Birleşmiş Milletler (BM) ve özel temsilcilerinin Kıbrıs konusundaki görevi elbette önemlidir. Ancak kurumun Ada'da uzun yıllardır varlığını sürdürdüğü, raporlar hazırladığı ve gelişmeleri yakından izlediği bilinen bir gerçekken, son dönemde ortaya çıkan "Holguín taslağı" gibi öneriler, sadece tarafları ikna etmeye yönelik, yapay bir mantıkla hazırlanmış bir metin izlenimi vermektedir.
Bu yaklaşım, metodolojik olarak da yanlıştır. BM, yaşanmışlıkları ve Ada'daki gerçekleri inkâr edemez. Çözüm bulunacaksa, konunun her yönüne dengeli bir şekilde bakmak; tarihsel arka planı (1950'lerden 1974 Barış Harekâtı'na, Annan Planı'nın Rumlar tarafından reddedilmesine kadar), güvenlik kaygılarını, egemenlik meselelerini ve bugünkü jeopolitik tabloyu gerçekçi biçimde analiz etmek şarttır. Buradan hareketle hazırlanacak bir taslak, ancak o zaman incelemeye değer olabilir.
Hâlbuki mevcut yaklaşım, "Kıbrıs'ta çıkarılacak petrolden pay alırsınız, ticaretinizi geliştirirsiniz, Avrupa Birliği'ne girersiniz" gibi tamamen "egemenliği satın alma" mantığına indirgenmiştir. Bu, uluslararası hukuka, eşit egemenlik ilkesine ve BM'nin tarafsızlık iddiasına aykırıdır. Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü yok sayılarak, Ada'daki hassas denge bozulmaya çalışılmaktadır.
Diplomatik misyonun görevi açısından da usul önemlidir. Bu tür kritik konular, karşılıklı temasların sonuna kadar derinlemesine görüşülüp her iki tarafın da görüşleri alındıktan sonra bir "öneri paketi" hâline getirilmelidir. Henüz bu süreç tamamlanmadan sızdırılan veya tek taraflı algı oluşturacak şekilde sunulan taslaklar, etik açıdan da sorunludur.
Ben burada sadece şahsi düşüncemi değil, uluslararası nizamın işleyişine dair tutarlı bir eleştiriyi dile getiriyorum. Bu yaklaşım, konuyu çok yanlı ve tutarsız bir bakış açısıyla ele almakta; sanki "birilerinin işine yarayacak" bir öneri ortaya atılıp, "Hadi tartışın bakalım, sonuçta ne çıkacak?" denilerek süreç yönetilmektedir. Böyle bir çalışma tarzı uluslararası diplomasiye yakışmaz ve kalıcı bir çözüme hizmet etmez. Bu nedenle bu tür yapay taslakları kabul etmiyorum.
Tarihsel temeller ve Annan Planı'nın mirası
Kıbrıs meselesi, Ada'nın iki halkı arasında basit bir yönetim modeli arayışı değildir. 1950'lerden itibaren yaşanan gerilimler, EOKA terör eylemleri, 1960 Londra-Zürih Anlaşmaları'yla kurulan garantörlük sistemi ve 1974 Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin kilometre taşlarıdır. 2004 Annan Planı, Kıbrıs Türk tarafınca kabul edilmesine rağmen Rum tarafınca reddedilmiştir. Bu reddin ardından geçen 20 yılı aşkın sürede Ada'da iki ayrı devlet fiilen varlığını sürdürmüştür. Kıbrıs Türk halkı kendi egemen devletini (KKTC) kurmuş ve yönetmiştir. Bu gerçeklik, federasyon gibi modellerin tarihsel olarak iflas ettiğini göstermektedir.
Güncel şartlar: Enerji, güvenlik ve jeopolitik dengeler
2026 itibarıyla şartlar daha da nettir. Doğu Akdeniz'de enerji kaynakları, Levant Planı dinamikleri ve bölgesel güç kaymaları, Kıbrıs'ı kritik bir düğüm noktası hâline getirmiştir. GKRY'nin tek taraflı adımları (İsrail, ABD, Fransa ve İngiltere ile yaptığı askerî ve enerji anlaşmaları), KKTC'nin haklarını yok saymaktadır. AB'nin Ada'yı "Kıbrıs Cumhuriyeti" üzerinden MEB olarak görmesi ve EastMed benzeri projeler, iki devletli gerçekliği görmezden gelmektedir.
Güvenlik boyutu ise vazgeçilmezdir. 1960 garantörlük sistemi (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) hâlen geçerlidir. Türk askerî varlığı, Kıbrıs Türkü'nün güvenliğinin teminatıdır. Hibrit ve 5. nesil tehditler ortamında bu varlığın azaltılması veya NATO şemsiyesine devredilmesi, stratejik risk yaratır. "Petrol payı, ticaret, AB üyeliği" vaadiyle egemenliğin pazarlanması ise kabul edilemez bir yaklaşımdır.
İki devletli çözümün kaçınılmazlığı
Tarihsel adalet, güvenlik realitesi ve bugünkü jeopolitik şartlar bir arada değerlendirildiğinde, tek gerçekçi ve sürdürülebilir yol "iki devletli (iki bayraklı) çözüm"dür.
Bu model:
• Kıbrıs halklarının (Türk ve Rum) egemen eşitliğini ve eşit uluslararası statüsünü teyit eder.
• Güvenliği kalıcı hâle getirir (garantörlük sistemi gereği).
• Egemen iki devlet üzerinden diplomatik, ekonomik vb. normalleşmeyi sağlar (doğrudan temas, kaynaklar, ticaret, uçuşlar vb. kendi devlet statüsü içinde).
• Doğu Akdeniz'deki çok boyutlu dengeleri (enerji, Levant ve hibrit tehditler) korur.
BM'nin görevi, bu gerçekliği temel alarak dengeli, etik ve usule uygun bir çaba göstermek olmalıdır. Egemenlik pazarlığına dönüşen yaklaşımlar ne kabul edilebilir ne de sürdürülebilirdir. Ada'da kalıcı barış ve istikrar ancak egemen eşitlik temelinde kurulabilir.
Sonuç
Kıbrıs meselesi, "çözüm" adı altında sunulan her girişimin tarihsel ve stratejik gerçekliklere dayanması gerektiğini bir kez daha göstermektedir. Yapay taslaklar ve egemenliği satın alma mantığı, ne Ada'ya ne de bölgeye hizmet eder. Türkiye ve KKTC'nin tutumu nettir: Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır. Garantörlük hakları, güvenlik ve egemenlik pazarlık konusu yapılamaz.
Uluslararası toplumun ve BM'nin görevi, bu gerçekliği kabul ederek diplomasiyi usulüne uygun yürütmektir. Aksi takdirde, "Hadi tartışın bakalım." mantığıyla atılan adımlar, sadece zaman kaybına ve yeni gerilimlere yol açacaktır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish