Bu hafta Ankara, dünyanın en güçlü askerî ittifakının liderlerini ağırlamaya hazırlanıyor.
Ancak önümüzdeki zirveyi sıradan bir diplomatik buluşma olarak değerlendirmek mümkün değil.
Ukrayna savaşının 4. yılına girdiği, Ortadoğu'daki çatışmaların bölgesel dengeleri sarsmaya devam ettiği ve Batı ittifakının kendi içindeki uyumunun yeniden sorgulandığı bir dönemde gerçekleştirilecek bu toplantı, NATO'nun geleceği kadar Türkiye'nin uluslararası sistemdeki konumuna dair de önemli mesajlar taşıyor.
Ankara'nın ev sahipliği, teknik bir organizasyon görevinin çok ötesinde anlamlar içeriyor.
Çünkü Türkiye, bu zirvede yalnızca toplantı salonlarını değil, son yıllarda inşa ettiği stratejik yaklaşımı da dünya kamuoyunun dikkatine sunuyor.
Bir tarafta NATO üyeliğinin sağladığı güvenlik şemsiyesini koruyan, diğer tarafta ise kendi bölgesel ve küresel önceliklerini bağımsız biçimde şekillendirmeye çalışan bir ülkenin hikâyesi, zirvenin görünmeyen arka planını oluşturuyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türkiye'nin NATO içindeki yerini anlamak için son 10 yılın diplomatik seyrine bakmak yeterlidir. S-400 hava savunma sistemi alımı nedeniyle yaşanan krizler, Doğu Akdeniz'deki gerilimler, İsveç ve Finlandiya'nın üyelik süreçlerinde yürütülen uzun müzakereler, Ankara'nın ittifak içindeki konumunun klasik müttefiklik kalıplarıyla açıklanamayacağını ortaya koydu.
Türkiye, NATO'nun bir parçası olmayı sürdürürken, aynı zamanda kendi ulusal çıkarlarını merkeze alan bir dış politika izleme konusunda kararlı davrandı.
Soğuk Savaş döneminin katı blok siyaseti artık geride kaldı. Devletler, güvenlik ortaklıklarını sürdürürken ekonomik ve diplomatik ilişkilerini farklı eksenlerde geliştirebiliyor.
Türkiye de bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri hâline geldi. Rusya ile ekonomik ilişkilerini koruyan, Çin ile teknoloji ve ticaret alanında iş birliklerini geliştiren, Ortadoğu'da farklı aktörlerle aynı anda temas kurabilen Ankara, buna rağmen NATO'nun en önemli askerî güçlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Bu nedenle Ankara'nın zirveye ev sahipliği yapması, sembolik olduğu kadar siyasi bir anlam da taşıyor. Türkiye, uluslararası sisteme "Masanın kenarında değil, merkezindeyim" mesajı veriyor.
Son yıllarda sıkça tartışılan stratejik özerklik yaklaşımı, bu ev sahipliği üzerinden somut bir görünürlük kazanıyor.
Ankara'nın hedefi yalnızca kararların uygulayıcısı olmak değil, karar alma süreçlerinin şekillenmesinde de etkili bir aktör olduğunu göstermek.
Zirvenin en önemli gündem maddesi kuşkusuz Ukrayna savaşı olacak.
Savaşın geleceği, Batılı ülkelerin Kiev'e sağlayacağı askerî desteğin kapsamı ve olası bir müzakere sürecinin şartları, liderlerin önündeki temel başlıklar arasında yer alacak.
Ancak burada dikkat çekici olan, Türkiye'nin diğer NATO üyelerinden farklılaşan pozisyonudur.
Ankara, savaşın başından bu yana Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü destekledi.
Savunma sanayii alanındaki iş birliklerini sürdürdü ve Karadeniz'in güvenliği konusunda aktif bir rol üstlendi.
Aynı zamanda Rusya ile diplomatik temaslarını da koparmadı. Tahıl Koridoru Anlaşması'nın hayata geçirilmesinde oynadığı arabuluculuk rolü, bu denge politikasının en somut örneklerinden biri olarak kayda geçti.
Bu nedenle Türkiye, Ukrayna meselesinde yalnızca taraflardan birine yakın duran bir ülke değil; gerektiğinde iletişim kanalları açabilen ve kriz yönetimine katkı sunabilen bir aktör olarak öne çıkıyor.
Günümüz uluslararası sisteminde bu tür bir kapasiteye oldukça nadir rastlanıyor. Çünkü çatışmaların sertleştiği dönemlerde taraflar arasında köprü kurabilmek, askerî güç kadar diplomatik güvenilirlik de gerektiriyor.
Zirvenin bir diğer önemli boyutu ise Ortadoğu olacak. Her ne kadar Ukrayna gündemi kamuoyunun dikkatini daha fazla çekse de Gazze'deki insani kriz, Suriye'deki belirsizlikler ve bölgesel güvenlik sorunları, NATO üyelerinin stratejik hesaplarını doğrudan etkiliyor.
Türkiye'nin bu konulardaki yaklaşımı ise bazı müttefiklerinden belirgin şekilde ayrışıyor.
Ankara'nın Gazze konusunda izlediği söylem, Suriye'deki askerî varlığı ve bölgesel aktörlerle yürüttüğü diplomasi, NATO içerisindeki farklı bakış açılarını görünür kılıyor.
Bu görüş ayrılıkları, zirve salonlarında yüksek sesle dile getirilmese bile liderlerin ikili görüşmelerinde ve kapalı kapılar ardındaki müzakerelerde etkisini hissettirecek.
Çünkü NATO'nun karşı karşıya olduğu sorunlar artık yalnızca Avrupa'nın doğu sınırlarıyla sınırlı değil; Akdeniz'den Kızıldeniz'e, Karadeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsıyor.
Ancak zirvenin asıl önemi, günlük kriz başlıklarının ötesinde yatıyor. Bugün dünya, giderek daha belirgin hâle gelen çok kutuplu bir düzene doğru ilerliyor.
Amerika Birleşik Devletleri küresel liderliğini korumaya çalışırken Çin ekonomik ve teknolojik gücünü artırıyor. Rusya ise askerî kapasitesiyle meydan okumayı sürdürüyor.
Bölgesel güçler de kendi etki alanlarını genişletmeye çalışıyor. Böyle bir ortamda NATO'nun yalnızca askerî bir savunma örgütü olarak varlığını sürdürmesi yeterli olacak mı?
Bu soru, zirvenin sonunda yayımlanacak bildirgeden çok daha büyük bir anlam taşıyor.
Çünkü NATO'nun önündeki temel mesele artık yalnızca tehditleri tanımlamak değil, değişen dünyanın gerçekliğine uygun yeni bir stratejik çerçeve geliştirebilmek.
Soğuk Savaş'ın ikili mantığıyla şekillenen kurumların, çok kutuplu bir çağda nasıl hareket edeceği giderek daha fazla tartışılıyor.
Türkiye, bu tartışmanın merkezinde yer alan ülkelerden biri. Ankara, uzun süredir Batı merkezli uluslararası düzenin dönüşmekte olduğunu savunuyor.
Ancak bunu yaparken Batı ile bağlarını koparmıyor; aksine NATO üyeliğini sürdürerek yeni dönemin çok yönlü diplomasi anlayışını temsil ediyor.
İlk bakışta çelişkili görünen bu yaklaşım, aslında çağın ruhuna uygun bir stratejik esneklik anlayışını yansıtıyor.
Savunma harcamaları konusu da zirvenin önemli başlıklarından biri olacak. NATO içinde uzun süredir tartışılan yük paylaşımı meselesi, özellikle Avrupa ülkeleri üzerinde baskı yaratıyor.
Türkiye ise son yıllarda savunma sanayiindeki yerli üretim kapasitesini artırmış, operasyonel tecrübesini genişletmiş ve ittifakın caydırıcılık kapasitesine somut katkılar sunmuş bir ülke olarak bu tartışmada güçlü bir konuma sahip bulunuyor.
Ankara zirvesi 2 ayrı düzlemde okunmalı:
- İlk düzlemde Ukrayna savaşı, savunma bütçeleri, bölgesel güvenlik tehditleri ve ittifakın askerî kapasitesi gibi somut başlıklar bulunuyor.
- İkinci ve daha önemli düzlemde ise NATO'nun değişen dünya karşısında nasıl bir kimlik geliştireceği sorusu yer alıyor.
Türkiye'nin önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Doğu ile Batı arasında yalnızca coğrafi bir köprü değil, aynı zamanda farklı güç merkezleri arasında diyalog kurabilen bir aktör olarak öne çıkıyor.
Çatışma yönetimi ile diplomatik temas kapasitesini aynı anda taşıyabilen az sayıdaki ülkeden biri olarak Ankara, bu zirvede yalnızca ev sahibi değil, aynı zamanda tartışmaların yönünü etkileyebilecek stratejik bir merkez konumunda bulunuyor.
Bu hafta dünya Ankara'ya bakacak. Ancak dikkatler yalnızca zirve salonlarında alınacak kararlarda olmayacak.
Aynı zamanda Türkiye'nin değişen küresel düzende kendisine biçtiği rolün ne kadar karşılık bulduğuna da odaklanılacak.
Çünkü NATO'nun geleceği tartışılırken, Türkiye'nin gelecekteki yeri de yeniden tanımlanıyor olacak.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish