Bir çocuğun suça sürüklenmesi, devletin yalnızca cezalandırma mekanizmalarını değil, koruyucu ve önleyici politikalarını da sorgulamayı gerektirir.
Son yıllarda kamuoyunu derinden sarsan suça sürüklenen çocuk vakaları, yalnızca ceza adalet sistemini değil; aile yapısını, eğitim politikalarını ve sosyal devlet mekanizmalarını da yeniden tartışmaya açtı.
Mattia Ahmet Minguzzi’nin ölümünün ardından kamuoyunda yükselen tepkiler üzerine iktidar da bu çağrıya kayıtsız kalmadı ve konuya ilişkin düzenlemelerin hazırlanan kanun teklifi kapsamında hayata geçirileceğini açıkladı.
Bu kapsamda yapılan düzenlemeler, bir yandan toplumun adalet beklentisine cevap vermeyi amaçlarken diğer yandan çocukların yeniden topluma kazandırılmasını sağlayacak mekanizmaları güçlendirmeyi de hedefliyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Her ne kadar bu düzenlemeler toplumda yükselen adalet beklentisinin ardından gündeme gelmiş olsa da ekonomik ve sosyal meselelerde oldukça zorlu bir dönemden geçen memleketimizde, yarınlarımızın teminatı olan çocukların adli olaylara karışmasının önüne geçilmesini sağlayacak yasal adımların zamanı çoktan gelmişti.
Adliyelerdeki duruşma tutanaklarında “SSÇ” ibaresine her geçen gün daha sık rastlanırken ebeveynler de büyük bir özenle yetiştirdikleri çocuklarının, yaşıtı bir çocuk tarafından zarar görebileceği endişesini taşıyorlar.
TCK’da çocuk failler bakımından öngörülen hükümler ve infaz sistemine ilişkin bazı düzenlemeler, kamuoyunda zaman zaman cezasızlık algısının oluşmasına neden oluyor.
Her ne kadar ülkemizde suça sürüklenen çocuk oranı TÜİK verilerine göre yaklaşık yüzde 1 seviyesinde olsa da son yıllarda özellikle 0-18 yaş arası çocukların hırsızlık, gasp, yaralama, uyuşturucu madde kullanma gibi suçlara karışma oranında yaşanan artış toplumdaki güvenlik algısını ciddi şekilde etkiledi.
Bu durum, yargıya duyulan güvenin de zedelenmesine yol açıyor. Her ne kadar çocuk ceza adalet sisteminde temel amaç çocukların cezalandırılmasından ziyade ıslah edilerek topluma yeniden kazandırılması olsa da zaman zaman oluşan cezasızlık algısının çocukları suça azmettirenler açısından teşvik edici bir zemin oluşturduğu da göz ardı edilmemeli.
Bununla birlikte, yapılacak düzenlemelere karşı çıkan önemli bir kesim de bulunuyor. Başta çocuk hakları savunucuları olmak üzere bazı çevreler, çocukların ceza infaz kurumunda tutulmalarının topluma yeniden kazandırılmalarına katkı sağlamayacağını, aksine bu ihtimali daha da zayıflatacağını savunmaktalar.
Bu görüşün haklı yönleri bulunmakla birlikte, çocukların topluma yeniden kazandırılması yalnızca infaz sistemine ilişkin düzenlemelerle sağlanabilecek bir hedef değil.
Asıl ihtiyaç; bilinçli aile yapısına sahip, güçlü ekonomik temelleri bulunan ve eğitim sistemi dünya standartlarında olan bir sosyal devlet anlayışıdır.
Ancak bu şekilde çocukların suça sürüklenmesini önlemek ve onları topluma yeniden kazandırmak mümkün olabilir.
Hiç kuşkusuz infaz sistemine ilişkin düzenlemeler tek başına sorunu çözmeye yetmeyecek olsa bile kanun teklifinin mağdurların adalet beklentisine cevap vermesi ve çocukların suç örgütleri tarafından istismar edilmesini önlemeye yönelik önemli adımlar içermesi bakımından değerli bir başlangıç olduğu da kabul edilmelidir.
Ancak devletin asli sorumluluğu, çocuklarımızın geleceğini güvence altına almak için onları suça sürükleyen nedenlerin temeline inmek, kriminolojik değerlendirmeler ışığında koruyucu sosyal politikalar geliştirmek ve çocukların suçla tanışmasını en başından engelleyebilmektir.
Çünkü çocuklarını suçtan koruyamayan bir devlet, yalnızca bugününü değil, geleceğini de kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish