Psikiyatrist Fikret Zengin, liderlerin narsist yanlarına psikolojik ve sosyolojik ayna tutuyor

Faik Bulut Independent Türkçe için yazdı

Görsel: AI Generated

Dr. Fikret Zengin, 1957'de Bingöl'de dünyaya geldi. 1984'te İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra, 1984-88 yılları arasında Elazığ'da hekim olarak çalışmaya başladı. Bu tarihten sonra Almanya'ya göç etti. İnterdisipliner sosyal bilimler dalında halk sağlığı üzerine yüksek lisans yaptı. 1998'de psikiyatri ve psikoterapi alanında uzman unvanını aldı. Bielefeld Üniversitesi nöroanatomi bölümünde beynin işleyişi ve fonksiyonları üzerine 2 yıl süren bir çalışma yürüttü.
 

Dr. Fikret Zengin
Dr. Fikret Zengin

 

Almanya'nın Solingen şehrinde kurucusu olduğu kliniği yıllarca yöneten Zengin, 2000-2017 yılları arasında çeşitli kliniklerde psikiyatri ve psikoterapi eğitimi verdi. 2004 yılından sonra bireysel koçluk (coach-özel hoca) hizmeti de vermeye başladı. 2017'den bu yana çalışmalarını İsviçre-Zürih'teki özel psikiyatri ve psikoterapi muayenehanesinde sürdürmektedir.

Şimdiye kadar toplam 7 kitabı yayımlanan F. Zengin'in son çalışması "Tehlikeli kişilikler: Manipülasyon, güç ve kontrol" başlığıyla Temmuz 2026'da Devinim Kitap tarafından okuyucuya ulaştırıldı. Şahsen tanıdığım Dr. Fikret Zengin ile daha önce biri Adıyaman-Malatya-Kahramanmaraş-Antep-Hatay-Adana (Şubat 2023) hattındaki depremlerin yol açtığı psikolojik ortam, diğeri beyin gelişimi üzerine iki söyleşi yapıp yayınlamıştım.
 

Dr. Fikret Zengin’in eseri “Tehlikeli Kişilikler: Manipülasyon, Güç ve Kontrol” – araştırma-inceleme – Devinim Kitap
Dr. Fikret Zengin'in eseri "Tehlikeli Kişilikler: Manipülasyon, Güç ve Kontrol" – araştırma-inceleme – Devinim Kitap

 

Kitabın yazılış amacı

Tanıtımını yapacağım kitabın diğerlerinden farkı, yazarın liderler ve siyasi şahsiyetlerin psikolojik açıdan tehlikeli yanlarını ele alarak birey ve toplumun ruhsal durumuna ışık tutmasıdır. Kitaptan alıntılarla devam etmenin daha verimli olacağını düşünüyorum:

Hiçbir baskı düzeni, hiçbir büyük yıkım ya da kitlesel felaket, kötülüğünü en başından ilan eden insanlar tarafından kurgulanmamıştır. Aksine; çevresinin güvenini kazanmış, karizmatik, ikna kabiliyeti yüksek, başarılı, yardımsever yahut mağdur görünmeyi başaran kişiler eliyle böyle bir düzen inşa edilmiştir.

Güç, kaba kuvvetten önce güven üretir; manipülasyon ise korkuyla değil, hayranlıkla başlar. Bu nedenle gerçek tehlike yalnızca suç işlemeye eğilimli bireylerde görülmez; bazen bir aile büyüğü, seçilen bir öğretmen, başarılı bir yönetici veya etkileyici bir kanaat önderi milyonları peşinden sürükleyen bir liderde de karşımıza çıkar.

Tehlikeli kişilikler, genellikle maskelerle yaşar. Saygınlık, fedakârlık, mağduriyet, alçakgönüllülük ya da kurtarıcılık… Bu maskeler yıkıcı davranışların görülmesini zorlaştırır; hatta onları meşrulaştırır. İşte bu yüzden, insan davranışlarını anlamak yalnızca psikolojinin konusu değildir. Aynı zamanda özgürlüğün, adaletin ve demokratik yaşamın temel koşullarındandır.

Bu kitap; narsisizm, örtülü narsisizm, paranoid, borderline ve antisosyal kişilik örüntülerini yalnızca klinik tanımlarıyla değil; insan ilişkileri, aile yaşamı, çalışma hayatı, siyaset ve toplumsal varoluşumuzu anlamlandırmak adına göz ardı edilemeyecek bir öneme sahiptir.

Mesela:

a-) Borderline kişilik yapılanması, yoğun terk edilme korkusu, kimlik karmaşası, dürtüsellik ve idealizasyon-değersizleştirme döngüsü nedeniyle ilişkileri derin bir istikrarsızlığa sürükleyebilir.

b-) Paranoid yapılanma, dünyayı sürekli tehdit üreten bir yer olarak algılar; kuşku, güvensizlik ve kontrol ihtiyacı zamanla temel yaşam stratejisine dönüşebilir.

c-) Antisosyal kişilik yapılanmasında empati, vicdan ve sorumluluk duygusu belirgin biçimde zayıflamıştır. Başkaları, antisosyal bireyler için genellikle eşit bireyler değil, kişisel hedeflere ulaşma noktasında kullanılabilecek araçlar olarak görülür.

d-) Narsist yapılanmada ise benlik, dışarıdan gelen hayranlık ve onayla beslenir. Eleştiri, yalnızca bir fikir ayrılığı, varoluşa yönelmiş kişisel bir saldırı olarak algılanır.


Manipülasyon, güç ve kontrol

"Manipülasyon her durumda veya istisnasız, sevgiyi sömürür, korkuyu besler, mağduriyeti yüceltir. Hayranlığı kullanır. İlişkiyi eşitlik temelinden çıkarıp, insani ölçeklerden arındırıp bağımlılık kıskacına sıkıştırır, güce sığınmasına zemin hazırlar.

Güç ve otorite birleştiğinde sadece bireysel ilişkiler değil; kurumlar, şirketler, siyasi partiler ve toplumlar da derinden etkilenip onulmaz yaralar alabilirler çünkü kişilik, yalnızca bireyin özel hayatını belirlemez; onun, yönettiği aileyi, çalıştığı kurumu/kuruluşu, kurduğu şirketi, üyesi olduğu örgütü, temsil ettiği hareketi ve kimi zaman bir ülkenin kaderini de şekillendirir.

Büyük toplumsal kırılmaların önemli bölümü sadece ekonomik ya da siyasal nedenlerle açıklanamaz; insanlık tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Güçlü görünen birçok yapının arka planında psikolojik kırılganlık, yoğun hayranlık ihtiyacı taşıyan, sürekli tehdit algısıyla hareket eden yahut empati kurma kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış liderlik örüntüleri bulunur.

Politik psikoloji tam da burada devreye girer. Çünkü bireyin ruhsal dinamikleri ile toplumların davranış biçimleri arasında sanıldığından çok daha güçlü bir ilişki vardır. Bu nedenle ‘Tehlikeli Kişilikler' eseri, yalnızca kişilik bozuklukları anlatan bir kitap değildir."
 

 

Tehlikeli kişiliklerin anatomisi

"İnsan davranışlarını anlamaya yönelik çabalar, psikolojinin en temel araştırma alanlarından birini oluşturur. Bu çabaların merkezinde ise ‘Kişilik' kavramı yer alır. Kişilik; bireyin düşünme, hissetme ve davranış biçimlerinin görece tutarlı ve süreklilik gösteren bir örüntüsü olarak tanımlanır. Bu örüntü; bireyin çevresini nasıl algıladığını, olaylara nasıl tepki verdiğini ve kişilerarası ilişkilerini nasıl kurduğunu belirleyen temel bir yapı niteliğini taşır.

Günlük yaşamda kişilik yüzeysel ifadelerle ele alınır; ‘Ben böyleyim' ya da ‘Bu, onun karakteri' gibi söylemler, kişiliğin değişmez ve sabit bir yapı olduğu yönünde bir algı oluşturur. Oysa psikolojik açıdan kişilik hem süreklilik hem de değişim potansiyeli barındıran dinamik bir sistemdir. Bu yönüyle kişilik, bireysel farklılıkları açıklayan bir kavram olmanın ötesinde, bireyin yaşam deneyimleriyle şekillenen bir değişim sürecidir.

Özellikle erken çocukluk döneminde edinilen deneyimler, bireyin zihinsel ve duygusal yapısının oluşumunda belirleyici bir rol oynar. Bu dönemde çocuk, çevresindeki davranış kalıplarını gözlemleyerek içselleştirir ve zamanla bu kalıpları kendi davranış mekanizmasının bir parçası haline getirir.

Bu süreçte oluşan zihinsel senaryolar, bireyin belli durumlara karşı otomatik tepkiler geliştirmesine neden olur. Örneğin, sürekli eleştiriye maruz kalan birey, ilerleyen yaşamında benzer durumlara karşı aşırı savunmacı olabilir veya kendini geri çekebilir (kaçış pozisyonu). Bu tür öğrenilmiş tepkiler, bireyin kişiliğinin önemli bir bileşeni haline gelir ve sıklıkla farkında olmadan tekrar edilir.

Kişilik gelişiminde diğer bir kritik unsur ise özsaygıdır. Özsaygı, bireyin kendisine yönelik değerlendirmesini ifade eder ve karar verme süreçlerinden kişilerarası ilişkilere kadar geniş bir etki alanına sahiptir. Yüksek özsaygıya sahip bireyler, karşılaştıkları zorluklar karşısında daha dirençli bir tutum gösterirken, düşük özsaygı sahibi bireyin kendini yetersiz hissetmesine ve dış etkilere maruz kalmasına neden olabilir.

Bu durum, özellikle kişilerarası ilişkilerde bireyin manipülasyona daha yatkın hale gelmesine yol açabilir. Burada ‘Tehlikeli kişilikler' kavramı önem kazanır. Her zorlayıcı ya da farklı kişilik özelliği tehlikeli değildir. Ancak bazı kişilik örüntüleri, bireyin kendisine ve çevresine zarar verme eğilimi gösterebilir.

Bu tür kişilik yapıları genellikle doğrudan tehdit edici görünmez; aksine, sosyal olarak kabul edilebilir hatta çekici davranış kalıpları içinde değerlendirilebilir. Bu durum, söz konusu kişiliklerin fark edilmesini zorlaştıran en önemli etkenlerden biridir.

Tehlikeli kişiliklerin en belirgin özelliği, kişilerarası ilişkilerde sınır ihlallerine meyilli olmalarıdır. Bu bireyler, başkalarının duygularını, ihtiyaçlarını ve sınırlarını göz ardı edebilir; manipülatif davranışlar sergileyebilir ve karşısındaki kişilerin gerçeklik algısını zayıflatabilirler.

Bu tür etkileşimler ani ve açık bir zarar şeklinde ortaya çıkmaz; yavaş, sistematik ve fark edilmesi güç bir süreç içinde çıkar."
 

 

Narsist kişiliğin gelişimsel temelleri

"Erken bireyselleşme süreci; benlik ve nesne ayrımı ile ‘iyi' ve ‘kötü'nün iç içe geçmesi, yaşamın ikinci yarısından itibaren bireyselleşme süreci belirginleşmeye başlar.

Altıncı ve sekizinci aylar arasında çocuk, bakım veren ile kurduğu iki bağdan kademeli olarak ayrışmaya yönelir. Bilişsel bir farkındalık olarak beliren bu süreç, özünde köklü bir duygusal dönüşüme evrilir.

Çocuk; artık kendini çevresinden ayrı, özgün ve bağımsız bir varlık olarak algılamaya başlar. Bu farkındalıkla birlikte bakım verenin de ayrı bir varlık olduğu kavranır. Çocuk; daha önce sınırsız biçimde erişilebilir sandığı bu figürün (bakım verenin) kendi iradesi, sınırları ve yokluk ihtimali olduğunu fark eder.

Bu durum, narsist bütünlük algısının ilk kırılmasını temsil eder. Bu kırılma, yoğun duygusal tepkileri beraberinde getirir: Terk edilme korkusu, öfke, saldırgan dürtüler ve yıkıcılık bu dönemin temel deneyimleridir. Söz konusu duygular, aynı zamanda doğrudan yaşanmak yerine yansıtma yoluyla dışsallaştırılır."
 

Heinz Kohut.jpg
Heinz Kohut

 

Normal ve patolojik narsisizm

"Avusturya doğumlu Amerikalı psikanalist Prof. Otto Kernberg, yine Avusturya doğumlu Amerikalı psikanalist (bilhassa psikodinamik ve psikanalitik teori içinde etkili olan) Heinz Kohut, Burness E. Moore ve Bernard D. Fine (her ikisi de Amerikalı psikanalist uzman) ile psikanaliz kuramına büyük katkıları olan Hollandalı psikiyatrist H. G. Van der Waals, narsisizmin hem normal hem de patolojik biçimlerini ayrıntılı biçimde tanımlamışlar.
 

Johannes Diderik van der Waals.jpg
Johannes Diderik van der Waals

 

Psikanalitik kuramda normal narsisizm, genellikle bütünleşmiş ve sağlıklı bir benliğin libidinal yatırımı olarak anlaşılır. Bu çerçevede benlik, yalnızca olumlu ve sevgiye dayalı bileşenlerinden değil; aynı zamanda saldırgan dürtüleri de içeren daha geniş bir yapısal bütünlükten oluşur.

Bu yapı, libidinal ve saldırgan bir benlik ile nesne temsillerinin, tutarlı ve sürekliliği olan bir benlik kavramı içinde bütünleşmesini varsayar. Başka bir deyişle, sağlıklı bir benlik yapısı hem sevgi hem de saldırganlık içeren içsel bileşenleri çatışma yaratmadan bir arada tutabilme kapasitesine sahiptir.

Bu bütünleşme, benliğin hem kendisini hem de dış dünyayı daha gerçekçi bir biçimde değerlendirebilmesini mümkün kılar. Buna karşılık patolojik narsisizm, büyüklenmeci bir benlik organizasyonunun merkezde yer aldığı, savunma ağırlıklı bir yapıyı ifade eder. Bu yapı, sevgi ve saldırganlıkla ilişkili yoğun Oedipus (Thebai'nin mitolojik kralı; bilmeden babasını öldürüp, annesiyle evlenmiştir. Sigmund Freud'a göre; çocukların karşı cinsteki ebeveyne duyduğu bilinçdışı arzu ve aynı cinsteki ebeveyne karşı duyduğu rekabeti tanımlamak için kullandığı Oedipus Kompleksi'ne ad olmuştur-FB) öncesi ve ödipal çatışmalara karşı geliştirilmiş bir savunma olarak ortaya çıkar.

Patolojik narsisizmde benlik gerçekçi bir bütünleşme yerine, kırılganlığı örten yapay bir büyüklük duygusu etrafında örgütlenir. Bu nedenle libidinal yatırım gerçek benlikten çok, idealize edilmiş ve abartılmış bir benlik imgesine yönelir."
 

 

Narsist lider ve kitle psikolojisi

"Narsist liderlerin etkisini anlamak için sadece onların kişilik yapılarına bakmak yeterli değildir; asıl belirleyici olan, bu yapıların kitle psikolojisiyle nasıl kesiştiğidir. Çünkü bir lideri güçlü kılan şey sadece kendisi değil, onunla kurulan ilişkidir.

Toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon'un da işaret ettiği gibi, birey kalabalığın içinde yalnızca sayıca artmaz; aynı zamanda da değişir. Kendi başınayken sorgulayan, ölçüp biçen, tereddüt eden insan; kalabalığın içinde daha kolay ikna olur, daha hızlı tepki verir ve daha az şüphe duyar.

Eleştirel düşünce geri çekilirken duygular öne çıkar. İşte bu zemin, lider etkisinin katlanarak büyüdüğü noktadır. Sigmund Freud, bu durumu daha da derinleştirerek açıklar: Kitle ile lider arasındaki ilişki sıradan bir takip ilişkisi değildir; bu, duygusal ve bilinçdışı bir bağdır. İnsanlar lideri sadece dinlemez, ona yatırım yapar. Onu bir fikir olarak değil, bir temsil olarak görür.

Bir süre sonra lider, bireyin olmak istediği kişiyle yani ideal benliğiyle yer değiştirir. Bu yüzden insanlar lideri takip etmezler, ona bağlanırlar. Tam da bu noktada narsist lider için son derece verimli bir alan oluşur. Çünkü patolojik narsisizm, Kernberg'in de vurguladığı gibi, dışarıdan gelen hayranlık ve onayla ayakta duran kırılgan bir benlik üzerine kuruludur.

Bu tür bir yapı, tek bir ilişkiden beslenmekle yetinmez; büyümek zorundadır. Liderlik pozisyonu ise bu ihtiyacı sınırsız bir kaynağa bağlar; artık bir kişiden değil, kitlelerden beslenir. Bu karşılaşma, narsist lider ile kitle psikolojisinin kesişimi, güçlü ve tehlikeli bir döngü yaratır. Kitle, liderde kendi ideal benliğini görür; lider ise kitleyi, kendi narsist ihtiyaçlarını besleyen bir aynaya dönüştürür.

Böylece karşılıklı bir bağımlılık oluşur. Kitle lidere güç verir, lider kitleye kendi ihtiyaçlarına göre kimlik kazandırır. Bu alışveriş, ilk bakışta karşılıklı gibi görünse de aslında giderek tek taraflı bir hal alır; gerçeklik geri çekilir, yerini duygusal bağlılığa bırakır.

Bu noktadan sonra liderin söyledikleri doğruluğuna değil, ne hissettirdiğine göre değer kazanır; karmaşık meseleler basit anlatılara indirgenir, belirsizlik yerine kesinliğe bırakır.

Narsist lider için bu bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü dünyayı basitleştirmek, onu kontrol edilebilir hale getirmenin en etkin yoludur. Liderin sunduğu dünya çözülmüş sorunların değil, çözülmüş gibi hissettiren anlatıların dünyasıdır.

Bu anlatı sürdüğü sürece, bağımlılık devam eder. Ama gerçeklik kendisini dayattığında, yani sorunlar çözülmediğinde, vaatler karşılık bulmadığında o güçlü bağ çatlamaya başlar."
 

 

Narsistleri bu kadar çekici kılan şey nedir?

"Benmerkezci, sömürücü, ilişki ve aşktan yoksun, güç düşkünü! Bu sıfatlar narsistlere atfedilen sempatik özellikler değildir. Buna rağmen birçok narsist birey; çevresi tarafından çekici, başarılı ve karizmatik olarak algılanır.

Bu çelişki nasıl açıklanabilir?

Bu soruya verilebilecek güçlü yanıt şudur: Narsistlere duyulan hayranlığın temelinde çoğu insanın cesaret edemediği davranışları sergileyebilmeleri yatar.

Onlar; sınırları zorlar, kendilerini geri çekmezler ve kişinin içinde bastırdığı arzuları sahneye taşırlar. Bu süreçle birlikte bireyselliklerinden sıyrılırlar; toplumun arzu ve isteklerinin taşıyıcısı olurlar. Somut birey olmaktan sıyrılır, aynı zamanda kolektif arzularının temsilcileri haline gelirler.

Üstelik narsistler, insanlarla hızlı ve etkili bağ kurma konusunda dikkate değer bir beceriye sahiptirler. İnsanları kısa sürede etkileyebilir, onları kendi yörüngelerine çekebilir ve aynı zamanda hayranlık uyandıran bir etki yaratırlar.

Bu yüzden şu provokatif cümleyi kurmak mümkün: ‘Kadınlar narsistleri ve psikopatları sever!' Böyle bir ifade kaba bir genelleme gibi görünse de altında yatan psikodinamik süreçler göz ardı edilmemelidir. Zira bu narsist kişiler; kendilerini güçlü, kararlı ve çekici biçimde sunmayı son derece iyi bilirler.

Bunlar etkileyici hitabetleriyle insanlara, hatta kendilerini eleştirenlere bile ilham verebilirler. Zekâlarıyla öne çıkarlar; onları dinlemek heyecan verici hale gelir. Ancak bu etki, her zaman derinlikten gelmez; bazen de yüksek sesle dile getirilen basit sloganlar, kitleleri etkilemek için yeterli olur.

Gustave Le Bon'un kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmaların gösterdiği gibi, kalabalıklar rasyonel düşünceden çok duygusal telkinlere açık hale gelirler. Narsist liderler, bu zayıf noktayı ustalıkla kullanırlar.

Kendilerini en iyi şekilde sunma ve görünür olma konusunda da oldukça başarılıdırlar. Geri planda kalmak yerine sahnenin merkezinde yer alırlar. Görkemli duruşları, geniş bir takipçi kitlesi kazanmalarını sağlar. Onları izlemek, bir anlamda onların hikâyesine ortak olmak gibidir. Çünkü narsistler yalnızca başarı değil, aynı zamanda ‘büyüklük' vadederler.

Sigmund Freud'un belirttiği üzere, bireylerle lider figürleriyle libidinal bağlar kurarlar; lider, bireyin ideal benliğinin yerini alır. Bu bağ, narsist liderin etkisini daha da güçlendirir.

Narsist bireyler, çoğu zaman tereddüt etmeden harekete geçerler. Bu kararlılık, onları güçlü gösterir. Özel yetenekleri sınırlı olsa bile büyük roller üstlenmekten çekinmezler. Genellikle ‘kendilerine uymayan büyük ayakkabılar' giyerler; fakat bunu cesaretle yapmaları, çevrelerinde hayranlık uyandırır.

Tam da bu noktada narsist bireyler, başkalarının tatmin edilmemiş arzularının bir yansıma yüzeyine dönüşürler. Otto Kernberg'in tanımladığı patolojik narsisizmde olduğu gibi, bu bireyler kendi kırılgan benliklerini koruyabilmek için dış dünyadan sürekli onay ve hayranlık almak zorundadırlar.
 

Prof. Otto Friedmen Kernberg.jpg
Prof. Otto Friedmen Kernberg

 

Ancak bu süreç tek yönlü değildir: Onları takip eden kişiler de bu ilişkiden psikolojik bir kazanç elde ederler. Narsistlerin büyüklüğüyle özdeşleşen sıradan bireyler, kendi eksikliklerini bu şekilde telafi ederler. Işık narsistin üzerindedir fakat yansıması onları da aydınlatır. Böylece geçici bir özdeğer artışı yaşanır.

Ne var ki bu değerin kendilerine ait olmadığını fark etmez kitleler. İnsanlar, kendilerine değer verildiğini hissettiklerinde bağ kurmaya daha yatkın hale gelirler. Bu durum, baştan çıkarma dinamiklerinin temelini oluşturur.

Gerçekte bu süreç sadece narsistlere özgü değildir; tüm insan ilişkilerinde farklı biçimlerde ortaya çıkar. Söz gelimi kadın-erkek karşılaşmalarında karşılıklı iltifatlarla birbirlerini etkileme yaşanır. Çocuklar, masum bakışlarıyla ebeveynlerini ikna ederler.

Politikacılar ise seçim vaatleriyle kitleleri kendilerine bağlarlar. Bu örneklerdeki ortak şey, karşı tarafın duygularına ve arzularına hitap etmektir."
 

Donald Trump
Donald Trump

 

Dr. Fikret Zengin'in "Tehlikeli Kişilikler" isimli kitabından alıntıları burada noktalarken, şunu da belirtmeliyim: Psikiyatrist Zengin, genelde dünya ölçeğindeki siyasetçilerin (mesela Donald Trump), özelde Orta Doğu'daki önderlerin yukarıda sıraladığımız "narsist" özelliklerine dair bazı örnekler de veriyor. Bunlar arasında PKK lideri Abdullah Öcalan'a ayrılmış psikoanalitik bir bölüm de var.

Şimdilik yeri ve zamanı olmadığı için bahsedilen bölümden alıntı yapmadım. Meraklısı, kitabın 103-106. sayfalarına bakabilir.

Bu kitabı okuyup incelemenin güncelliği ve önemi ise şuradadır:
 

Vladimir Putin
Vladimir Putin

 

Kaos ve istikrarsızlığın egemen olduğu dünyada Vladimir Putin (Rusya), Donald Trump (ABD), Giorgia Meloni (İtalya), Marine Le Pen (Fransa), Boris de Johnson (İngiltere) ve Javier Gerardo Milei (Arjantin), Narendra Modi (Hindistan) ve Hibetullah Ahundzade (Afganistan) gibi liderler siyaset sahnesine boy gösteriyorlar. Kitapta ismen belirtilmeseler de psikolojik analiz ve tanımlamalar hepsine uymaktadır.
 

Binyamin Netanyahu
Binyamin Netanyahu

 

Benzer tipteki liderleri Azerbaycan, Orta Asya cumhuriyetleri, Pakistan, İran, Türkiye, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Lübnan, Suriye, Filistin, Libya ve Sudan'da da görebiliyoruz. Hamas, Hizbullah, Husi hareketi, Haşdi Şabi, IŞİD tarzı örgüt yetkililerinin de sosyo-psikolojik açıdan bu kategoriye girdiklerini düşünüyoruz. Bahsi geçen liderlerin kitlelerle ilişkilerini ve narsist özelliklerini anlamak, aynı zamanda siyaset sosyolojisini de anlamak anlamına gelecektir, diyoruz.
 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU