24 Mart’ta Trump tarafından kurulan bir cümle, İran savaşının gidişatına dair bütün tartışmanın tonunu değiştirdi. Trump, Beyaz Saray’daki konuşmasında “doğru insanlarla konuşuyoruz, çok ciddi ilerleme kaydettik” dedi.
Aynı saatlerde Tahran’dan İsrail’e yeni füze salvo atışları yapılıyor, İsrail ise Tahran ve İsfahan çevresindeki hedefleri vurmaya devam ediyordu. Yani sahada ateş sönerken değil tam tersine bombardıman sürerken “müzakere” kelimesi tekrar dolaşıma girdi.
Trump bununla da kalmadı. “Onlar anlaşma yapmak için yanıp tutuşuyor, bize enerjiyle ilgili büyük bir hediye verdiler” diyerek hem İran’ın savaşın gidişatından memnun olmadığını iddia etti hem de bu belirsiz “hediye” üzerinden iç kamuoyuna pazarlık gücü mesajı verdi. Tahran ise aynı gün resmî açıklamalarında bu sözleri “psikolojik savaş” diye reddetti ve ABD ile herhangi bir dolaylı ya da doğrudan müzakere yürütülmediğini vurguladı.
Dolayısıyla savaşın 25. gününde karşımızda iki ayrı anlatı olduğunu görüyoruz. Bir yanda roketlerin havada, İHA’larınradarlarda, enerji tesislerinin hedef listelerinde olduğu somut bir gerçeklik. Öte yanda “doğru insanlarla” yürütüldüğü söylenen ama taraflardan yalnız birinin işaret ettiği gizli temas iddiaları.
Trump gerçekten sahici bir kanal mı işaret ediyor, yoksa iç kamuoyu ve piyasalara mesaj veren bir pazarlık dili mi kuruyor?
Bu yazıda bu cümlenin üç boyutunu birlikte okumaya çalışalım: Washington iç siyaseti, Tahran’ın müzakere hesabı ve bölgedeki aktörlerin bu söylemden anladıkları.
Washington cephesinde “doğru insanlar”
Trump’ın “doğru insanlarla konuşuyoruz” sözleri bir basın toplantısında gelişigüzel sarf edilmiş bir cümle olmadığı kanaatindeyim. Zira bu cümle, yeni İç Güvenlik Bakanı’nın yemin töreni sırasında, İran savaşıyla ilgili sorulara verilen yanıtın parçası olarak kuruldu. Yani hem iç güvenlik hem de savaş gündeminin tam ortasında.
Burada soruyu tersinden soralım: Trump bu cümleyi kime söyledi? İlk halkada, savaşın maliyeti ve petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle tedirgin olan Amerikan seçmeni ve piyasalara seslendiğini söyleyebiliriz. “Kontrol bende, krizi yönetebiliyorum, gerekirse masaya da götürürüm” mesajı, hem benzini daha ucuza almak isteyen seçmene hem borsadaki dalgalanmalardan rahatsız büyük yatırımcılara yönelikti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İkinci halka, Trump’ın kendi tabanı. İran savaşı, ilk günlerde Cumhuriyetçi seçmende refleks bir destek üretti, ama “uzayan savaş” ihtimali konuşuldukça 2016’daki “bitmeyen savaşlardan bıktık” söylemini hatırlayan bir kesim ortaya çıkmaya başladı. Trump, “vuruyorum ama aynı zamanda anlaşmayı da ben getiririm” diyerek hem şahinleri hem savaş yorgunlarını aynı çatı altında tutmak istiyor.
Üçüncü halkada ise Pentagon ve istihbarat camiası var. Sızan değerlendirmelere bakarsak, ABD güvenlik bürokrasisiyle İsrail arasında savaş hedefleri konusunda tam bir uyum bulunmadığı görülüyor. Tel Aviv rejimi, İran’ın askeri ve nükleer kapasitesini mümkün olan en düşük seviyeye çekmekten yana. Washington ise rejim değişimini değil İran’ı kontrol edilebilir bir sınırda tutmayı hedefleyen daha “yönetilebilir” bir anlaşma arayışında. Trump’ın cümlesi bu açıdan “sadece İsrail’in değil, Amerikan çıkarlarının da patronu benim” demenin bir yolu gibi okunabilir.
Tahran gerçekten masayı kapattı mı?
Tahran’dan gelen resmî açıklamalara baktığımızda iseTrump’ın sözlerine sert bir reddiye görüyoruz. İran Dışişleri Bakanlığı, “ABD ile ne doğrudan ne dolaylı herhangi bir müzakere yürütülmüyor” diyerek iddiaları yalanladı. Devlet medyası ise “Washington bu savaşta sıkıştığı için içeride siyasi ve ekonomik baskıyı hafifletmek üzere hayali görüşmelerden söz ediyor” yorumunu öne çıkardı.
Sahadaki durum ise oldukça farklı bir karmaşıklık gösteriyor. İran, 23–24 Mart gecelerinde İsrail’e yeni füze dalgaları gönderdi ve bunlardan bazıları hava savunma sistemlerince düşürüldü, bazılarıysa hedeflerine yakın noktalarda etkisiz hâle getirildi. İsrail, Tahran ve İsfahan çevresindeki askeri tesisleri vurmayı sürdürdü. Aynı günlerde ABD yönetimi, İran’ın enerji altyapısına yönelik daha geniş bir saldırı paketini “birkaç gün ertelediği” yönündeki bilgilerin sızmasına izin verdi.
Bu eşzamanlılık, “kapalı kapılar ardında hiçbir temas yok” cümlesine temkinle yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor. Rejim açısından bakıldığında, Trump’ın “doğru insanlar” ifadesini açıkça doğrulamak, içeride hem Devrim Muhafızları hem de sertlik yanlısı çevreler nezdinde ciddi bir meşruiyet riski yaratır. Hele ki savaşın ilk günlerinde “ABD’ye ders verdik” söylemiyle mobilize edilen bir taban varken. Bu nedenle Tahran’ın kamuoyu önünde tüm müzakere ihtimalini reddetmesi şaşırtıcı sayılmaz.
Ancak bu temas yürütülmediği anlamına gelmiyor. Geçmiş krizlerde Umman, Katar ya da Avrupa başkentleri üzerinden işleyen “arka kapı” hatlarını hatırlayalım. Bugün de benzer bir hattın, özellikle enerji akışının tamamen kopmaması ve Hürmüz’de kırmızı çizginin aşılmaması için devrede olma ihtimali gündemde. İran’ın müzakereyi tümüyle kapatmak yerine, yüksek perdeden konuşarak pazarlık gücünü artırmaya çalıştığını söylemek rejimin kriz yönetimi pratiğiyle daha uyumlu duruyor.
“Masaya oturmak Tahran açısından ne anlama gelir” sorusunun cevabı ise çok katmanlı. Ateşkes karşılığında nükleer programın dondurulması, bölgedeki milis ağlarının sınırlandırılması ya da Hürmüz’de geçiş güvenliğine dair yeni taahhütler gündeme gelirse, bu Washington yönetimiyle beraber rejimin kendi iç dengeleriyle de ilgili bir tartışma başlatır.
Herkes aynı “doğru insanları” mı arıyor?
Trump’ın cümlesinin yankısını anlamak için sahadaki diğer aktörlere de bakmak gerekiyor. İsrail tarafında, bazı yetkililerin Washington’un “çok erken anlaşma” ihtimalinden rahatsızlık duyduğuna dair yorumlar şimdiden basına yansıdı. Tel Aviv, İran’ın füze ve İHA kapasitesine ciddi zarar verilmeden, nükleer programı daha sıkı denetime alınmadan masaya gidilmesini “yarım iş” olarak görüyor.
Bu nedenle İsrail ordusu, Trump’ın her müzakere mesajından sonra “operasyon aynı yoğunlukla sürecek” vurgusu yapma ihtiyacı hissediyor. Bir anlamda, “doğru insanlar” cümlesine “doğru şartlar oluşmadan ateşkes istemiyoruz” yanıtı veriliyor. İki başkent arasındaki bu ince gerilim, savaş uzadıkça daha görünür hâle gelebilir.
Çin cephesinde ise bambaşka bir ton var. Pekin, 22–23 Mart’ta yaptığı açıklamalarda Ortadoğu’daki savaşın “kısır döngüye” dönüşme riski bulunduğunu ve tüm tarafların ateşkes için adım atması gerektiğini vurguladı.
Çin açısından mesele güvenliğin ötesine geçiyor; enerji arzı, deniz ticareti ve küresel finansal istikrar da devrede. Pekin hem İran’la hem Körfez’le ekonomik bağlarını korumak istiyor. Bu nedenle Trump’ın cümlesi, Çin için bir yandan olumlu bir işaret, öte yandan da “kontrol edemediği bir pazarlığın dışında kalma” kaygısı anlamına geliyor.
Körfez ülkeleri de benzer bir ikilem yaşıyor. İran füzelerinin bir kısmı Körfez hava savunma sistemleri tarafından düşürülürken, aynı ülkeler Washington’a “savaşı sınırlı tut” mesajı gönderiyor. Ne tam bir İran zaferi ne de rejimin çökmesi bölge için arzu edilen senaryo. Bu nedenle onlar da kendi “doğru insanlarını” arıyor. Yani savaşı bitirecek ama bölgede yeni bir kaos dalgası yaratmayacak muhatapları.
“Doğru insanlar” kimler olabilir?
Trump’ın kastettiği “doğru insanlar” ifadesini tek bir gruba indirgemek kolay değil. Yine de birkaç halka tarif etmek mümkün.
İlk halka, İran devlet yapısı içinde müzakere yetkisi olan teknokratlar ve güvenlik bürokratları. Nükleer dosyada yıllardır masaya oturan isimler, dışişleri ekibi ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi çevresi burada öne çıkıyor. Trump’ın önceki döneminde Umman ve Avrupa üzerinden yürütülen temaslarda bu çevrelere ulaşılmıştı. Bugün de benzer bir hattın güncellenmiş bir versiyonu devrede olabilir.
İkinci halka, İran’ın ekonomik damarları. “Enerjiyle ilgili büyük hediye” ifadesi, kimi yorumlara göre İran’ın belirli tankerleri yönlendirmesi ya da fiyat dalgalanmasını sınırlayan adımlar atmasına gönderme olarak okunuyor. Tahran, ağır bombardımana rağmen bazı kanalları açık tutarak “tam kopuşa gitmeyelim, pazarlık payımız kalsın” mesajı veriyor olabilir. Bu tür jestler, Washington’da “bakın, baskı işe yarıyor” diye anlatılmaya uygundur.
Üçüncü halka ise doğrudan İran değil. Trump, bu cümleyle İsrail, Körfez ve Avrupa’daki muhataplarına da konuşuyor. “Bu savaşı müzakere masasına taşıyabilecek tek lider benim” diyerek hem askeri koalisyonun içindeki şüpheleri yatıştırmaya hem de kendi siyasi liderliğini tescillemeye çalışıyor. Aynı anda finans piyasalarına “panik yapmayın, düğmeler bende” mesajı da gidiyor.
Sonuç: Konuşulanlardan çok hangi şartlarda konuşulacağı belirleyecek
Savaşın 27. gününe girerken resim hala tam net değil ama bazı çizgiler belirginleşmiş durumda. Sahada bombardıman sürüyor, can kayıpları artıyor, Lübnan ve Irak üzerinden yeni cepheler açılma riski hâlâ masada. Buna karşılık Washington’da “gizli temaslar, doğru muhataplar, ilerleyen müzakereler” anlatısı giderek daha sık dile geliyor.
Trump’ın “doğru insanlarla konuşuyoruz” cümlesi, bir yanda anlaşma arayan, petrol ve oy kaygısıyla hareket eden bir lider görüntüsü çiziyor. Diğer yanda savaş baskısını pazarlık malzemesi hâline getiren, “önce vur, sonra masaya çağır” mantığıyla ilerleyen bir stratejinin parçası gibi duruyor. Bu ikili dil hem Tahran hem Tel Aviv hem de Pekin ve Körfez başkentleri tarafından dikkatle izleniyor.
Muhtemelen bu savaşta sonucu belirleyecek olan tek bir gizli görüşme ya da tek bir “doğru insan” olmayacak. Savaşın maliyeti, enerji piyasalarındaki baskı, İran rejimi içindeki gerilimler, ABD içi gerilimler, İsrail’in güvenlik algısı ve Çin’den Körfez’e uzanan geniş coğrafyada oluşan diplomatik basınç birlikte iş görecek.
İran savaşı 27. gününe girerken, kimin kiminle konuştuğundan çok, hangi şartlarda konuşmaya mecbur kalacağına bakmak gerekiyor. Bazen masaya oturtan şey iyi niyetli arabuluculuktan ziyade herkesin aynı anda daha kötü bir senaryodan korkması olur. Bu savaşın sonunda, “doğru insanlar” kadar “doğru anı” yakalayan tarafın kazançlı çıktığını görebiliriz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish