Gerçeği saklamayan tarihçiler yaşar

Doç. Dr. Halim Gençoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: X

“Tarih fermanla yazılmaz”
Prof. Dr. Salih Özbaran

İnsan neden çoğu zaman hakikati aramak yerine inanmak istediğine inanmayı tercih eder?

Çünkü hakikat genellikle acıtır, bazen utandırır, konfor alanını dağıtır, yerleşmiş olan kimlikleri sorgulatır ve ezber bozar. Buna karşılık, inanmak istediğimiz anlatı gururu okşar, aidiyet duygusu verir, bir biz ile onlar ayrımı sunar, zafer ve mağduriyet hikayeleriyle dopamin salgılatır.

Bu mekanizma bireysel psikolojide confirmation bias yani teyit yanlılığı olarak bilinir. Zihin, kendi inançlarını doğrulayan bilgiyi toplarken, çürüteni görmezden gelir veya değersizleştirir. Son derece çiğ bir dürtüyle hakikate muhalif olur. Bu eğilim bireyde kalınca sorun sınırlıdır lakin toplumun hafızasını şekillendiren tarih yazımına sirayet edince milletlerin kaderini etkiler.

Bugün benzer şekilde bazı tarih anlatıları, popülist dalgalara kapılarak her şeyi dış güçlere bağlama, ezeli-ebedi zaferler zinciri veya sürekli mağduriyet gibi konforlu şablonlara sıkışıyor. İşte burada karakter sahibi tarihçi devreye girer. Karakterli tarihçi rüzgâra göre hareket etmez. Siyasi konjonktür değişti diye dün savunduğunu bugün inkar etmez, ideolojik rüzgârlara göre tezlerini revize etmez. Halkın değerlerine saygılıdır. Toplumun manevi mirasını küçümsemez fakat onu romantize ederek de yozlaştırmaz. Gerçeği saklamadan, gurur okşayan ama yanıltıcı olmayan bir dil kullanır. Popüler olma hastalığına yenilmez. Sosyal medya beğenisi, TV reytingi, siyasi makam veya maddi çıkar için tarihi çarpıtmaz, abartılı kahramanlaştırma veya şeytanlaştırma yapmaz. Ciddi konuları mizah kisvesi altında sulandırmaz, entelektüel ciddiyetini korur. Bu niteliklere sahip tarihçiler azdır, çünkü hakikat arayışı yorucudur. Arşivlere gömülmek, çelişkili kaynakları karşılaştırmak, bazen kendi milletinin hatalarını dahi görmek, cesaret ister ve bu, popüler anlatılara ters düşmek anlamına gelir. Buna karşılık popülist tarih yazımı bedavadır. Hazır klişelerle alkış toplar, tribünlere milli gurur paketi sunar fakat uzun vadede toplumu gerçek sorunlarla yüzleşmekten alıkoyarak zayıflatır. Bu yüzden Türk tarihçiliğinin üretken ama aynı zamanda karakterli kalemlere ihtiyacı vardır çünkü popülizm veya milliyetçi tarihi bir araç olmaktan çıkarıp propaganda malzemesine dönüştürebilir.

Halbuki, toplumlar hakikatten kaçtıkça daralır ve hakikate sarıldıkça olgunlaşıp büyürler. Bu noktada gelecek nesillerin kimlik inşası, bugün yazılan tarih kitaplarının niteliğine bağlıdır.

İbn Haldun, Mukaddime’nin girişinde geleneksel tarih yazımını sertçe eleştirir. Ona göre çoğu tarihçi mezhep/ fikir taraftarlığı, saraylara yaranma isteği ve halkın hayranlık duyacağı abartılı hikâyeler anlatma arzusu gibi sebeplerle gerçeği çarpıtır.

İbn Haldun bu çarpıtmaları tek tek sıralar ve tarihçinin görevinin olayların hakikatini olduğu gibi ortaya koymak olduğunu vurgular. Tarih onun için sadece olayların kronolojisi değil, umran ilmi yani toplumsal yapıların yasaları çerçevesinde nedensel açıklamadır. Hakikati aramak, nakledilen her haberi mantık ve gözlem süzgecinden geçirmeyi gerektirir.

Somut örnekler bedevi ve hadari (göçebe-kentli) toplumların döngüsünü açıklarken hiçbir romantizme düşmez. Arap bedevilerini vahşi, talancı ruhlu, uygarlık düşmanı diye nitelerken bile bunu sosyolojik bir gözlem olarak sunar ve bu esasında duygusal bir aşağılama veya övgü değil, olgusal bir tespittir. Bu tavır, kendi toplumuna karşı bile acımasız dürüstlük içerir. Devletlerin yükseliş ve çöküşünü asabiyet (grup dayanışması) refah, lüks yaşam, zayıflama ve çöküş şeklinde döngüsel ve kaçınılmaz bir süreç olarak anlatır. Bu, dönemin İslam dünyasında çok yaygın olan Allah’ın lütfuyla ebedi devlet anlatısına tamamen ters düşer. İbn Haldun burada hakikati süslemek yerine, gerçeğin soğuk yasasını topluma sunar.

Saray tarihçilerini hükümdarları aşırı öven, gerçekleri gizleyen diye eleştirir ve kendi eserinde bu tuzağa düşmemeye özen gösterir. Bu yüzden Mukaddime, 14. yüzyılda yazılmasına rağmen hâlâ sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih felsefesinin temel metinlerinden biridir.

Benzer bakış açısı gösteren bir Batılı tarihçi Leopold von Ranke 19. yüzyılın modern tarih biliminin kurucusu kabul edilir. En meşhur formülü olan “Wie es eigentlich gewesen” yani olaylar gerçekte nasıl olduysa öyle gösterilmeli düşüncesi üzerine kuruludur. Ranke için tarihçinin görevi, geçmişi yargılamak veya ahlâkî dersler çıkarmak değil, olayları kaynaklara dayalı olarak, olduğu gibi ortaya koymaktır. O da süsleme, ideolojik yorum ve abartıdan uzak durmayı esas alır.

Somut örnek olarak bir başka ilim adamı olan Ranke, papaya ve imparatora eşit mesafede durarak Avrupa tarihini yazmıştır. Katolik olmasına rağmen Protestan prenslerin başarılarını, Protestan kaynaklara dayanarak tarafsız biçimde aktarabilmiştir. Diplomatik belgeleri, arşivleri sistematik şekilde ilk kullanan tarihçilerden biridir. Örneğin Papalık Tarihi eserinde, Vatikan arşivlerini açtırarak belgeleri doğrudan okuyup yorumlamıştır. Bu, hakikati olduğu gibi vermenin somut uygulama biçimidir. Fransız Devrimi veya Napolyon dönemi gibi tartışmalı konularda bile milliyetçi yorumlara kapılmadan, eldeki kaynakların ışığında gerçekte ne olduyu göstermeye çalışmıştır. Ranke’nin bu tavrı, tarihçiliği edebî-anlatısal bir sanattan çıkarıp kaynak temelli bir bilim haline getirmiştir. Bugün hâlâ bilimsel tarihçilik denince akla gelen yöntem onun mirasıdır.

Her ikisi de kendi çağlarının çok ötesinde bir gerçeğe sadakat arzusu taşıdıkları için hâlâ toplum hafızasında yaşıyorlar. Birisi 14. yüzyılda sosyolojik-tarihsel yasaları, diğeri 19. yüzyılda kaynak eleştirisini merkeze alarak aynı ideale hizmet etmiştir. Hakikati, olduğu gibi ve çarpıtmadan verme arzusu, tarihçiliği hikâye anlatımından çıkarıp hakikat arayışına dönüştürdüğü ölçüde kalıcıdır.

Halbuki bugün Trump’ın söyleminde Amerikan tarihinde, “kayıp altın çağ” dediği beyaz işçi sınıfının egemen olduğu dönem olarak sunulur. 1619 Projesi gibi eleştirel tarih yazımlarına karşı 1776 Komisyonu kurulması, Amerikan istisnacılığını ve sosyalist elitlere karşı halk kahramanlığını vurgular. Popülist tarih burada kölelik, yerli soykırımı gibi konuları minimize ederken “büyük Amerika”yı yeniden diriltme vaadini işler.

Benzer şekilde Hindistan’da Modi hükümeti, müfredatta ve kamu projelerinde antik Hindu medeniyetini merkeze alırken Gandhi gibi barışçıl liderlerini unutturmaya çalışmaktadır. Yine İslam dönemi işgalci olarak gösterilirken, tarih Hindu halkının ezilmiş ama direnen ruhu olarak yeniden yazılmaktadır. Bu, zorlama ve popülist bir yeniden doğuş anlatısı olarak dikkat çekmektedir.

Türk tarihçiliğinin de bugün en büyük ihtiyacı, sadece üreten kalemlere değil, aynı zamanda karakterli yazarlara sahip olmaktır. Kâtip Çelebi, Osmanlı tarih yazıcılığını dar kronikçilikten çıkarıp bilimsel, karşılaştırmalı ve eleştirel bir disipline yaklaştırmıştır. Mustafa Naima Efendi Osmanlı’nın ilk resmî vakanüvisi olarak, devlet tarafından görevlendirilen sistematik tarih yazımının kurucusu sayılır.

Tarihçi Nasıl Olunur?

Osmanlı tarih yazıcılığının büyük isimlerinden İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1888-1977) “tarihçi olunmaz doğulur” demişti. Merhumun hayatından en ilginç hatıralardan biri, ölüm anıdır ki, Uzunçarşılı tam bir tarihçiye yakışır şekilde vefat etmiştir.

89 yaşında, hâlâ aktif çalışan Uzunçarşılı, 10 Ekim 1977 günü Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde araştırmalarına devam ederken aniden rahatsızlandı. Arşivde çalışırken kalp krizi geçirmiş, kalkıp dışarı çıkmış ve yolda vefat etmiştir. Yani, ömrünün son nefesine kadar Osmanlı belgelerinin arasında, tozlu rafların ortasında geçirmiş ve orada veda etmiştir. Söyletinye göre merhum Uzunçarşılı, saat 16:00 civarında arşivden çıkıp, 17:00 vapuruyla Boğaz’a iner, Emirgan’daki meşhur Çınaraltı’na giderdi. Bazen çok sevdiği torunu Cihan da yanında olurdu ve bu, onun en büyük eğlencelerinden biri sayılırdı. Orada Boğaz manzarasına karşı, serin gölgede nargile içerek dinlendiği söylenir.

Aynı dönemin kalburüstü tarihçilerinden Trabzonlu doğubilimci Ord. Prof. Dr. Necati Lugal sürekli okuyan, gösterişten uzak bir hayat sürerdi. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde vurgulandığı gibi “İyi bir medrese öğrenimi görmüş, sürekli okuyan, alçak gönüllülüğü ve sade yaşayışı ile dikkati çeken” biriydi. Bu, onun gibi dev eserler üreten bir ilim adamı için tipik bir tevazu örneği olarak anlatılır. Lugal,
23 Mart 1964’te, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki görevinde iken vefat etti.  Bu, Uzunçarşılı’nın arşivde ölümü gibi yine “ilimle iç içe son nefes” açısından benzer özellikler taşır. Ömrü boyunca ders vermiş, çeviri yapmış, bilimsel çalışmalarına veda etmişti. Belleten dergisindeki vefat yazısında “Türk ilim âlemi yeri doldurulamayacak büyük bir kayba uğramıştır” denir. Necati Lugal ayrıca Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerinin Denizli mahkemesi davasında ikinci bilirkişi heyetinde yer aldı. Klasik metinler uzmanı olarak dini/edebi metinleri inceleyen Lugal’ın bu görevi, onun tarafsız ve derin bilgisini gösterir.

Son olarak örnek vermek istediğimiz isimlerden merhum İbrahim Hakkı Konyalı (1896-1984), Üsküdar’ın kitabeleri ve abideleri üzerine yazdığı devasa iki ciltlik eser gibi kıymetli çalışmalarıyla tanınan, Cumhuriyet dönemi Türk tarihçiliğinin en üretken ve şehir sevdalısı isimlerinden biriydi. Uzunçarşılı gibi arşiv odaklı ama daha çok kitabe, abide ve yerel tarih üzerine yoğunlaşmış bir tarihçiydi.

Merhum Konyalı, Askeri Müze’de çalışırken Piri Reis’in haritalarını gün ışığına çıkardı. Ayrıca tarihi top ve çadırların yok olmaktan kurtulmasında rol oynadı; Bulgaristan’a satılmak üzere olan Osmanlı evrakını engelledi. Bunlar “kurtarıcı tarihçi” imajını güçlendirir.  Konya Ereğli Tarihi’ni yazarken (29 yıllık emek) kitap bittikten hemen sonra ağır bir trafik kazası geçirdi. Hastanede yatarken “Bazı hatalar olabilir, özür dilerim” diye not düşmüş olması tam bir titizlik örneğidir.

Üsküdar’da (III. Selim Camii Hünkâr Kasrı yakınında) yaşarken dev bir kütüphane kurmuştu. Evini adeta müzeye çevirmiş; kitapları, kitabeleri ve notları oradaydı. Bugün Üsküdar’da onun adıyla kütüphane vardır. Konyalı, ömrünün son yıllarında sık sık “Akşehir’de ölmek istiyorum” dermiş. Çünkü Nasreddin Hoca’nın şehri Akşehir’i çok sever, orayı huzur yeri olarak görürdü. 19 Ağustos 1984’te İstanbul’dan Akşehir’e doğru yola çıkmış, 20 Ağustos’ta Akşehir’e ulaşmış ve tam oraya varır varmaz vefat etmişti. Eşi Şefika Konyalı, kütüphane personeline bunu anlatırken “Hocanın temennisine uygun düştü, ilginç bir ölüm” demiştir.

Cumhuriyet Türkiye’sinde merhum Uzunçarşılı, Barkan, Gökbilgin, Orhonlu ve İnalcık gibi müverrihler, arşiv belgelerini titizlikle merkeze alarak Osmanlı tarihini vesikalara dayalı, sosyal tarihçilik yöntemiyle yeniden kurmuş ve milliyetçi duygularla değil, kaynakların nesnel okumasını esas alarak olanın tarafsız anlatımını hedeflemişlerdir.

Bu tip tarih yazıcılığı, toplumun kolektif hafızasını şekillendirirken kimlik inşasını etkiler ve geleceğe yön verir. Tarihçinin söyleceği söz, takınacağın tavır yeni kuşakları etkileyebilir. Bu yüzden iyi tarihçilik yalnızca bilgi yığma veya popüler anlatı üretme sanatı değildir.

Tarihçilik, zamanı okuyarak insanı anlarken maziden atiye köprü kurmaktır.  Tarihçinin güçlünün yanında olma kaygısıyla rüzgâra göre savrulmaması, popüler olma hastalığından muzdarip olmaması, medyatik olma çabasıyla şaklabanlık yapmadan halkın değerlerine saygı duyarak hakikate sadık kalması şarttır. Genel itibarıyla tarihçilerin akibeti de bu minvalde değerlendirilmelidir. Türk tarihçiliği, özellikle bu dönemde bol kitap yazan değil, rüzgâra rağmen dimdik duran halkının değerlerine saygılı karakter sahibi yazarlara muhtaçtır.

Kaynaklar

Marc Bloch – Tarihin Savunusu ya da Tarihçilik Mesleği
Çev. Şerif Mardin veya M. Ali Kılıçbay (İletişim Yayınları)

E.H. Carr – Tarih Nedir?
Çev. Mete Tunçay (İletişim Yayınları).

John Tosh – Tarihin Peşinde: Modern Tarih Çalışmasında Hedefler, Yöntemler ve Yeni Doğrultular
Çev İletişim veya başka yayınevleri).

Halil İnalcık – Tarih Bilinci veya çeşitli makaleleri (Doğu Batı Makaleler serisi)
Profil Kitap veya Doğu Batı Yayınları.

R.G. Collingwood – Tarih Tasarımı
Çev. Kurtuluş Dinçer (Gündoğan Yayıncılık).

Fernand Braudel – Tarih Üzerine Yazılar
Çev. Mehmet Ali Kılıçbay (İmge Kitabevi).

Georg G. Iggers – Tarihbilim (veya Historiography in the Twentieth Century)
Türkçe çevirileri var; 20. yüzyıl tarih yazımının akımlarını özetler.

Salih Özbaran – Tarih, Tarihçi ve Toplum Tarihçinin toplum içindeki rolü ve eleştirel yaklaşım üzerine. Kitabevi.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU