Bir asır sonra Lozan Barış Antlaşması hâlâ yürürlükte; aynı dönemin birçok barış düzeni ise çoktan çöktü. Bunun nedeni gizli maddeler veya değişmez sınırlar değil, askerî güç ile hukukî meşruiyet, egemenlik ile ekonomik gerçekçilik ve kesin hükümler ile diplomatik uyarlanabilirlik arasında kurduğu dengedir. Parçalanan günümüz uluslararası düzeninin Lozan’dan öğreneceği çok şey var.
Uluslararası antlaşmaların ömrünü yalnız imzalandıkları günkü törenler belirlemez. Asıl sınav, güç dengesi değiştiğinde başlar. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya kabul ettirilen Versay Antlaşması bunun en bilinen örneğidir. Ağır tazminatlar ve dışlayıcı barış düzeni, Almanya’daki rövanşizmi besleyen ve II. Dünya Savaşı’nı doğuran şartlardan birini oluşturdu.
Daha yakın bir örnek İran’ın nükleer programı üzerine 2015’te varılan anlaşmadır. Yıllarca süren müzakerelerin ürünü olan düzen, uluslararası denetim karşılığında yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Fakat Amerika Birleşik Devletleri 2018’de tek taraflı olarak çekilince metin hızla aşındı. Denetim, yaptırım ve güven arasındaki karşılıklılık bozuldu ve taraflar yeniden baskı ve tehdit siyasetine yöneldi. Nükleer anlaşmanın çözülmesi sonraki askerî gerilimin tek sebebi olmadı. Fakat çatışmayı frenleyebilecek başlıca diplomatik mekanizmalardan birini zayıflattı.
Bu tecrübe eski bir gerçeği hatırlatıyor: Bir antlaşma, maddeleri ne kadar ayrıntılı olursa olsun, tarafların temel çıkarlarıyla bağını ve uygulanabilirliğini kaybettiğinde yaşayamaz. Fakat yalnız güce dayanan düzen de kalıcı olmaz. Zorla kabul ettirilen bir metin, ilk fırsatta rövanş üretir.
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın yüz yılı aşan ömrü bu bakımdan dikkat çekicidir. Antlaşma kusursuz değildi. Türkiye Musul’u alamadı. Boğazlarda tam egemenlik sağlayamadı. Nüfus mübadelesi büyük bir insanî yıkımı doğurdu ve hukukîleştirdi. Buna rağmen Lozan’ın ana siyasî çerçevesi ayakta kaldı. Almanya’ya dayatılan Versay düzeni yirmi yıl içinde çökerken, Osmanlı sonrası Türkiye’yle kurulan Lozan barışı yeni bir dünya savaşını atlattı.
Lozan’ın sırrı, bazen iddia edildiği gibi gizli maddelerde olmayıp güç, hukuk, ekonomi ve zaman arasında kurduğu dengede yatıyor.
Bir egemenlik belgesi
İsmet Paşa Rumine Sarayı’nda antlaşmayı imzaladığında Türkiye henüz cumhuriyeti ilan etmemişti. İstanbul’da işgal kuvvetleri vardı ve Ankara resmen başkent olmamıştı. Anadolu, Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’ye uzanan on yılın ardından insan gücünü, tarımsal üretimini ve sermayesini kaybetmişti.
Dolayısıyla Türk heyetinin önündeki sorun büyük ölçüde “hangi toprağın kimde kalacağı” idi. Ama bununla birlikte, yeni devletin vergi koyup koyamayacağı, mahkemelerini kimin işleteceği, dış ticaretini hangi kurallarla düzenleyeceği, Osmanlı borçlarının nasıl paylaşılacağı ve stratejik su yollarını kimin denetleyeceği de müzakere ediliyordu.
Bugünün diliyle söylersek Lozan, bir egemenlik ve ülke konumunu yeniden yapılandırmasıydı.
En büyük kazanım kapitülasyonların kaldırılmasıydı. Osmanlı döneminde yabancı devletlere ve onların vatandaşlarına sağlanan adlî, malî ve ticarî ayrıcalıklar, devletin kendi ülkesindeki karar gücünü sınırlıyordu. Bu ayrıcalıkların sona ermesi, yeni Türkiye’ye hem ekonomik bağımsızlık hem de tam egemenlik kazandırdı. Vergi, gümrük, ticaret ve yargı politikalarını tek merkezden yani Ankara’dan belirleme imkânı verdi.
Osmanlı borçlarının paylaşılması da benzer biçimde teknik görünen, fakat devletin geleceğini belirleyen bir konuydu. Borçların tamamı Türkiye’ye yüklenmedi. Borçlar eski imparatorluktan ayrılan ülkeler arasında paylaştırıldı. Ama en yüksek oranda Türkiye borç yükünü üstlendi. Bu yük yeni devletin maliyesini zorladı, fakat aynı zamanda uluslararası kredi ilişkilerinde hukukî devamlılık mesajı verdi.
Lozan, başka bir ifadeyle, egemenlik ile yükümlülüğü birlikte kurdu. Yeni devlet yabancı imtiyazlarını kaldırdı. Fakat eski devletin bütün borçlarını yok saymadı. Bağımsızlığın maliyetsiz bir kopuş değil, yeni şartlarla düzenlenmiş bir devamlılık olduğunu kabul etti.
Sevr neden öldü, Lozan neden yaşadı?
1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın uygulanamamasını yalnız onay sürecindeki eksikliklerle açıklamak kolaycılıktır. Sevr, sahadaki meşruiyetini ve uygulanabilirliğini kaybettiği için öldü. İstanbul hükûmeti imza atmıştı; fakat Anadolu’da yeni bir siyasî ve askerî güç doğmuştu. Millî Mücadele, metnin arkasındaki güç hesabını değiştirdi.
Bu durum, Sevr’in bütün hükümlerinin Lozan’da tersine çevrildiği anlamına gelmez. Lozan, Misak-ı Millî’nin tamamını gerçekleştirmedi. Ayrıca Türkiye’nin 1923’te hukukî olarak tanıdığı bazı kayıplar çok daha önce meydana gelmişti. Kıbrıs’ın yönetimi 1878’de Britanya’ya bırakılmış, Britanya adayı 1914’te ilhak etmişti. Libya, 1912 Uşi Antlaşması sonrasında İtalyan hâkimiyetine geçmişti. Sudan, Eritre, Cibuti ve Mısır üzerindeki Osmanlı denetimi de 1923’ten çok önce fiilen sona ermişti.
Lozan’ın başarısı, eski toprakları geri kazanmakta değil, askerî ve iktisadî kapasitesi sınırlı yeni bir devlete yaşayabileceği bir hukukî alan açmasıydı. Sevr gerçekleşmemiş bir paylaşım projesi, Lozan ise sahada oluşmuş güç dengesini tanıyan uygulanabilir bir uzlaşmaydı.
Antlaşmaların dayanıklılığı açısından fark belirleyicidir. Bir metin, yalnız kazananların azamî taleplerini kayda geçirirse mağlup tarafın ilk toparlanma anında hedefine dönüşür. Daha uzun ömürlü düzen, tarafların hiçbiri için mükemmel olmayan fakat hepsi bakımından savaşın devamından daha kabul edilebilir bulunan dengedir.
Musul: Petrolün çizdiği sınır
Lozan’da bu dengenin kurulamadığı en önemli dosya Musul’du. Türkiye, tarihî ve demografik gerekçelerle vilayetin kendisine bırakılmasını istiyordu. Britanya ise Musul’u manda yönetimi altındaki Irak’ın ekonomik ve stratejik geleceği için vazgeçilmez görüyordu. Musul’un coğrafi değeri anlaşmazlığın tek sebebi olmadı. Ama petrol bölgenin ekonomik ve stratejik değerini katlayan başlıca etkendi.
Musul’un nüfusu da sınır pazarlığının aracına dönüştü. Türk ve Britanya heyetleri Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Türkmenlerin ve gayrimüslim toplulukların oranları konusunda farklı rakamlar sundu. Demografi, tarafsız bir istatistik tablosu olmaktan çıkarak egemenlik iddiasının dili hâline geldi.
Sorun Lozan’da ertelendi, ikili görüşmelerde çözülemedi ve Milletler Cemiyeti’ne taşındı. 1926 Ankara Antlaşması’yla Musul Britanya mandası altındaki Irak’ta kaldı. Türkiye’nin hedefi gerçekleşmedi ve bugünkü Türkiye-Irak sınırı büyük ölçüde kesinleşti.
Bu sonucu yalnız Türk heyetinin müzakere hatasıyla açıklamak, dönemin güç bilançosunu görmezden gelmek demektir. Britanya küresel deniz gücü, büyük sermaye merkezi ve Irak’ın manda yöneticisiydi. Türkiye ise yeni bir savaşı finanse edecek imkândan mahrumdu. Milletler Cemiyeti de büyük güçlerden bağımsız bir hakem değildi.
Musul’un bugünkü diplomasiye verdiği ders açıktır: Doğal kaynaklar sınır ihtilafını büyütür. Fakat askerî güçle elde edilen avantajın kalıcı siyasî düzene dönüşmesi yine meşruiyet, kurum ve yerel toplumların rızasını gerektirir. Kaynağa sahip olmak refahı garanti etmediği gibi, haritada kazanmak da yönetimde başarı anlamına gelmez.
Boğazlar: Antlaşmalar güncellenebilir
Lozan’ın uzun ömürlülüğünü açıklayan en önemli örnek, kendi hükümlerinden birinin değiştirilmiş olmasıdır.
1923 düzeni Boğazlarda geçiş serbestliği getiriyor, kıyıların belirli bölümlerini askerden arındırıyor ve uluslararası bir komisyon kuruyordu. Ankara bunu egemenlik ve güvenlik bakımından yetersiz buldu. Fakat Türkiye, 1930’larda Avrupa’daki silahlanma hızlanırken antlaşmayı tek taraflı olarak yırtmadı. Değişen güvenlik şartlarını taraflara anlattı ve yeni bir konferans talep etti.
1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi, askerî denetimi Türkiye’ye geri verdi. Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine sınırlamalar getirdi. Türkiye, Lozan’da elde edemediği bir hedefi on üç yıl sonra savaşmadan kazandı.
Montrö’nün Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında yeniden stratejik önem kazanması tesadüf değildir. Karadeniz’e savaş gemisi geçişini düzenleyen hükümler, hem Türkiye’nin egemenlik aracı hem de büyük güçler arasındaki tırmanmayı sınırlayan bölgesel güvenlik mekanizması hâline geldi.
Buradaki paradoks öğreticidir: Lozan, bir hükmü değiştirildiği için zayıflamadı. Aksine değişiklik meşru ve müzakere edilmiş biçimde yapıldığı için güçlendi. Dayanıklı antlaşma, hiçbir şart altında değişmeyen metin değil, değişen şartlara savaş üretmeden uyarlanabilen metindir.
İran nükleer anlaşmasının aşınmasıyla fark da buradadır. Bir tarafta, güvenlik kaygısına cevap vermeyen düzeni, çok taraflı müzakereyle yenileyen Montrö süreci varken, diğer tarafta, büyük bir tarafın çekilmesiyle karşılıklılık yapısı çöken nükleer anlaşma söz konusudur. Güç her iki örnekte de belirleyicidir. Fakat gücün nasıl kullanıldığı sonucu değiştirir.
Barışın insanî maliyeti
Lozan’ın devletler için ürettiği istikrar, toplumlar için aynı ölçüde adil olmadı. 30 Ocak 1923 tarihli Türk-Yunan nüfus mübadelesi sözleşmesi, Ortodokslarla Müslümanların din esasına göre zorunlu yer değiştirmesini düzenledi. Yaklaşık 1,2 milyon Ortodoks Anadolu’dan Yunanistan’a, yaklaşık 400 bin Müslüman Yunanistan’dan Türkiye’ye geçti. Bunların bir bölümü savaş sırasında zaten yerinden edilmişti.
Dönemin devlet adamları daha homojen nüfusların gelecekteki çatışmaları azaltacağını düşündü. Bu yaklaşım devlet güvenliğini bireyin yerleşme, mülkiyet ve aidiyet hakkının önüne koydu. Evler, dükkânlar, bağlar, mezarlıklar ve kuşaklar boyunca biriken toplumsal sermaye birkaç idarî kategori içinde tasfiye edildi.
Mübadele, iki devlet açısından kısa vadede yönetilebilir ulusal alanlar meydana getirmiş olabilir. Fakat uzun vadeli bilançosunda kaybedilen üretim ağları, şehir kültürleri ve insanî bağlar da vardır. Bugünün politika yapıcıları için mesaj açıktır: Zorunlu nüfus hareketi bir güvenlik tedbiri gibi başlayabilir; fakat ekonomik ve toplumsal maliyeti kuşaklar boyunca sürer.
Azınlık hakları da benzer bir uygulama açığı taşıdı. Lozan’ın 37–45’inci maddeleri hukukî korumalar getirdi. Ancak Türkiye’deki gayrimüslim yurttaşlar ve Yunanistan’daki Müslüman Türk toplumu farklı dönemlerde ayrımcı uygulamalarla karşılaştı. Antlaşma hükmü gerekliydi, fakat yeterli olmadı.
Egemenliğin modern ölçüsü yalnız devletin dışarıdan müdahaleyi engellemesi değildir. Sınırları içindeki farklı topluluklara hukuk güvenliği sağlamasıdır. Azınlık haklarını dış baskının aracı sayan devlet de bu hakları jeopolitik baskı için kullanan dış güç de aynı düzeni kırılganlaştırır. Bu bağlamda, Batı Trakya Türkleri’nin toprakları Türkiye’ye verilmedi. Oradaki Türklere tanınan haklar o günden bugüne Atina tarafından tam olarak uygulanmadı.
Türkler, Kürtler ve Araplar: Haritanın gizlediği siyasî ekonomi
Lozan Türkiye’nin egemenliğini tanıdı. Fakat Osmanlı sonrası coğrafyanın bütün halklarına aynı başarı hikâyesini bırakmadı. Türkler için devletin kurtuluş ve tanınma belgesi olan düzen, Kürtler bakımından yaşadıkları coğrafyanın Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında bölünmesinin kesinleştiği döneme işaret eder. Arap toplumları açısından ise Lozan, Britanya ve Fransa mandaları altında kurulan yeni Ortadoğu düzeninin Türkiye sınırıyla birleştiği diplomatik eşikti.
Bu farklı hafızaları birbirine karşı kullanmak kolay, fakat verimsizdir. Bölgenin iktisadî coğrafyası devlet sınırlarından daha eskidir. Halep ile Gaziantep, Musul ile Mardin, Erbil ile Hakkâri arasındaki ticaret, akrabalık ve kültür ağları yüzyıllar içinde oluştu. Yeni sınırlar bu ağları kesti. Fakat bugün de görüldüğü gibi bütünüyle ortadan kaldıramadı.
Bugün Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni sınırlar çizmek yerine, mevcut sınırların ekonomik maliyetini azaltan yeni bir bölgesel düzendir. Ulaştırma koridorları, kara ve demir yolları, İstanbul, Ankara, Bağdat, Şam, Kahire, Mekke ile iç hatları bağlayan havayolları, enerji şebekeleri, su yönetimi, ticaret kolaylığı ve yerel kalkınmadır. Türklerin güvenlik ve zenginlik, Kürtlerin eşit vatandaşlık ve Arapların egemenlik taleplerini sıfır toplamlı bir rekabet olmaktan çıkarabilir.
Bu, kimlik meselelerini ekonomik projelerle örtmek anlamına gelmez. Tam tersine, hukukî eşitlik olmadan altyapı yatırımı kalıcı barış üretmez. Fakat ekonomik karşılıklı bağımlılık, siyasî uzlaşmanın maliyetini düşürür; çatışmanın maliyetini yükseltir.
Musul’un petrolü bir asır önce büyük güçleri bölgeye çekti. Bugün su, doğal gaz, limanlar, demiryolları ve dijital bağlantılar benzer stratejik önem taşıyor. Bölge ülkeleri bu kaynakları nüfuz mücadelesinin aracı olarak kullanırsa eski rekabet yeniden üretilir. Ortak altyapı ve şeffaf gelir paylaşımı için kullanırsa sınırlar duvar olmaktan çıkarak bağlantı hatlarına dönüşebilir.
Hiçbir antlaşma kendiliğinden yaşamaz
Lozan’ın yüz yıl için imzalandığı, 2023’te sona ereceği veya gizli maddelerle Türkiye’nin doğal kaynaklarını kullanmasının engellendiği iddiaları metinde karşılık bulmuyor. Antlaşmada böyle bir son kullanma tarihi yoktur. Lozan 2023’te bitmedi.
Ancak bunun tersi de doğru değildir: Bir metin süresiz yazıldığı için sonsuza kadar yaşayamaz. Uluslararası hukukta dayanıklılık; tarafların çıkarı, karşılıklılık, uygulama kapasitesi, iç siyasî destek ve meşruiyet sayesinde oluşur. Antlaşmalar kendilerini uygulamaz; devletler ve kurumlar onları yaşatır.
Lozan’ın ana çerçevesi, tarafların savaşla elde edebileceklerinden daha kabul edilebilir bir denge sunduğu için devam etti. Sorunlu hükümlerinden bazıları diplomasiyle değiştirildi. Montrö ile Boğazlar, Hatay’ın ana vatana katılmasıyla güney sınırları bir ölçüde çözüldü ve sınırların büyük bölümü açık biçimde tanımlandı. Ekonomik ve hukukî yükümlülükler uygulama mekanizmalarına bağlandı.
Lozan’ı kutsal veya eleştirilemez bir metin olarak görmek aklı olmaz. Tam tersine, onu değerli kılan taraflardan birinin bütün taleplerini gerçekleştirmemesi, buna rağmen savaştan daha iyi bir seçenek sunmasıdır.
Diplomasinin en zor sanatı
Bugünün uluslararası düzeni yeniden güç siyasetine dönüyor. Devletler yaptırımı, ticareti, enerjiyi, deniz yollarını ve teknolojiyi giderek daha açık biçimde stratejik silah olarak kullanıyor. Çok taraflı kurumlara güven azalıyor; ateşkesler barış antlaşmalarının, taktik mutabakatlar ise kalıcı düzenlerin yerini alıyor.
Lozan böyle bir dünyaya üç ders bırakıyor:
Birincisi, savaş meydanındaki başarı masada otomatik olarak azamî kazanca dönüşmez. Diplomatik sonuç, askerî gücün yanı sıra ekonomik dayanıklılığa ve uluslararası koalisyonlara bağlıdır.
İkincisi, sürdürülebilir egemenlik yalnız başkasının ayrıcalığını kaldırmak değil, borçtan azınlık hakkına kadar kendi yükümlülüğünü üstlenmektir.
Üçüncüsü, iyi barış metni geleceği bütünüyle öngören metin değildir. Şartlar değiştiğinde meşru biçimde güncellenmeye izin veren ve taraflara savaştan daha değerli bir düzen sunan metindir.
Lozan ne eksiksiz zafer ne de gizlenmiş hezimetti. Savaş kazanmış fakat kaynakları tükenmiş bir ülkeyle dünya sistemini yöneten güçler arasındaki sert pazarlığın ürünüydü. Yeni Türkiye’ye bütün istediklerini vermedi. Fakat çözülmemiş meselelerini kendi egemenliği altında müzakere edebileceği bir devlet bıraktı.
Bir asır sonra diplomasinin en zor sanatı hâlâ aynıdır: Güç ile hukuk, arzu ile imkân, ulusal egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasında herkesin yaşayabileceği bir denge kurmak.
Güç barışı kazandırabilir. Onu yaşatan ise meşruiyet, karşılıklılık ve zamanın değişmesine izin veren akıllı diplomasidir. Lozan, Montrö ve Hatay’ın ana vatana katılması, Misak-ı Millî hedeflerinin önemli bir bölümünü gerçekleştirmiştir. Henüz tamamlanmamış tarihî meselelerde ise Türkiye’nin mücadelesi; sınır değişikliği arayışından ziyade hak, güvenlik, barış ve diplomasi temelinde kararlılıkla sürecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish