İran savaşı neleri değiştirdi?

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

İran ile 6 aydır süren savaş, Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştiren bir kırılma noktası haline geldi. Çatışmanın sonuçları İran ile ABD arasındaki askeri mücadeleyle sınırlı kalmadı. Washington'ın bölgedeki askeri kapasitesinin sınırları görünür hale geldi. Tahran yönetimi dış baskı altında çözülmek yerine güvenlik aygıtını tahkim etti. Körfez ülkeleri ise gelecekteki güvenliklerini tek bir dış gücün garantisine bırakmak yerine alternatif ortaklıklar aramaya başladı.

Arada bir durup geriye bakmak lazım. Henüz savaş bitmedi ama şu ana kadar neleri değiştirdi?

Bana göre asıl değişim, Ortadoğu'da güvenliğin nasıl üretileceğine ilişkin anlayışta ortaya çıktı.


Amerikan gücünün sınırları

Savaş, ABD'nin bölgedeki askeri üstünlüğünün sınırsız olmadığını gösterdi. Washington'ın İran'ı askeri baskıyla geri adım attırma hedefi beklenen ölçüde gerçekleşmedi. Rejim üzerinde belirleyici bir sonuç üretilemedi. Nükleer programı tamamen durdurma hedefi de beklenen sonucu vermedi.

Uzayan operasyonlar Amerikan uçak gemisi görev gruplarının kullanım sürelerini zorladı. Hava savunma mühimmatı stokları da baskı altında kaldı. Körfez ve Irak'taki Amerikan üslerinin balistik füze ve İHA saldırılarına açık hale gelmesi bölgedeki askeri konuşlanmanın maliyetini artırdı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu tablo, Washington'ın Ortadoğu'daki caydırıcılığının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Fakat askeri üstünlük ile siyasi sonuç arasındaki mesafe büyüdü. İran'a karşı yüksek yoğunluklu bir harekâtı uzun süre sürdürmenin ekonomik maliyeti daha görünür hale geldi. Lojistik maliyet de aynı şekilde arttı.

Hürmüz Boğazı bu açıdan savaşın en önemli stratejik alanlarından biri oldu. Tahran'ın İHA sürüleri, kıyı füze bataryaları ve asimetrik deniz unsurlarıyla boğazdaki geçişleri aksatabilmesi, askeri çatışmayı küresel enerji piyasalarına bağladı. Petrol arzındaki dalgalanmalar Batı ekonomilerinde enflasyonist baskıları artırdı. Yükselen navlun ve sigorta maliyetleri de bu baskıyı büyüttü.


İran neden çökmüyor?

Savaşın ikinci önemli sonucu İran'ın siyasi ve güvenlik yapısında görüldü. Çatışmanın başlangıcında dış askeri baskının rejim içindeki ayrışmaları büyüteceği varsayılıyordu. Yönetimin zayıflayacağı da düşünülüyordu. Ancak analizler bunun tersine bir tabloya işaret ediyor.

Dış tehdit, İran yönetiminin "kuşatılmış kale" söylemini güçlendirmesine imkân sağladı. Devrim Muhafızları Ordusu'nun iç siyasetteki ağırlığı arttı. Üst düzey askeri ve siyasi kadroların hedef alınması güvenlik aygıtının kurumsal omurgasını ortadan kaldırmadı.

Peki bu durum İran'ın karar alma mekanizmalarını nasıl etkiledi?

Karar alma mekanizmaları daha güvenlikçi aktörlerin elinde merkezileşti. Savaşın Tahran üzerindeki siyasi etkisi de bu yönde şekillendi.

Ekonomik tablo ise daha kırılgan. Riyalin değer kaybı İran'ın iç sorunlarını büyüttü. Yüksek enflasyon da ekonomik baskıyı artırdı.

Tahran, ekonomik ablukanın etkisini azaltmaya çalıştı. Bunun için Irak, Pakistan, Orta Asya ve Rusya üzerinden alternatif kara ticaret yollarını kullandı. İkili takas mekanizmaları da bu politikanın parçası oldu. Bu yaklaşım, İran'ın savaş ekonomisini dış baskı altında sürdürebilme kapasitesini artırdı.

Savaş İran'ı zayıflattı. Ancak rejimin çözülmesine yol açmadı. Tahran'ın çatışma öncesindeki güvenlik düzenine dönmeyi reddetmesi, müzakere masasında daha yüksek taleplerle hareket edebileceğine işaret ediyor.


Körfez'de yeni güvenlik arayışı

En dikkat çekici dönüşüm ise Körfez'de yaşandı. 7 Ağustos 2026'da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması, savaşın doğrudan ortaya çıkardığı yeni güvenlik arayışının kurumsal ifadesi oldu.

Bu anlaşmanın önemi üç ülkenin sahip olduğu farklı kapasitelerdir. Türkiye savunma sanayii, İHA ve elektronik harp teknolojileri ile operasyonel tecrübe sağlıyor. Suudi Arabistan finansal kaynaklarıyla öne çıkıyor. Enerji kapasitesi de Riyad'ın elini güçlendiriyor. Pakistan ise geniş askeri personel kapasitesine sahip. Nükleer güç statüsü de pakta farklı bir stratejik boyut kazandırıyor.

Ancak bu yapı henüz NATO benzeri bütünleşmiş bir askeri ittifak değil. Antlaşma saldırıya uğrayan üyeye ortak savunma taahhüdü getiriyor. Askeri karşılığın biçimi ise ulusal anayasal süreçlere ve üçlü istişare mekanizmalarına bırakılıyor.

Üç ülkenin coğrafi olarak birbirine bitişik olmaması ortak askeri doktrinin önündeki temel sorunlardan biri. Tehdit algılarının farklılığı da bu sorunu büyütüyor.

Peki Mekke Paktı nasıl tanımlanmalı?

Bu yapıyı Amerikan sisteminin bir gecede yerini alan yeni bir güvenlik mimarisi olarak görmek erken olur. Daha doğru tanım, bölgesel aktörlerin seçeneklerini artıran bir stratejik özerklik arayışıdır.


İki farklı Körfez

Savaş, Körfez ülkelerinin aynı güvenlik stratejisini izlemediğini de ortaya çıkardı. Birleşik Arap Emirlikleri İsrail ile hava savunma ve erken uyarı entegrasyonunu geliştiriyor. Suudi Arabistan ise Türkiye ve Pakistan ile daha geniş bir güvenlik ortaklığı kurmayı tercih etti. Böylece Körfez'de iki farklı güvenlik patikası belirginleşti.

Bu ayrım, İbrahim Anlaşmaları'nın bölgesel düzen tasarımını da tartışmaya açıyor. Bir dönem İsrail merkezli güvenlik ve istihbarat entegrasyonunun bölgesel istikrarın temelini oluşturacağı düşünülüyordu. İran savaşı ise Körfez başkentlerinin kendi savunma seçeneklerini çeşitlendirmeye yöneldiğini gösterdi.

Burada Suudi Arabistan'ın yaklaşımı özellikle önemli. Riyad'ın hedefi Washington ile bağları koparmak değil. Güvenlik politikasını farklı güç merkezleriyle çeşitlendirmek olarak okunuyor.

Peki ortaya çıkan düzen nasıl şekilleniyor?

Amerikan karşıtı bir bloklaşmadan çok, daha fazla seçenek yaratmaya dayanan çok merkezli bir denge arayışı öne çıkıyor.


Savaşın asıl mirası

İran savaşının değiştirdiği temel denklem budur. ABD hâlâ bölgenin en güçlü dış aktörlerinden biri. İran hâlâ ciddi ekonomik ve askeri baskılarla karşı karşıya. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu pakt ise henüz tam anlamıyla ortak bir askeri güç değil.

Buna rağmen eski düzenin varsayımları zayıfladı. Bölge ülkeleri güvenliklerini tek bir merkeze bağlamanın maliyetini daha açık biçimde görüyor. İran'ın asimetrik savaş kapasitesi, ABD'nin askeri müdahalesinin sınırlarını görünür kıldı. Körfez devletleri de kendi savunma kapasitelerini genişletmeye yöneldi. Diplomatik manevra alanlarını da artırmaya çalışıyorlar.

Önümüzdeki dönemde asıl soru şu olacak: Mekke Paktı kalıcı bir bölgesel güvenlik kurumuna dönüşebilecek mi?

Bunun cevabı, antlaşmanın ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii entegrasyonu ve gerçek bir kriz karşısında ortak hareket kapasitesi üretip üretememesine bağlı.

Bana göre İran savaşının en kalıcı sonucu, Ortadoğu'da güç dağılımının tamamen değişmesi değil, güç merkezlerinin çoğalmasıdır. Washington'ın ağırlığı devam ediyor. Fakat artık tek seçenek değil. Tahran zayıflamış olsa da direnç kapasitesini koruyor. Ankara, Riyad ve İslamabad ise güvenlik alanında daha belirgin bir ortak zemin oluşturuyor.

Bu nedenle savaş sonrası Ortadoğu'yu tek bir gücün yönettiği bir sistem olarak okumak giderek zorlaşıyor. Yeni dönem, daha parçalı ve daha rekabetçi bir denge arayışına işaret ediyor. Bölgesel aktörler kendi güvenlik hesaplarını daha fazla öne çıkarıyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU