4 Temmuz 1776'dan 2026'ya: Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin 250. yılı

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Independent Türkçe için yazdı

250 yıl önce temelleri atılan Amerikan anayasal düzeninin simgesi olan ABD Kongre Binası (Capitol), bugün de kurumsallık, demokrasi ve hesap verebilirlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor / Fotoğraf: Pixabay

Değerli Independent Türkçe okuyucuları,

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) (United States of America – USA), bu yıl bağımsızlığının 250. yılını kutluyor. Ancak bu yıl dönümü, alışıldık ulusal gurur anlatılarının ötesinde, hem ABD'nin kendi kurucu ilkeleriyle ne kadar örtüştüğünü hem de dünya genelinde demokratik kurumsallığın nereye evrildiğini sorgulamak için de bir vesile olmalı. Zira 250 yıl önce ilan edilen bağımsızlık, sadece bir imparatorluktan kopuş değil, aynı zamanda insanlık tarihinde kurumsal yönetimin bireysel güce üstün kılınabileceğine dair cüretkâr bir isyandır. Bu isyan, sadece İngiliz kralına yönelik değil; ilke olarak, bireylerin kralların yönetimi altında özgür olmadan yaşamalarına karşı bir başkaldırıydı. Bugün bu başkaldırının hem ABD içinde hem de küresel ölçekte yeniden sınandığı bir döneme girdik.
 

John Trumbull'un "Declaration of Independence" tablosu, 4 Temmuz 1776'da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni tasvir ediyor
John Trumbull'un "Declaration of Independence" tablosu, 4 Temmuz 1776'da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni tasvir ediyor

 

Kuruluş ruhu: Kurumsallığın Aydınlanma mirası

1776'da bağımsızlığını ilan ettiğinde ABD, elbette kusursuz bir toplum değildi. Kurucu Babaların (Founding Fathers) tamamı erkekti; George Washington ve Thomas Jefferson dâhil olmak üzere aralarında köle sahibi olanlar da yaygındı. Bu eksiklikleri kabul etmek, dönemin ruhunu anlamak açısından elzemdir. Buna rağmen o dönem, Likya Birliği'nden miras kalan federal yapı fikrini, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı ilkesini ve demokrasinin popülizmle karışıp bir "çoğunluk tiranlığına" (tyranny of the masses) dönüşmemesi için azınlık haklarına saygı gösterilmesi gerektiği düşüncesini, Aydınlanma Çağı filozoflarının izinden giderek kurumsal bir yapıya oturtmaya çalıştı. Belki de en önemlisi, ifade özgürlüğüne saygı gösterilmesi temel bir ilke olarak benimsendi.

Bu kurumsallık arayışının en çarpıcı örneklerinden biri, George Washington'ın 2 dönem, yani 8 yıllık başkanlığın ardından görevini bırakmasıdır. Washington, o dönemde teknik olarak mümkün olan sınırsız iktidara sırtını dönerek emsalsiz bir gelenek başlattı. Benjamin Franklin'den, benim de mezunu olduğum University of Virginia'nın kurucusu Thomas Jefferson'a kadar ilk devlet adamlarının önemli bir bölümü, daha en baştan yükseköğretime ve akademik özgürlüğe vizyoner bir önem atfetti. Bu, tesadüfi bir tercih değildi: Özgür düşünceye ve dışarıdan gelenleri kabul etmeye açık bir toplumsal yapı, daha girişimci, daha yenilikçi ve nihayetinde daha güçlü bir ulusun temelini attı.

Nitekim, 1789 Fransız Devrimi'nden tam 13 yıl önce, o dönemde kimsenin dile getirmediği bir gerekçeyle - "temsil olmadan vergilendirme olmaz" (no taxation without representation) - bağımsızlığını ilan eden ABD, bunu güçlü bir kral veya lord etrafında değil, kurumsal bir yapı etrafında gerçekleştirerek yeni bir çağın öncüsü oldu. Daha sonra ABD'den dönen Marquis de Lafayette gibi Fransız soylularının bile Fransız Devrimi sırasında zamanla kraldan yana değil, halktan yana tavır almayı meşru görmesi, bu fikrin Atlantik'i nasıl aştığının bir göstergesidir. Alexis de Tocqueville'in ABD demokrasisini sorgulayan gözlemlerinden bugüne kadar ciddi sorunlar da varlığını sürdürmektedir. Irk ayrımcılığı, cinsiyet eşitsizliği ve yabancı düşmanlığı gibi pek çok toplumsal sorun bu demokrasiye gölge düşürse de; Vietnam ve Irak savaşları gibi müdahalelerde "petrol ve emperyalizm" suçlamalarıyla karşı karşıya kalsa da, bugün pek çoğumuzun doğal kabul ettiği vatandaşlık hakları ve kurumsal hesap verebilirlik beklentisi, büyük ölçüde 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin mirasıdır.
 

ABD Kongresi, 250. yılda da Amerikan demokrasisinin ve kurumsal yapısının en önemli sembollerinden biri olmayı sürdürüyor / Fotoğraf: Pixabay
ABD Kongresi, 250. yılda da Amerikan demokrasisinin ve kurumsal yapısının en önemli sembollerinden biri olmayı sürdürüyor / Fotoğraf: Pixabay

 

250. yılda gelinen nokta: Başarı ile gerilim arasında

Bugün ABD, dünyanın en büyük ekonomisi ve teknoloji üreticisidir. Yapay zekâ, bilişim, çip ve yarı iletken üretiminde; sosyal medya ve teknoloji devlerinde; ayrıca dünyanın en gözde markalarında öncü konumdadır. Uzay madenciliği, Ay ve Mars yolculuğu gibi projelere ön ayak olan da yine ABD'dir. Ancak bu başarılar, bireysel özgürlükler alanındaki çok sayıda gözaltı, insanlık dışı muamele, sınır dışı etme gibi uygulamaların gölgesinde kalmaktadır. Ülke, kültürel çoğulculuktan ziyade muhafazakâr-milliyetçi "MAGA" (Make America Great Again) kültürünün ağır bastığı bir siyasi iklimin gölgesinde şekillenmektedir. 6 Ocak 2021'deki Kongre baskını ise Kurucu Babaların üzerine bu kadar özenle inşa ettiği kurumsal, anayasal ve anti-popülist mekanizmaların ne kadar kırılgan olabileceğini acı bir şekilde gösterdi.

Bu noktada, kısa vadeli siyasi çalkantılar ile uzun vadeli yapısal kırılmalar arasındaki farkı ayırt etmek önemlidir. Bir seçim döngüsünün getirdiği siyasi kutuplaşma, tarihsel olarak ABD demokrasisinin özümseyebildiği bir şok türüdür. Ancak üniversitelerin siyasi olarak şekillendirilmeye çalışılması, akademik özgürlüğün idari baskı altına alınması ve kurumsal denetim mekanizmalarının aşındırılması, çok daha kalıcı ve yapısal bir risk taşımaktadır. 2024 Nobel Ekonomi Ödülü'nü alan Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson'ın sıklıkla vurguladığı gibi, kurumların kalitesi ile vatandaşların refah düzeyi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bir ülkenin uzun vadeli gücü, o ülkenin kurumlarının kalitesiyle orantılıdır; ne kadar teknolojik veya ekonomik üstünlüğe sahip olursa olsun.

Bu bağlamda, ABD'nin 250. yılında hatırlaması gereken belki de en önemli husus, yeniden keşfetmesi gereken en büyük gücünün yükseköğretim kurumları olduğudur. Başkent Washington (Washington, DC), Virginia ve Florida'daki üniversitelerde eğitim ve akademik hayatımın önemli bir bölümünü geçirmiş biri olarak söyleyebilirim ki, ABD'de eğitim görmüş olmak uzun yıllar boyunca bir ayrıcalık olarak kabul edildi. Çünkü dünyanın en iyi üniversitelerinin büyük çoğunluğu ABD'deydi ve hâlen de öyle. Bu üniversitelerin siyasi müdahalelerle değil, akademik özgürlük merkezleri olarak konumlandırılması gerekiyor. Aksi hâlde, bu bilim yuvalarının çekim gücü zamanla Avrupa Birliği'ndeki yükselen üniversitelere kayabilir. Daha da endişe verici olanı ise hükümet baskısı sonucunda ABD üniversitelerinin, iyi üretim yapabilen ancak inovasyon ve yaratıcılık açısından zayıf, Çin modelindeki ileri meslek okullarına benzer bir konuma indirgenmesi riskidir.
 

6 Ocak Kongre baskını fotoğrafı (250 yıl sonra yaşanan kurumsal gerilim) / Fotoğraf: Reuters
6 Ocak Kongre baskını fotoğrafı (250 yıl sonra yaşanan kurumsal gerilim) / Fotoğraf: Reuters

 

Kurumsallığın küresel aşınması

Ancak bu 250. yıl dönümünün asıl uyarıcı boyutu sadece ABD'ye özgü değildir. Kurumsallığın ve anti-popülist denge mekanizmalarının zayıflaması, dünya genelinde daha derin bir yapısal dönüşümün habercisi olabilir: Teknoloji ve sermaye sahipliğinin sağladığı güçle vatandaşları fiilen bir bağımlılık ilişkisine sokan, neo-ortaçağcı (neo-medievalist) bir düzene doğru kayış. Bu, benim daha önce de bu köşede ele aldığım bir çerçevedir. Bu Neo-Orta Çağ çerçevesinin riski şudur: Orta Çağ Avrupası'ndaki iç içe geçmiş, çakışan otorite katmanlarına benzer biçimde, ulus-devletin tekil egemenliği; veri, altyapı, teknoloji gücü ve algoritmik erişimi elinde tutan sermaye ve teknoloji aktörleriyle paylaşılmakta, hatta zamanla onlara devredilmektedir.

Bunun tehlikesi, orta ve uzun vadeli yapısal bir eğilim olarak okunmasında yatmaktadır. ABD Kurucu Babalarının kurmaya çalıştığı sistem, gücün tek bir merkezde - bir kral, bir lord, bir imparator, hatta bir başkan etrafında - toplanmasını engellemek üzere tasarlanmıştı. Hatta kimi inanışa göre Seçmenler Kurulu (Electoral College), sırf bu nedenle oluşturulmuştur. Bugün ise güç, seçilmemiş ve büyük ölçüde denetimsiz teknoloji ve sermaye aktörlerinde yoğunlaşmaktadır. Bu aktörler, klasik anlamda bir "devlet" olmadıkları için Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı ilkesinin de kapsamı dışında kalabilmektedir. Borsaların aksine, elektronik para ve kripto para piyasalarının spekülasyonlara karşı denetimleri daha zayıftır. Vatandaşların dijital altyapıya, yapay zekâ araçlarına ve hatta temel bilgiye erişimi, giderek daha az hesap verebilir olan bir avuç aktörün insafına kalmaktadır. Bu durum, tam da Kurucu Babaların 1776'da karşı çıktığı türden bir bağımlılık ilişkisinin - temsilsiz güç kullanımının - dijital çağdaki yeni versiyonu olma riski taşımaktadır.
 

Sonuç: Kurumsallığı hatırlamanın vesilesi

ABD'nin 250. yılı, yalnızca bir ulusun geçmişine bakması için değil, tüm dünyanın kurumsallığın kırılganlığını yeniden hatırlaması için de bir fırsat olmalıdır. Yaklaşmakta olan NATO Ankara Zirvesi de tam bu noktada anlamlı bir önem taşımaktadır: İttifak içi yük paylaşımı (burden-sharing) tartışmalarından caydırıcılık mimarisine kadar uluslararası kurumsal yapıların da, tıpkı ulusal kurumlar gibi, sürekli bakım, şeffaflık ve hesap verebilirlik gerektirdiğini hepimize hatırlatmaktadır. Ulusal düzeyde üniversitelerin siyasi baskıdan korunması ne kadar önemliyse, uluslararası düzeyde de kurumların - NATO'dan Dünya Ticaret Örgütü'ne kadar - neo-ortaçağcı/tekno-feodal ve popülist aşınmalara karşı güçlendirilmesi de o kadar hayati önemdedir.

250 yıl önce bir avuç insan, temsilsiz vergilendirmeye karşı çıkarak ve bunu bir güç figürü ya da bir kral etrafında değil, kurumsal bir yapı etrafında örgütleyerek yeni bir çağı başlattı. Bugün karşımızdaki temel soru ise, o mirasın dijital ve küresel çağda nasıl yeniden yorumlanacağıdır. Eksikleriyle, çelişkileriyle, ama yine de insanlık tarihinin en cüretkâr kurumsal deneylerinden birini başlatan 1776 ABD Bağımsızlık Bildirgesi'nin, 250. yılında hem ABD'de hem de dünyada kurumsallığı ve hesap verebilirliği yeniden hatırlatan bir vesile olmasını temenni ediyorum.

Son olarak, 4 Temmuz 2026'dan itibaren; çocuklara karşı suç işleyenlerin (mide bulandırıcı Epstein gibi), çocuk katillerinin, insan hayatını ve onurunu hiçe sayanların gölgesinde hareket edenlerin değil; onlardan hesap sorabilenlerin, insani değer yargıları olanların ve haklı oldukları için güçlü olabilenlerin etkin olduğu, daha adil yeni bir küresel dönemin başlamasını temenni ediyorum.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU