kimin iktidara geldiğinde birbirinden farklı beklentilere sahip siyasi ve toplumsal kesimleri sevk ve idare ederek devletin işleyişini sürdürebileceğidir.
Siyaset yapıcılarının tarih ve vicdan önündeki asıl sorumluluğu da burada başlamaktadır. Seçim kazanabilecek bir aday belirlemek ile seçim sonrasında ülkeyi yönetebilecek siyasi iradeyi ortaya koymak, birbirinden farklı mesuliyetlerdir.
Unutulmamalıdır ki kötü yönetilen bir değişim, yalnızca kendisini başarısızlığa mahkûm etmez. Aynı zamanda değiştirdiği geçmişi yeniden meşrulaştırma tehlikesini de beraberinde getirir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish