İnsanın neresi ağrırsa canı oradadır. Bu topraklarda canımızın, yani ağrımızın en derinden hissedildiği yerlerin başında hiç şüphesiz Dersim gelir. Dersim toplumsal hafızasında "İkinci 38" olarak anılan 1990’lı yıllar; faili meçhullerin, yakılan köylerin, zorunlu göçlerin ve insan onurunu hedef alan sistematik ablukaların dönemi olarak tarihe geçti. Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) Yayınları’ndan çıkan, Selman Yeşilgöz imzalı "1990’larda Dersim: Belgeler, Raporlar, Tanıklıklar" başlıklı kitap, tam da bu karanlık dönemin üzerindeki perdeyi kaldırıyor.
Kitap; resmi evraklardan mahkeme kararlarına, TBMM raporlarından ilk ağızdan tanıklıklara kadar uzanan devasa bir arşivi gün yüzüne çıkarırken, salt bir geçmiş muhasebesi yapmıyor; bugün Türkiye’de dinamik bir şekilde yürüyen, silahların yakıldığı, komisyonların kurulduğu ve çerçeve yasanın tartışıldığı barış sürecinin neden kalıcı bir zorunluluk olduğunu Dersim’in çıplak gerçeği üzerinden yüzümüze çarpıyor.
Dersimlilere göre “ikinci 1938”
Selman Yeşilgöz’ün titiz bir arşiv çalışmasıyla derlediği 428 sayfalık bu eser, aslında tek bir kalemden çıkmadı; acıyı yaşayan binlerin ortak hafızasıyla yazıldı. Dokuz bölümden oluşan kitap; Tunceli Kültür ve Dayanışma Derneği’nin kuruluşundan kapatılmasına uzanan tarihsel kesiti, 1993-1994 köy boşaltmalarını belgeleyen sivil heyet raporlarını, AİHM’e taşınan davaları ve toplatılan Dersim Dergisi'nin serüvenini içeriyor.
Eser, 25 Eylül 1994’te Mirik mezrasında JİTEM tarafından topluca katledilen Işık ve Şirin ailelerinden henüz 3 yaşındaki Dilek Işık’a ve toprağından koparılıp sürgünde Dersim hasretiyle yitip giden tüm canlara ithaf edilmiş. Kitabın sunduğu belgeler, 90'larda Dersim'de uygulanan stratejinin sadece askeri bir operasyon değil, bir coğrafyanın sosyal, kültürel ve ekonomik damarlarını kurutmayı hedefleyen topyekûn bir insansızlaştırma politikası olduğunu kanıtlıyor.
"Biz dilenci değiliz"
Kitapta yer alan tanıklıklar, devlet aklının vatandaşına bakışındaki çarpıklığı ve bunun yarattığı derin kırılmayı net bir biçimde ortaya koyuyor. Çünkü 1994 yılında Dersim’in 420 köyünden 287’si boşaltıldı; on binlerce insan evlerinden, hayvanlarından ve en önemlisi kutsal saydıkları mekanlarından (ziyaretlerinden) koparılarak prefabrik konutlara, düğün salonlarına, Elazığ gibi komşu kentlerin varoşlarına sürüldü.
Mayıs 1998'deki Dersim Dayanışma Kurulu Toplantısı'nda söz alan 66 yaşındaki Rukiye Kankotan’ın Ankara’da haykırdığı şu sözler, coğrafyanın maruz kaldığı haksızlığın özeti niteliğinde:
Bizi mezarlarımızdan, ziyaretlerimizden koparıp Hozat’a getirdiler, ekmeğe dilendirdiler. Sokak ortasında elimize tutuşturulan bir kilo un, bir kilo şeker ve bir paket çay onurumuza dokunuyor. Ayaklar altına alınan gururumuzdur, şerefimizdir, haysiyetimizdir. Biz dilenci değiliz... Biz Dersimlilere yaraşır bir şekilde hesap sormaya geldik.
Bu çığlık o günlerde, sadece ekonomik bir mahrumiyetin değil, asıl olarak gasp edilen insan onurunun çığlığı olarak yankılanmıştı. Üretici olan, toprağıyla var olan bir halk, kent merkezlerinde vasıfsız işçiliğe ve yoksulluğa mahkum edildi; kimliğini koruma direnci ise haysiyet kırıcı yardımlarla pasifize edilmeye çalışıldı.
Gıda ambargosuyla geçen yıllar
Kitapta aktarılan muhtar tanıklıkları, dönemin siyasi iradesinin gerçeklikten ne denli koptuğunu ve inkar politikasının hangi boyutlara ulaştığını trajik örneklerle gözler önüne seriyor. Yakılan köylerinin hesabını sormak ve zarar ziyanlarının karşılanmasını talep etmek için Başbakan Tansu Çiller ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ile görüşen köy muhtarlarının aldığı yanıtlar dehşet verici nitelikte. Başbakan'ın evleri yakan askeri helikopterler için "Onlar Afganistan’dan getirilmiş PKK helikopterleridir" demesi, İçişleri Bakanı’nın ise "Siz köylüler para almak için köylerinizi kendiniz yakıyorsunuz" ithamı, devletin kendi vatandaşına karşı ördüğü kalın duvarın belgesi olarak kayıtlara geçti.
Bununla da kalınmadı; Dersim halkı adeta açık bir cezaevine dönüştürülen kentte "gıda ambargosu" ile terbiye edilmek istendi. Değirmenlerin dinamoları söküldü, karakol denetimli "karneli yaşam" dayatıldı. Dört kişilik bir aileye aylarca yetmesi beklenen 50 kilo un tahsis edildi, kent merkezine iki ekmekten fazla götürmek "güvenlik tehdidi" sayıldı. Bir köy muhtarının aktardığı, evini ateşe veren askerlerin karşısında şaşkınlıktan yatağını bir içeri bir dışarı taşıyan köylünün hikayesi ve alevlerin arasında can veren köpeğine tanık olmak için intihardan vazgeçişi, yaşanan travmanın boyutunun en trajik kanıtları.
Geçmişin ağır bagajı: Barış neden zorunlu?
Türkiye, geçmişte yaşanan bu ağır trajedilerin ardından bugün çok kritik ve tarihi bir eşikten geçiyor. Ülkede bir süredir yürütülen barış süreci tüm kararlılığıyla sürüyor. Çatışma döneminin tamamen geride kalması adına silahların yakılması, adaletin tesisi için resmi komisyonların kurulması toplumsal umudu diri tutuyor. Şu sıralar meclis ve kamuoyu gündeminde yoğun şekilde tartışılan çerçeve yasa ise barışı kurumsal bir yapıya kavuşturmayı ve süreci yasal bir güvenceyle taçlandırmayı hedefliyor. Selman Yeşilgöz’ün derlediği bu eser, tam da bu noktada güncel barış adımlarının ve yürütülen yasal reformların neden hayati birer zorunluluk olduğunu açıkça kanıtlıyor.
90’larda Dersim'de yaşanan hukuksuzluklar, keyfi askeri kararlar ve köylere uygulanan ambargolar, kurumsallaşmış bir hukuki korumanın yokluğundan beslenmişti. Bugün masada olan çerçeve yasa, tam da Rukiye Kankotanların ya da köyleri yakılan muhtarların uğradığı hak ihlallerinin bir daha asla tekrarlanmamasını garanti altına almak adına büyük bir önem taşıyor; çünkü barışın kalıcılığı ancak yasal bir zırhla korunmasıyla mümkün.
Benzer şekilde, bugün faaliyete geçen resmi komisyonlar, geçmişin karanlık dehlizlerinde kalmış kayıpları, faili meçhulleri ve haksızlıkları araştırma sorumluluğunu üslenmeli. Kitapta geçen, "Kemiklerini dahi bulamadık" diyen acılı ailelerin sarsıcı beyanları, ancak bu komisyonların şeffaf çalışması ve hakikati ortaya çıkarmasıyla adil bir karşılık bulabilir. En nihayetinde silahların yakılması, 90’larda coğrafyanın bir kısmının maruz kaldığı güvenlikçi baskıların, koruculuk dayatmalarının ve olağanüstü hal rejimlerinin tamamen son bulmasını simgeliyor. Barış, bir köylünün o dönem dile getirdiği "Bu kanın durmasını istiyoruz, bu topraklarda kardeşçe yaşamak istiyoruz" şeklindeki yalın ama sarsıcı talebin yasal ve toplumsal olarak karşılık bulması anlamına geliyor.
"1990’larda Dersim" kitabı; sadece geçmişin karanlık dehlizlerine tutulan bir fener değil, bugünün Türkiye’sinde süren barış arayışlarına yön veren acil bir kılavuz niteliği taşıyor. Dersim’de yaşanan baskı, sürgün ve asimilasyon deneyimleri net bir biçimde gösteriyor ki; silah, ambargo ve inkar hiçbir toplumsal sorunu çözmüyor, aksine acıyı katmerleştirerek geleceği de ipotek altına alıyor. Türkiye’nin geleceğini huzur ve ortak bir refah içinde inşa edebilmesinin tek yolu; silahların yakıldığı bu tarihi dönemi heba etmemek, kurulan komisyonları tam yetkiyle çalıştırmak, çerçeve yasayı toplumsal mutabakatla hayata geçirmek ve Dersim gibi toprakların ağrıyan yerlerine hakiki bir merhem olmaktır.
Bu değerli arşiv çalışması, yası bitmemiş bir coğrafyaya karşı hepimizin boynunda asılı duran o büyük vicdan borcunu hatırlatırken, kalıcı barışı sonuna kadar savunma sorumluluğumuzu da güncel bir görev olarak önümüze koyuyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish