Önceki yazımda, 70'li yılların sonlarında ortaokula, 80'li yılların başlarında liseye giden; ardından 90'lı yıllarda faili meçhullerin, kayıpların ve korkunun gölgesinde büyüyen bir çocuğun hafızasında bütün bunların nasıl iz bıraktığını anlatmıştım.
Çünkü bazı dönemler sadece yaşanmaz; insanın zihnine, hafızasına ve hayallerine yerleşir.
İsim benzerliği yüzünden saldırıya uğramaların, okul veya mahalle arkadaşlıkları nedeniyle sağcı-solcu diye yaftalanmaların, tanıdığımız insanların bir gün ortadan kaybolup bir daha dönmemesinin ne anlama geldiğini çocuk yaşta öğrendik.
Benim hafızamda da böyle çok sayıda insan ve olay var.
80'li yıllarda, benim üniversiteye hazırlık yaptığım yıllar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuyan Cidan Şahin, ayda birkaç kez, bazen de birkaç ayda bir İstanbul Avcılar'daki ofisimize uğrardı. Birkaç saat sohbet eder, sonra giderdi.
Bazen omzunda puşusuyla gelirdi.
Ama hiçbir sohbetimizde siyasi bir konu konuşulmazdı.
Okulunu bitirdi. Daha sonra, doksanlı yılların faili meçhul olaylarının yoğun olduğu dönemde Cidan'ın kaybolduğu haberi geldi.
Çeşitli iddialar ortaya atıldı. Fakat çevresinde oluşan kanaat, onun da bir faili meçhule kurban gittiği yönündeydi. Cidan'dan bir daha haber alınamadı.
Yıllar sonra, üniversitede aşiretler üzerine yüksek lisans tezi hazırlarken Cidan'ı ve o yılları bir başka açıdan yeniden hatırlayacaktım.
Bir tez, iki hoca ve Şanlıurfa yolu
Danışman hocam Doç. Dr. Filiz Balıoğlu ile tezimin saha çalışması konusunda görüştükten sonra üniversiteden ayrıldım.
Ancak hayatın başka sorumlulukları vardı.
İş kurma çalışmaları, dernek çalışmaları, yeni doğmuş çocuklarımın sorumluluğu derken tezimin teslim süresinin bitmesine yalnızca bir hafta kala alelacele bir ön çalışma hazırladım.
Amacım üniversiteye gidip Filiz Hoca'dan ek süre istemekti.
Elimde kitapçık haline getirilmiş, aceleyle hazırlanmış bir ön çalışma ile üniversiteye gittim.
Filiz Hoca'nın eşi Doç. Dr. Burhan Balıoğlu ile karşılaştım ve odasına geçtim.
- Hayırdır Nabi Bey, çoktandır görünmüyorsun?
- Hocam, işlerimin yoğunluğundan gelemedim. Filiz Hocadan ek süre almak için ön hazırlıklarımı getirdim.
- Beni dinlersen hiç o konuya girme. Filiz böyle bir şeyi kabul etmez.
Ben daha "tamam hocam" diyemeden Filiz Hoca içeri girdi.
Hâl hatır sorma faslından sonra, sanki danışman hocamla değil de sıradan bir dost sohbeti ediyormuş gibi konuşmaya devam ediyorduk.
Bir ara Burhan Hoca:
Filiz, Nabi Bey'in bir talebi var.
Filiz Hoca bana döndü:
- Hayırdır Nabi Bey?
- Hocam, tez için ek süre alabilir miyim?
- Kusura bakma, hiç okula uğramadan hazırladığın şeyleri gösterme, ben bilime ihanet edemem. Bu konuyu hiç konuşmamış olalım.
- Tamam hocam.
Konu kapandı.
Sohbet sosyal meseleler üzerinden devam etti.
Bir ara Burhan Hoca sordu:
- Şu televizyonlarda çıkan aşiret düğünündeki Kırmızı soyadı senin bir şeyin oluyor mu?
- Evet hocam, dayımın oğlu.
- Siz aşiret misiniz?
- Evet hocam, bir aşiretimiz var. Ama İstanbul'da bunun çok da önemi yok.
Bunu söylediğimde iki hocamın yüzünde şaşkınlıkla karışık bir tebessüm gördüm.
Filiz Hoca:
- Seninle şöyle anlaşalım. Şanlıurfa'ya saha çalışması için birlikte gidelim. Ben de sana ek süre alayım.
- Hocam, madem aşiret kültüründen bahsettik, bunu kabul edemem. Ben sizi tabii ki Urfa'ya götürür, gezdirir ve ağırlarım. Ancak bunun karşılığında tezimin süresini uzatmanızı kabul edemem. Bizim kültürümüzde bir şey yaparken karşılığında bir şey beklemek ayıp sayılır.
Bunun üzerine hocalarım asıl meseleyi anlattılar.
Kanada'daki bir üniversite, Türkiye'deki aşiretlerle ilgili bir sunum yapılmasını istemişti. Sosyoloji bölümü de bu çalışmayı onlara vermişti. Aşiret kültürünü yerinde görmek istiyorlardı.
Böylece benim tezimin saha çalışması ile onların akademik çalışması birleşti.
Şanlıurfa'ya gittik.
Önyargılar sahada değişti
Hocalarımın yanında yaklaşık on akademisyenin daha gelmesini konuşmuştuk. Ancak o günlerin şartlarında bölgedeki terör olayları nedeniyle diğer hocalar gelmekten vazgeçti.
Bölüm başkanımız Prof. Dr. Mustafa Erkal'dı. Bölümde ülkücü kimliğiyle bilinen çok sayıda hoca vardı.
Gitmeyi düşündüğümüz yerlerden biri de Suruç'tu.
O yıllarda Suruç, siyasi olarak HDP'nin güçlü olduğu ilçelerden biri olarak biliniyordu.
Burhan Hoca, biraz da şakayla karışık, "Gittiğimizde bir sorun yaşar mıyız?" anlamında bir şeyler söyledi.
Gittiğimizde fikirlerinin değişeceğini, bölge insanını tanıdıklarında akrabalık derecesinde samimiyet kuracaklarını söyledim.
Sonunda Filiz Hoca, Burhan Hoca ve ben Şanlıurfa'ya gittik.
Şeddadi aşiretinin Şanlıurfa'daki dernek binasında, Çadırcı ailesi, Kırmızı ailesi ve farklı ailelerle görüştük.
Sonraki günlerde aşiret mensuplarının yoğun olarak yaşadığı Suruç'a geçtik.
Bizi karşılayanlardan biri Müslüm Şahin'di.
Müslüm Şahin Cidan Şahin'in amcasının oğluydu.
Müslüm Şahin de daha sonra ticari bir mesele nedeniyle öldürüldü. Ancak olayın basına yansıması "Korucu-HDP çatışması" şeklinde oldu.
Suruç'ta aşiret mensuplarının katıldığı bir toplantı düzenledik.
Filiz Hoca, aldığı cevaplar karşısında zaman zaman şaşırıyordu.
Bir noktada, adeta bütün ezberleri bozacak bir soru sordu:
Tamam, bunları gerçek kabul edelim. Benim asıl ilgilendiğim konu kadın hakları. Çok eşlilik konusunda ne düşünüyorsunuz?
Yaklaşık 50 kişinin bulunduğu odada bir anda gülüşmeler başladı.
Gözler bir kişiye çevrildi.
Gözlerin çevrildiği kişi, saklanma telaşıyla ve utangaç bir ifadeyle şöyle deyiverdi:
Keşke olmaz olsaydı.
Böylece hocamızın bütün salonda aradığı örnek, yalnızca bir kişiydi ve o kişi de yaptığı ikinci evlilikten pişmanlık duyuyordu.
Bir başka ezber daha bozulmuştu.
Filiz Hoca bu kez kadınlara döndü:
Peki siz oy verirken kocalarınızdan telkin mi alıyorsunuz? Yoksa başka bir baskı altında mı HDP'ye oy veriyorsunuz?
Kadınlar bu soruya son derece açık ve kararlı cevap verdiler:
Kocalarımız kim oluyor da bizim hangi partiye oy vereceğimizi belirliyor? Biz kurduğumuz dernek vasıtasıyla Avrupa Birliği'nden aldığımız desteklerle sosyal çalışmalar yapıyor, kadın hakları konusunda eğitimler veriyoruz. Oy vereceğimiz partiyi kocalarımızın veya başkalarının baskısı değil, kendi özgür irademiz belirler.
Hocalarım şaşırmıştı.
Çünkü bir toplumu, o toplumla iletişim kurmadan, yalnızca dışarıdan edinilen bilgilerle tanımlamanın ne kadar yanlış olduğunu sahada görmüşlerdi.
Doğrusu, yıllardır uzak kaldığım memleketimde ben de şaşırmıştım.
Bir köy odasında anlatılan hikâye
Ertesi gün, tamamı Şeddadi aşireti mensuplarının yaşadığı köylerden Bubik Köyü'ne gittik.
Köy odasında bizi yaşlı, sakallı bir amca karşıladı.
Televizyon açıktı.
MED TV'de Abdullah Öcalan konuşuyordu.
Filiz Hoca biraz çekinerek bir şey sormak istedi.
Hocam, rahat olun, her şeyi sorabilirsiniz.
Müslüm, yaşlı amcanın Türkçe bilmediğini ve tercüme edeceğini söyledi.
Filiz Hoca şaşırdı.
Öyleyse sorumu farklı soracağım. Madem Türkçe bilmiyor, televizyonda Türkçe konuşan bu kişiyi neden dinliyor?
Yaşlı adam anlatmaya başladı:
Benim oğlum İstanbul'da üniversite kazandı. Ne olduğunu bilmiyorum ama zannederim bazı işlere karışmış. Bir gün ben namaz kılarken evime asker ve polis geldi. Namazda olduğum halde beni hırpaladılar, hatta dövdüler. Hakaret ettiler. Kürtçe olarak bana ‘Sen Ermeni'sin. Bizi görünce namaza durunca anlamayacağımızı mı zannettin?' gibi sözler söylediler.
Bir süre sustu.
Sonra devam etti:
Ben bu köyün ileri gelenlerinden biriyim. İnsanların içinde onurum kırıldı. Hacıyım. Aşiretimiz ve biz Selahaddin Eyyubi'nin torunları olarak biliniriz. Kaldı ki Ermeni olsam neden gizleyeyim? Sonra okulunu bitiren oğlum ortadan kayboldu. O gün bu adamın gelip bizi kurtaracağına inandım.
İşte o gün Cidan Şahin'in babasını tanımış oldum.
Hocalarım da başka bir gerçeği görmüşlerdi. Gittiğimizde fikirlerinin değişeceğini, bölge insanını tanıdıklarında akrabalık derecesinde samimiyet kuracaklarını söylemiştim, haklı çıkmıştım.
Bir insanın, bir terör örgütüne veya onunla ilişkili olduğu düşünülen siyasi yapılara neden sempati duyduğunu anlamadan, yalnızca "neden destekliyor?" diye sormak kolaydı.
Asıl mesele, o insanı buna iten sebepleri anlamaktı.
Geçmişten bugüne çıkarılması gereken ders
Bugün geriye dönüp baktığımda, bütün bu yaşadıklarım bana bir şeyi açıkça gösteriyor:
Terör sadece silahla mücadele edilerek bitirilemez; terörü besleyen korku, adaletsizlik, yanlış uygulamalar, iletişimsizlik ve devlet-toplum arasındaki güven kaybı da ortadan kaldırılmalıdır.
Birinci çözüm sürecinin en önemli eksiklerinden biri de burada aranmalıdır.
Süreç vardı ama çerçevesi yeterince net değildi.
Devlet ile örgüt arasındaki görüşmelerin hukuki ve siyasi zemini kamuoyuna açık biçimde ortaya konulmadı.
Silah bırakmanın nasıl, hangi şartlarda ve hangi takvim içerisinde gerçekleşeceği konusunda yeterince somut bir mekanizma oluşturulamadı.
En önemlisi, süreç toplumsal ve siyasi bir mutabakata yeterince dayandırılamadı.
Bugün yeni bir çerçeve ve yeni bir yasa tartışılıyorsa, geçmişin en önemli dersi şudur:
Aynı hatalar tekrar edilmemelidir.
Yeni süreç kişilere değil kurumlara, gizli pazarlıklara değil hukuka, belirsizliğe değil açık kurallara, geçici siyasi hesaplara değil kalıcı toplumsal barışa dayanmalıdır.
Silah bırakma konusu somut, ölçülebilir ve denetlenebilir olmalıdır.
TBMM'nin rolü güçlü olmalıdır.
Devletin egemenliği ve ülkenin üniter yapısı tartışma konusu yapılmadan, vatandaşların hukuk önündeki eşitliği esas alınmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca terör örgütünün silah bırakması değildir.
Mesele, bir daha çocukların faili meçhulleri konuşarak büyümemesidir.
Mesele, bir üniversite hocasının ülkesinin bir bölgesine gitmekten çekinmemesidir.
Mesele, Şanlıurfa'daki bir köy odasında farklı düşüncelere sahip insanların birbirini dinleyebilmesidir.
Ben yetmişli yılların sonunda çocuk, 80'li yıllarda gençtim.
Doksanlı yıllarda faili meçhullerin gölgesini gördüm.
Bugün ise ülkenin çocuklarının aynı korkuları yaşamamasını istiyorum.
Türkiye'nin bir bölgesine gitmeye çekinen üniversite hocalarından, ülkenin her köşesine özgürce gidebilen akademisyenlere kavuşmak için terörün bitmesi gerekiyor.
Türkiye düşmanlarının, terör örgütlerini kullanarak Türkiye'yi istikrarsızlaştırabilecekleri yönündeki hesabı boşa çıkarmak için de terörün bitmesi gerekiyor.
Türkiye'ye saldırmanın bedelini hesaplayan dış güçlerin, terör örgütlerini besleyerek Türkiye'ye zarar vermenin mümkün olmadığını görmesi gerekiyor.
Ve en önemlisi, Türkiye'nin terörü artık gündeminin merkezinden çıkarabilmesi gerekiyor.
Çünkü gerçek barış, yalnızca silahların susması değildir.
Gerçek barış, insanların korkmadan konuşabildiği, çocukların kaybolmadığı, üniversite hocalarının ülkesinin her köşesine özgürce gidebildiği ve hiç kimsenin kimliği nedeniyle kendisini tehdit altında hissetmediği bir Türkiye'dir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish