Küçük şeyler…

Zeki Sarıhan Independent Türkçe için yazdı

Ayvalık'tan: Bu yıl zeytin pek bol / Fotoğraf: Zeki Sarıhan

Aldııı, verdiİİİ, dediİİİ!

Televizyon sunuculuğu önemli bir meslek. Habercilerin çoğu bunu büyük bir maharetle yapıyor. Fakat kamera arkasında eline tutuşturulan metinleri okuyan bazıları var ki, insan kendi diline karşı işlenen bu cinayet karşısında isyan ediyor. Sanki bir metni en kötü okuma yarışması yapmışlar da birinci gelenleri işe almışlar. Televizyon yetkililerinin bunu fark etmemesi, izleyicilerin de bir şikâyette bulunmaması hayret verici. Yoksa bu okuyucular bir günden fazla orada duramazdı.


Sosyal demokrasinin mini eteği

Televizyon sunucularının kadın olmasında yarar var. Ne demişler: Su sesi, altın sesi, kadın sesi… Kadınların erkeklerden daha düzgün konuştuğu da bir gerçek. Kekemeler nedense hep erkekler arasından çıkıyor. Dilin ilk öğreticileri ve taşıyıcıları da kadınlar. Bazı muhalif-sosyal demokrat kanalların kadın sunucuları nedense mini eteksiz ekranlara çıkmıyor. Etekler, dizlerinin bir karış üstünde. Bu giyim tarzıyla "modern" bir toplumun üyesi olduklarını anlatmak istiyor olmalılar. Ancak Türkiye toplumunun kadınlarının büyük çoğunluğu onlar gibi giyinmiyor. Sosyal demokrat-çağdaş bir partiye oy verecek seçmenler de bu kültürün bir parçası. Bu tutum CHP'nin neden iktidara gelemediğinin de kanıtı gibi. Bu kanallara yol gösteren partililerin nasıl olup da buna bir çeki düzen veremediği hayret vericidir.


Binlerce kişi

Bir toplantı haberi verilirken ona katılanların (yaklaşık da olsa) sayısı nasıl verilmeli? Kapalı salon toplantıları için bazıları "salon doluydu" derler ama salonun kaç kişilik olduğu belirtilmezse bunun hiç aydınlatıcı bir tarafı yoktur. Yazılı ve görsel basında bir açık hava toplantısına katılanların sayısını anlatmak için çoğu zaman "binlerce kişi" ifadesi kullanılıyor. Bu ifade ancak on bin kişiye kadarki kalabalıkları anlatmak için kullanılmalı. On binden yüz bine kadar olanları anlatmak için ise "on binlerce", daha fazlası için ise "yüz binlerce" denilmeli.


Ademimerkeziyet

Bazı sözcüklere zihnimiz ve dilimiz olmayıp alışamadı. Ademimerkeziyet bunlardandır. Adem-i merkeziyet diye de yazılır. Devlet yönetiminde merkezsizlik, yani eyaletlerin, illerin, bölgelerin kendi kendilerini yönetmeleri, muhtariyet, otonomidir. Sözcüğün anlamı bilinmiyor değil fakat birçok kişi tarafından ilk hecesi, yani a, uzatılarak Âdem'i söyler gibi söyleniyor. Dolayısıyla fena hâlde kulak tırmalıyor.


"İçin" mi "adına" mı?

Bazı sözcükler dile kene gibi yapışıyor ve doğru sözcüğü yerinden ederek onun tahtına yerine oturuyor. "Adına" sözcüğü bunlardandır ve "için" yerine kullanılmaktadır. Bu yanlışla büyümemiş olan yaşlı kuşağın bazı üyeleri de bu yanlışa teslim olmuş görünüyor. İçin de adına da dilimizde vardır fakat kullanıldıkları yerler farklıdır. "Üniversiteyi kazanmak için çok çalıştım" cümlesinde "için" yerine "adına"yı kullanmak olmaz. "Adına"nın kullanılacağı yere örnek olarak şu cümleyi verebiliriz: Genel başkan adına konuşan başkan yardımcısı, düşünce özgürlüğüne vurgu yaptı. Buradaki "adına" sözcüğü "yerine" anlamına gelir.


Milletvekili maaşları

Milletvekillerinin maaşları her dönemde konu edildi ve eleştiriye uğradı. Yüksek maaşlar alarak keyiflerine baktıkları, menfaatçi oldukları yazılıp söylendi. Ben de bir seçim öncesinde milletvekili maaşlarının beş bin liraya indirilmesini önermiştim. O tarihte kıdemli bir öğretmen üç bin lira alıyordu. Bir gazeteye haber oldu. Bir milletvekili eşinin bu öneride bulunması, insanın köpeği ısıtması gibi haber niteliği taşıyor olmalıydı. Fakat milletvekilleri, kendi çıkarları söz konusu olduğunda birleşmekten vazgeçmediklerini gösterdiler. Ne kadar ibret verici!


Kitap piyasası

Edremit Kitap Fuarı'nda eşimle birlikte bir masa istedik. Körfez Yazarlarından o kadar çok başvuru varmış ki, Ayvalık'ta bir ay tatil yaptığımız için Körfez yazarı sayıldık ve bize fuarın açıldığı 17 Ağustos günü (gecesi) için bir masa verildi. Bütün körfez yazlıkçı kaynadığından etkinlik alanının dolu olduğu söylenebilir. Celal Şengör konuştu. Ahmet Telli hakkında konuşuldu. Yüzlerce yayınevi ve bağımsız yazar, kitaplarının başında alıcı beklediler. Saat 19.00-23.30 arası dört buçuk saatte yalnızca beş kitabım satıldı. Yanı başımda oturan Şenal ise benden daha çok tanındığı için masadaki tek kitabı olan Savunma Kürsüsünde'den altı adet imzaladı. Sağ tarafımdaki masada bir şiir kitabı, bir de romanı olan arkadaşın ise tek bir kitap imzaladığını gördüm! Halk TV'de program yapan Serkan Asker'in iki kitabını imzalatmak için ise yüzlerce insan kuyruk oluşturmuştu. Geçen yılki deneyimlerime de dayanarak söyleyebilirim ki, kitap alıcılarına yön veren, yazarının şöhretinden başka bir şey değil. İlgi, kitaba, kitabın konusuna değil, yazarının şöhretine. Acaba ben de ne yapsam da şöhret sahibi olsam? diye düşüne kaldım… Neyse ki, Belediye Başkanı Mehmet Ertaş'ın bir yanına kendi adı, diğer yanına yazarın adı kazınmış, Atatürk'ü Kocatepe'ye çıkarken gösteren fotoğrafı ve imzası bulunan ağır bir kalem kazancımız oldu.


Küba

Kendisini dünyanın jandarması sayan Amerikan emperyalizmi, çeşitli ülkelere karşı yaptığı küstahlıklardan sonra Küba ile ilgili hesaplarını güncelledi. Küstah Trump yönetimi, abluka ile yıllardır çökertemediği Küba sosyalizmini boğmak için yeni planlar yapıyormuş. Vahşi insan topluluklarının yaşadığı ve hiçbir hukukun geçerli olmadığı zamanlardan beri dünyada hiçbir şeyin değişmediği anlaşılıyor. Oysa, tehdit altında olan bütün milletlerin ve devletlerin şimdi birlik olup Amerikan emperyalizmine dur deme zamanı değil mi? Şimdi değilse ne zaman?


Alçak sesle konuş

Politikacılarımızın çoğu, kürsülerde yüksek sesle konuşmayı seviyorlar. Ne kadar bağırırlarsa o kadar haklı olduklarını dinleyicilere anlatmış olacaklarını sanıyor olmalılar. Oysa bir konuşmadaki haklılık, sesin şiddetiyle değil, doğruluk ve mantıklı olmayla doğru orantılıdır. Sesin uzaklardan duyulması murat ediliyorsa sesi yükseltme cihazları zaten önlerinde veya ellerindedir. Alçak sesle konuşma, kişinin kendine güveninin de kanıtıdır. Alçak sesle konuş ki, dinleyiciler kulaklarını dört açsınlar. İnsanların bir görüşe ihtiyaçları olduğu zaman, o görüşü anlatan bir konuşmayı, kısık sesle de söylense duyarlar. Bu konuyu düşünürken Hindistan halkına bağımsızlık mücadelesinde önderlik yapan Gandi'nin ses tonunu merak etmişimdir. Hazreti Musa, İsa ve Muhammet acaba bağırarak mı konuşuyorlardı? Bilmiyoruz ancak öyle hayal etmiyoruz. Alçak ancak anlaşılabilecek bir sesle konuşmak, hitap edilenlerle eşit olma, bağırarak konuşmak ise bir tahakküm niyetinin belirtisidir. Ben yetim büyüdüğüm için çok bağıranlardan korkarım!

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU