İki savaş arası dönemde Sovyetler Birliği’nde hem yeni bir ordu kuruluyor hem de modern savaşın nasıl yürütüleceğine ilişkin özgün fikirler geliştiriliyordu. Mihail Tuhachevski, Vladimir Triandafillov, Aleksandr Sveçin ve Georgi Isserson gibi isimler, savaşın yalnızca cephedeki birliklerin çarpışmasından ibaret olmadığını görmüştü. Onlara göre modern savaşın sonucu, cephe gerisindeki birliklerin, ikmal hatlarının, komuta merkezlerinin ve rezervlerin de hedef alınmasıyla belirlenecekti.
Bugünkü operasyonel düşüncenin önemli unsurlarının temeli o dönemde Sovyetler Birliği’nde atıldı. Peki Sovyet askerî düşüncesi neden modern savaşın bazı temel meselelerine bu kadar erken yöneldi?
Bunun önemli bir nedeni Birinci Dünya Savaşı deneyimiydi. Manevra Harbi anlayışıyla başlayan savaş kısa sürede mevzi savaşına dönüştü. Hızlı sonuç alınması beklenen savaş, Avrupa’nın büyük bölümünde statik bir cephe savaşına dönüştü. Cephe savaşının yarattığı yıpranma, ateş gücü ile hareket kabiliyetinin birlikte kullanılmasını zorunlu kıldı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Sovyet teorisyenleri bu deneyimi daha ileri götürdü. 1920’lerin sonlarından itibaren tank, uçak, topçu ve piyadenin koordinasyonunu sağlayan yeni bir harekât anlayışı üzerinde çalıştılar. Buradaki temel mesele, teknolojik gelişmelerin savaşın karakterini nasıl değiştireceğiydi.
1925 tarihli düzenlemelerde birleşik silah kullanımı fikri görülmeye başladı. 1929 düzenlemeleri bu yaklaşımı daha açık hâle getirdi. 1936 tarihli geçici Saha Talimnamesi, yani PU 36 ise derin harekât anlayışını belirgin bir doktriner çerçeveye dönüştürdü. Bu düşüncenin gelişmesinde Isserson, Triandafillov ve Tuhachevski’nin önemli rolleri vardı.
Derin harekâtın temel mantığı basitti fakat sonuçları kapsamlıydı. Düşmanın ilk savunma hattını yarmak yeterli değildi. Yarılmanın ardından ortaya çıkan boşluğa hızla ilerleyen kuvvetler sokulacak, düşmanın ikinci ve üçüncü kademeleri imha edilecek, rezervlerin cepheye ulaşması engellenecek ve bütün savunma sistemi çözülecekti.
Bu nedenle Sovyet teorisyenleri savaşı yalnızca bir cephe hattı üzerinden düşünmüyordu. Savaşın derinliği vardı ve bu derinliğin bütün unsurları aynı harekâtın parçasıydı. İlk kademede hava unsurları, ikinci kademede birleşik silah birlikleri, üçüncü kademede yarma sonrasında ilerleyecek kuvvetler bulunuyor, dördüncü kademede ise rezervler yer alıyordu. Amaç tek bir muharebeyi kazanmak değildi. Amaç, düşmanın bütün savunma sistemini derinliği boyunca felce uğratmaktı.
Bugün bu yaklaşım bize tanıdık geliyor. Çünkü modern orduların operasyonel sanat dediği alanın temelinde benzer bir düşünce bulunuyor. Bir ordunun yalnızca önündeki birliklerle değil, savaşma kapasitesini sağlayan bütün sistemle mücadele etmek gerekiyor.
İşin asıl dikkat çekici tarafı burada başlıyor.
Sovyetler Birliği, modern savaşın geleceğini anlamaya çalışan bu teorisyenleri kendi siyasi sisteminin kurbanı hâline getirdi. 1937’de Stalin’in Kızıl Ordu’nun yüksek komuta kademesine yönelttiği tasfiye, askerî kurumun entelektüel kapasitesine ağır bir darbe vurdu. Tuhachevski 1937’de idam edildi. Sovyetler Birliği’nin ilk beş mareşalinden üçü tasfiyeler sırasında hayatını kaybetti veya ortadan kaldırıldı. Voroshilov ve Budyonni ise daha sonra doğal nedenlerle öldü.
Tasfiyenin boyutu birkaç üst düzey komutanın öldürülmesiyle sınırlı değildi. Çeşitli kaynaklarda bu dönemde yaklaşık 33 bin ila 40 bin subayın ölüm veya hapis yoluyla tasfiyeden etkilendiği aktarılıyor. Üst komutanlık kadrosunun neredeyse tamamı parçalandı. Beş mareşalin üçü, on altı ordu komutanının on dördü ve sekiz amiralin tamamı tasfiyenin kurbanı oldu.
Burada Stalin’in askerî düşünceye verdiği zararın asıl boyutu ortaya çıkıyor. Deneyimli komutanların kaybedilmesiyle birlikte bir ordunun savaşma biçimini oluşturan kurumsal hafıza da ağır bir darbe aldı. Bir ordunun sahip olduğu bilgi yalnızca talimnamelerde bulunmaz. Bu bilgi, savaş görmüş komutanların tecrübelerinde, kurumların hafızasında ve farklı fikirlerin tartışılabildiği bir ortamda yaşar.
Daha çarpıcı olan ise tasfiye edilen bazı komutanların stratejik değerlendirmelerinin sonradan önemini korumasıydı. Özellikle Alman tehdidinin niteliği konusunda yapılan bazı değerlendirmeler, savaşın başlamasından sonra farklı bir anlam kazandı. Tuhachevski’nin uyarıları ve savaş hazırlığına ilişkin görüşleri, siyasi tasfiyenin askerî düşünce üzerindeki maliyetini gösteren örnekler arasında yer aldı.
Peki Batı bu düşünceleri ne zaman fark etti?
1960’lardan itibaren Sovyet askerî düşüncesine ilişkin çalışmalar Batı’da giderek önem kazandı. Vietnam Savaşı sonrasında Amerikan ordusunda operasyonel sanat kavramına yönelik ilgi arttı. 1930’ların Sovyet derin harekât ve derin muharebe teorileri yeniden incelenmeye başlandı.
1973 Yom Kippur Savaşı’nın tecrübeleri de bu tartışmayı etkiledi. 1970’lerin ortalarında Hava Kara Muharebesi anlayışı belirginleşmeye başladı. Ancak doktrin 1982’de yayımlanan FM 100-5 ile kurumsal biçim kazandı. Dolayısıyla Sovyet derin harekâtına Batı’nın verdiği cevap tek bir doktrinden ibaret değildi. Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan bir düşünsel ve kurumsal dönüşüm söz konusuydu.
Sonuçta ortaya tarihsel bir paradoks çıkıyor. Sovyetler Birliği, modern savaşın geleceğini anlamak için çok erken bir tarihte teorik bir kapasite geliştirmişti. Fakat aynı siyasi sistem, bu kapasiteyi üreten kadroları tasfiye etti. Stalin’in tasfiyeleri Kızıl Ordu’nun yalnızca komuta kademesini değil, düşünsel sürekliliğini de kırdı.
Askerî üstünlük sadece silah, asker ve sanayi kapasitesinden oluşmaz. Bir ordunun savaş hakkında düşünme yeteneği de stratejik bir güçtür. Sovyetler Birliği bu gücü geliştirmişti. Sonra kendi siyasi sistemi, bu gücü üreten kadroları ortadan kaldırdı.
Derin harekât teorisinin hikâyesi bu nedenle yalnızca bir askerî doktrin tarihi değildir. Aynı zamanda güçlü bir askerî fikrin, onu üreten insanlar ve kurumlar yok edildiğinde ne kadar kırılgan hâle gelebileceğinin tarihidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish