Beka paradigmasının hukuki sonuçları: Olağanüstü hal mantığı, güçlü idare ve ertelenen haklar (12)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon:  Open AI/Gazeta do Povo

Bir hukuk düzeni yalnızca hangi hakları tanıdığıyla değil, hangi korkular üzerine inşa edildiğiyle de şekillenir. Bu nedenle hukuk sistemlerini anlamanın yollarından biri, onların hangi durumları istisna olarak gördüğünü incelemektir. Çünkü bir hukuk düzeninin gerçek karakteri çoğu zaman normal zamanlarda değil, kriz anlarında ortaya çıkar. Devletin kendisini tehdit altında hissettiği dönemlerde hukukun nasıl davrandığı, o hukuk kültürünün temel reflekslerini açığa çıkarır.

Beka paradigmasının hukuk üzerindeki en önemli etkilerinden biri de burada görülmektedir. Bu paradigma hukuku büyük ölçüde güvenlik eksenli düşünmeye yöneltir. Böylece hukuk yalnızca hakları koruyan bir mekanizma olmaktan çıkıp, aynı zamanda devletin devamlılığını güvence altına alan bir araç hâline gelir. Elbette her devlet kendi varlığını korumaya çalışır. Burada eleştirilen husus devletin korunması değil, devletin korunmasının hukukun temel amacı hâline gelmesidir.

Modern hukuk teorisinde bu mesele uzun yıllardır tartışılmaktadır. Özellikle Carl Schmitt ile Hans Kelsen arasındaki tartışma bu konuda sembolik bir önem taşımaktadır.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Schmitt'e göre egemen olan, istisna hâlinde karar verebilendir. Başka bir ifadeyle devletin gerçek gücü normal zamanlarda değil, kriz anlarında ortaya çıkar. Hukukun sınırlarının ötesine geçerek olağanüstü tedbirler alabilme kapasitesi egemenliğin özüdür. Bu yaklaşım devletin korunmasını hukukun önüne yerleştiren güçlü bir güvenlik mantığı üretmektedir.

Buna karşılık Kelsen farklı bir yol izlemiştir. Ona göre hukuk devletinin özü, iktidarın da hukukla bağlı olmasıdır. Kriz dönemlerinde bile hukuk tamamen askıya alınamaz. Çünkü hukukun dışında kalan bir iktidar sonunda kendi meşruiyet temelini de zayıflatmaya başlar.

Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim aslında modern devletlerin tamamında bulunmaktadır. Ancak bazı ülkelerde Schmittçi refleksler daha güçlüdür; bazı ülkelerde ise Kelsenci hukuk devleti anlayışı daha baskındır. Türkiye'nin hukuk kültürü incelendiğinde, özellikle güvenlik meselelerinde Schmittçi reflekslerin tarihsel olarak güçlü olduğu söylenebilir.

Bunun çeşitli tarihsel nedenleri vardır. Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşanan parçalanma süreci, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki güvenlik kaygıları, darbeler, terör olayları ve bölgesel istikrarsızlıklar devletin krizlere karşı son derece duyarlı bir yapı geliştirmesine yol açmıştır. Böylece olağanüstü durumlar zamanla yalnızca geçici istisnalar olmaktan çıkmış, hukuk kültürünün önemli bir parçası hâline gelmiştir.

Burada ortaya çıkan ilk sonuç, olağanüstü hâl mantığının gündelik hukuka sızmasıdır. Normalde istisnai durumlar için geliştirilen güvenlikçi refleksler zamanla olağan yönetim anlayışının parçası hâline gelebilmektedir. Böylece hukuk, vatandaşın haklarını korumaktan çok riskleri yönetmeye odaklanmaya başlayabilmektedir.

Bu durumun en belirgin sonuçlarından biri güçlü idare anlayışıdır. Türkiye'nin hukuk sisteminde tarihsel olarak idareye önemli bir ağırlık verilmiştir. Bunun arkasında yalnızca bürokratik gelenek değil, aynı zamanda devletin toplumu yönlendirme ve düzenleme misyonu bulunmaktadır. İdare yalnızca hizmet üreten bir yapı olarak değil, toplumsal düzeni koruyan bir aktör olarak görülmüştür.

Bu yaklaşımın bazı avantajları vardır. Merkezi koordinasyon kolaylaşır. Kriz anlarında hızlı karar alınabilir. Kamu politikaları daha bütüncül biçimde uygulanabilir. Ancak aynı yaklaşımın önemli riskleri de bulunmaktadır. İdare güçlendikçe bireysel haklar ve toplumsal talepler ikinci plana düşebilmektedir. Hukukun temel işlevi vatandaş ile devlet arasındaki dengeyi korumaktır. Eğer bu denge sürekli devlet lehine bozulursa, hukuk devleti ilkesi zayıflamaya başlayabilir.

Beka paradigmasının ikinci önemli sonucu hakların ertelenmesi eğilimidir. Bu durum özellikle kolektif haklar alanında daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bireysel hakların önemli bir bölümü artık modern hukuk sistemlerinde geniş kabul görmektedir. Buna karşılık kolektif haklar söz konusu olduğunda güvenlik kaygıları daha hızlı devreye girebilmektedir.

Bir dil hakkı talebi, bir yerel yönetim reformu, bir kültürel görünürlük talebi veya farklı bir toplumsal grubun temsil isteği gündeme geldiğinde, tartışma çoğu zaman hakkın kendisinden uzaklaşmaktadır. Asıl tartışma, bu hakkın ileride hangi sonuçlara yol açabileceği üzerine yoğunlaşmaktadır. Böylece hakların tanınması sürekli gelecekteki daha uygun bir zamana ertelenmektedir.

Bu noktada hukuk açısından önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Çünkü ertelenen her hak aynı zamanda ertelenen bir meşruiyet alanı yaratmaktadır. İnsanlar yalnızca haklarının reddedilmesine değil, sürekli ertelenmesine de tepki göstermektedir. Bir talebin tamamen reddedilmesi ile sürekli geleceğe bırakılması arasında psikolojik açıdan önemli bir fark vardır. Sürekli ertelenen talepler zamanla güvensizlik üretmeye başlayabilmektedir.

Beka paradigmasının üçüncü sonucu yargının davranış biçiminde görülebilir. Güvenlik eksenli hukuk kültürlerinde yargı çoğu zaman ihtiyatlı davranma eğilimindedir. Özellikle siyasal ve toplumsal açıdan hassas kabul edilen konularda mahkemeler geniş yorumlardan kaçınabilmekte, statükoyu koruyan kararlar verme eğilimi gösterebilmektedir.

Burada mesele yargının bağımsız olup olmaması değildir. Daha derin bir kültürel eğilim söz konusudur. Yargıçlar da toplumun ve devlet geleneğinin bir parçasıdır. Onlar da aynı tarihsel hafızanın içerisinde yetişirler. Bu nedenle hukuk kültüründeki güvenlik refleksleri yargısal yorumlara da yansıyabilmektedir.

Sonuç olarak hukuk zamanla değişimi yönlendiren değil, değişimi geciktiren bir mekanizma hâline gelebilmektedir. Bu durum kısa vadede istikrar sağlayabilir. Ancak uzun vadede farklı bir maliyet üretmektedir. Çünkü toplum değişmeye devam etmektedir. Teknoloji değişmektedir. Kültürel beklentiler değişmektedir. Eğitim düzeyi yükselmektedir. Küresel etkileşim artmaktadır. Hukuk ise bu değişimlere yeterince hızlı uyum sağlayamadığında toplumsal gerçeklikle arasındaki mesafe büyümektedir.

Bu mesafenin büyümesi yalnızca hukuki bir sorun değildir. Aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir sorundur. İnsanlar hukukun sorunlarını çözebildiğine inanmadıklarında, alternatif yollar aramaya başlamaktadır. Kurumsal güven zayıflamakta, toplumsal kutuplaşma artmakta ve kamu otoritesinin meşruiyeti aşınmaktadır.

İşte burada beka paradigmasının en büyük paradoksu ortaya çıkmaktadır. Devleti korumak amacıyla geliştirilen güvenlikçi refleksler, uzun vadede devletin meşruiyet kaynaklarını zayıflatabilmektedir. Çünkü modern devletlerin gerçek gücü yalnızca zor kullanma kapasitesinden değil, hukuk yoluyla ürettikleri güven duygusundan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle çağdaş hukuk devletlerinin önündeki temel görevlerden biri güvenlik ile özgürlüğü karşı karşıya koymaktan vazgeçmektir. Güvenlik hukukun amacı olabilir; ancak tek amacı olamaz. Aynı şekilde özgürlük de sınırsız bir ilke değildir. Asıl mesele bu iki değeri birbirini dışlayan seçenekler olarak görmek yerine, birbirini tamamlayan unsurlar olarak değerlendirebilmektir.

Türkiye'nin hukuk reformları açısından karşı karşıya olduğu temel meydan okuma da budur. Olağanüstü hâl mantığını olağan hukuk mantığından ayırabilmek, güçlü idare anlayışını güçlü hukuk anlayışıyla dengeleyebilmek ve hakları sürekli geleceğe ertelemek yerine onları toplumsal istikrarın bir parçası olarak görebilmek.

 

(Devam edecek…)

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU