Özet
Bu çalışma, Pontus, Rumluk ve Romeika kavramlarının tarihsel oluşum süreçlerini modern etnik okumalardan ayırarak, konuyu siyasal, hukuki ve dinsel cemaatleşme ekseninde yeniden konumlandırmayı amaçlamaktadır. Tezin temel iddiası, Rumluğun etnik bir aidiyet değil; Bizans sonrası dönemde Romaî yurttaşlık ve Ortodoks cemaat sistemi içinde ortaya çıkan kurumsal bir kimlik rejimi olduğudur. Bu bağlamda Pontus Krallığı’nın kökeninin İranî–Hellenistik karakter taşıdığı; Rumluğun oluşum dönemleriyle kronolojik ve kavramsal açıdan çakışmadığı ortaya konmaktadır. Doğu Karadeniz’in çok dilli, çok kültürlü ve melez yapılandırılmış sosyo-tarihsel yapısı, kimliğin soy değil, cemaat ve coğrafya temelli olarak üretildiğini göstermektedir. Romeika’nın dilsel niteliği ise etnik kanıt olarak değil, tarihsel hafızanın bir taşıyıcısı olarak ele alınmaktadır. Güncel politik alanda Pontus söyleminin hem diasporik etnikleştirme hem de Türkiye merkezli güvenlikçi yaklaşımlar üzerinden araçsallaştırıldığı tespit edilmekte; kavramların anakronik ulus-devlet kategorileriyle yorumlanmasının akademik isabetliliği bozduğu savunulmaktadır. Çalışma, Pontus ve Rumluk tartışmalarının sağlıklı ilerleyebilmesi için kavramların tarihselleştirilmesini, kimliklerin ise ontolojik temelleri üzerinden yeniden değerlendirilmesini önermektedir.
Giriş
Karadeniz merkezli Pontus–Rumluk tartışmaları, Türkiye’de hem akademik literatürde hem de güncel siyasal söylemlerde yüksek gerilimli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Bir yanda diaspora ve Yunan ulusal anlatısının kavramı etnikleştiren, hatta tarihselleştirirken siyasal taleplere dönüştüren yaklaşımı; diğer yanda Türkiye merkezli güvenlikçi ve anti-etnik reflekslerin kavramı iç tehdit söylemine dönüştürmesi, “Pontus”u tarihsel bir terim olmaktan çıkarıp söylemsel bir silaha dönüştürmektedir. Her iki yaklaşım, kimliğin tarihsel oluşum süreçlerini anakronik ulus-devlet kategorileriyle açıklamaya çalıştığı için, sonuçta kavramlar hem yanlış anlaşılmakta hem de politik amaçlara göre yeniden biçimlendirilmektedir.
Bu çalışmanın temel tezi şudur:
Pontus tarihsel olarak İranî–Hellenistik karakterli bir krallıktır;
Rumluk ise modern anlamda bir soy veya etnik kategori değil, Romaî–Ortodoks cemaat aidiyeti ve siyasal meşruiyet rejimidir.
Bu iki kavramın tek bir etnik çerçevede birleştirilmesi, özellikle “Pontus = Rum = Yunan” denklemine dayanan popüler söylemlerde görülür; fakat tarihsel olgular bu eşitlemeyi doğrulamaz. Pontus Devleti kurulduğunda Rumluk henüz yoktur; Ortodoksluk ve Bizans kurumları henüz oluşmamıştır; Romaî yurttaşlık modeli henüz Doğu Anadolu’ya içkin değildir. Dolayısıyla Pontus Krallığı’nı Rumluğun etnik kökeni gibi gösteren okuma, hem kronolojik hem kavramsal olarak yanlıştır.
Doğu Karadeniz tarihi ise bu denklemi daha da karmaşıklaştırır. Bölge; Laz/Kolhis, yerli Anadolu, Helenleşmiş kentli, Türkçe anadilli Ortodoks, Ermeni ve çok dilli ticaret kolonilerinin yaşadığı, melez cemaatleşme süreçlerinin belirlediği bir sahadır. Buradaki kimlik hareketleri doğrudan soy bağı üzerinden değil, çoğu zaman kurumsal aidiyet üzerinden gerçekleşmiştir. Bu nedenle “Rum olmak”, Türk olmamak, Yunan olmak, Laz olmamak gibi keskin karşıtlıklara dayanan bugünkü kategorilerle açıklanamaz.
Bu çalışma, meseleye altı analitik durak üzerinden yaklaşmaktadır:
- Pontus Krallığı: Kurucu kimliğin Rumlukla ilişkili olmadığı, İranî–Hellenistik melez karakteri.
- Rumluk: Soy değil; Ortodoks–Romaî cemaat aidiyeti.
- Trabzon Komnenos Devleti: Bizans’ın siyasal meşruiyet zincirinin taşınması; etnik değil kurumsal süreklilik.
- Doğu Karadeniz’de melez kimlikler: Kimliğin etnik olmayan, cemaatleşme ve coğrafya merkezli dinamiği.
- Romeika: Dilsel varlığın etnik kanıt olmadığını gösteren karma söz varlığı ve temas izleri.
- Güncel araçsallaştırma: Hem “diasporik etnikleştirme”, hem “iç tehdit söylemi”nin bilimsel zemini tahrip etmesi.
Bu çerçeve, hem Türkiye’de hem yurtdışında sürdürülen tartışmaların bilimsel temele çekilmesi için bir başlangıç noktası sunmayı amaçlar. Temel önerme şudur:
Rumluk bir sonuçtur, köken değil;
Pontus bir tarihsel devlettir, etnik makine değil;
Romeika bir hafızadır, kanıt değil;
Güncel Pontus söylemi bir hafıza mücadelesidir, hakikat değil.
Dolayısıyla mesele, “kimin kim olduğu”ndan ziyade, “kimliklerin nasıl üretildiği” sorusuna taşındığında açıklık kazanır. Bu çalışma, kavramı tarihselleştirerek siyasal araçsallaştırmadan ayırmayı amaçlamaktadır.
1) Pontus Krallığı ve Kurucu KimliğinNiteliği
MÖ 4. yüzyıl sonu ile MÖ 1. yüzyıl arasında varlık gösteren Pontus Krallığı, tarihsel literatürde sıkça bugünkü “Pontus / Pontos Rumları” ile özdeşleştirilerek anılır; bu eşitleme hem kronolojik hem kavramsal açıdan sorunludur. Zira Pontus Devleti’nin kurulduğu tarihsel bağlamda “Rumluk” adı verilen kimlik formu henüz mevcut değildir; bu kavramın tarihsel varlığı ancak Romaî/Bizans siyasal kültürünün, Ortodoks cemaatleşmeyle birleştiği çok daha geç bir dönemde ortaya çıkar. Bu nedenle Pontus Krallığı’nın kimlik tanımlaması, modern ulus-devlet merkezli okumaların doğrudan geriye yansıtılmasıyla oluşan anakronik bir tasavvurun ürünüdür.
Pontus Krallığı’nın kurucusu olan Mithridates hanedanı, köken itibarıyla İranî aristokrasiye mensuptur. Ahameniş kökenli soy iddiaları, bölgede Pers–Anadolu iktidar sürekliliği arayışının siyasal bir parçasıdır; bu nedenle hanedan kendisini yalnızca bölgesel bir iktidar değil, Doğu’nun Helenistik–Pers sentezinin taşıyıcısı olarak takdim edebilmiştir. Devlet teşkilatında Hellenistik yönetim teknikleri, Grekçe idari dil ve kentli kültür unsurları görülse de bu durum, hanedanın veya toplumsal yapının Helen etnikliğini otomatik olarak varsaydırmaz. Helenistikleşme, kimlik dönüşümünü her zaman etnik kategori olarak değil, çoğu kez kültürel–idari adaptasyon olarak üretir.
Öte yandan Anadolu halklarının yerel varlığı, Pontus coğrafyasında etno-dilsel çeşitliliği garanti eder. Bölge; Kapadokya, Paflagonya, Kolhis, Lazika ve Karadeniz hinterlandındaki yerel diller, pagan inanışlar ve topluluk yapıları ile çok katmanlı bir demografiye sahiptir. Dolayısıyla Pontus Krallığı, tek bir etnik omurga üzerine kurulu değildir; bu durumda modern anlamda bir “Pontus milleti” aramak, bilimsel temelden yoksun bir beklentidir.
Pontus’un Roma ile karşılaşması sonrasında yaşanan süreçte bile Rumlaşma gerçekleşmez; çünkü “Rum” kavramı bu aşamada Roma tebaası olmak anlamına gelirken, Bizans sonrası kazanacağı Ortodoks–cemaat kimliği henüz yoktur. Rumluğun bugünkü Türkiye bağlamında anlaşılan içeriği, Pontus Krallığı dönemine uygulanamaz; bu uygulama tarihsel bağlamı bozarak meseleyi siyasal amaçlı etnikleştirmeye açık hâle getirir.
Bu nedenle tarihsel olarak doğru olan yaklaşım, Pontus Krallığı’nı “İranî köklü bir Helenistik devlet” olarak konumlandırmak; bölgedeki Rumlukla ilişkisinin ise Bizans sonrası süreçte, Ortodoks cemaatleşme ile ortaya çıktığını kabul etmektir. Bu konum, günümüzde yaygın olan “Pontus = Rum = Yunan” denklemine dair söylemlerin bilimsel isabetsizliğini ortaya koyar.
2) Rumluk: Etnik Değil, Cemaat Kimliği
Bugünün Türkiye’sinde “Rum” kelimesi çoğu zaman bir etnik kimlik adı gibi algılanır; kamuoyunda “Rum = Yunan” eşitlemesi yaygındır. Ancak tarihsel veriler, Rumluğun soy, kan bağı veya ırk temelli değil; siyasal aidiyet, hukuki statü ve dinî cemaatleşme üzerinden şekillendiğini göstermektedir. Dolayısıyla Rumluk, modern anlamda bir etnik kategori değildir; aksine, farklı kökenleri dönüştürebilen ve kapsayabilen bir kimlik mekanizmasıdır.
Rum kelimesinin kökeni Ῥωμαῖος (Rhomaíos) terimine dayanır ve “Romaî / Roma’ya mensup olan” anlamına gelir. Bizans İmparatorluğu’nda halk kendini Ῥωμαῖοι (Romayoy) olarak adlandırmış, Doğu Roma’nın son döneminde bu kimlik Ortodoksluk ile birleşerek bir medeniyet aidiyeti hâline dönüşmüştür. Böylece Rumluk, yalnızca Roma’nın idari mirası değil; aynı zamanda Ortodoks Hristiyanlığın kurumsal hafızası ve kimlik belirleyicisidir.
Osmanlı döneminde ise bu kavram Millet Sistemi içinde tanımlanmış ve Millet-i Rum, Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ortodoks Hristiyanların tamamını kapsayan bir idari kategoriye dönüşmüştür. Bu tanımlamada dil, etnisite, kültürel köken belirleyici değildir. Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslar, Lazca konuşan veya Rumca konuşan cemaat mensupları, hatta zaman zaman Ermeni kökenli Ortodoks gruplar dahi “Rum” kabul edilmiştir. Rumluk burada bir siyasi–dinî üyelik statüsüdür; soy bağıyla kazanılması gerekmez. Mevlana Celalettini Rumî tam bu anlam içeriğine uygundur. Rumilik bir etnisite değil coğrafyaya aidiyet bildirir.
Bu çerçevede Rumluk, Romaî–Bizans siyasal birikimi ile İstanbul Patrikhanesi eksenindeki Ortodoks otoriteyi kimlik üretim merkezine dönüştürür. Dışarıdan bakıldığında bu durum “etnik birlik” gibi görünse de tarihsel süreç çoğulculuk, melezleşme ve dönüşüm üzerine kuruludur. Bu nedenle Rum kimliği:
- Helen kökenlileri kapsadığı gibi,
- Anadolu yerli topluluklarını,
- Laz/Kolhis gruplarını,
- Türkçe anadilli Ortodoksları,
- Çok dilli cemaat ilişkileri içinde yaşayanları da kapsar.
Buradan çıkan sonuç açıktır:
Rumluk, etnik bir başlangıç değil; cemaat temelli bir varış noktasıdır.
Rumluğun modern çağda Yunan kimliğiyle özdeşleştirilmesi ise 19. yüzyıl milliyetçilik çağının ürünüdür. Bu dönemde Helen ulusal kimliği inşa edilirken Rumluk = Helenlik özdeşliği siyasal olarak teşvik edilmiştir. Oysa Bizans ve erken Osmanlı döneminde Rumluk, Yunanlılıkla özdeş değildir; hatta Yunan terimi uzun süre filolojik/antik bir çağrışım taşımış; ulusal bir kategori hâline ancak modern dönemde gelmiştir.
Rumluğu etnikleştirmek, onun tarihsel gerçekliğini ters yüz eder. Rumluk, hiçbir zaman yalnızca bir “kan bağı” değil; bir medeniyet dairesine girme tercihi, bir cemaat hukukuna dahil olma ve belirli bir siyasal–dinî aidiyeti üstlenme sürecidir. Etnik kimlik okumasıyla Rumluğu anlamaya çalışmak, hem bilimsel temeli zayıf hem de anakronik bir yaklaşım olacaktır.
3) Trabzon Komnenos Devleti Rum-Bizans Sürekliliği
1204 yılında IV. Haçlı Seferi’nin Konstantinopolis’i işgaliyle birlikte Bizans İmparatorluğu’nun merkezi otoritesi çökerken, Bizans hanedan aileleri üç farklı coğrafyada ardıl devletler kurmuştur: İznik (Laskaris), Epir (Angelos–Komnenos–Dukas) ve Trabzon (Komnenos). Bu üç yapının ortak iddiası, Bizans’ın meşru mirasçısı olmaktır. Bu bağlamda Trabzon Komnenos Devleti (1204–1461), coğrafî olarak sınırlı olsa da siyasal ve kavramsal açıdan Bizans’ın devamı niteliğinde bir form üretmiştir.
Trabzon’daki Komnenos hanedanının en dikkat çekici özelliği, kurduğu devletin adlandırılmasında ve egemenlik söyleminde görülen “Romaîlik” vurgusudur. Devlet yöneticileri kendilerini “Basileus Rhomaion” yani “Romaîlerin İmparatoru” unvanıyla tanımlamaya devam etmiş, böylece İstanbul’un düşüşü sonrası meşruiyet zincirini sürdürme iddiası korumuştur. Bu unvan, modern çağda zannedildiği gibi bir Helen etnik kimliği değil; Romaî–Ortodoks siyasal egemenlik iddiasıdır. Dolayısıyla Trabzon Komnenos Devleti’ni “etnik Rum devleti” olarak kavramsallaştırmak, hem Bizans’ın siyasal kimliğini hem de erken Orta Çağ kimlik kategorilerini anakronik bir ulus-devlet kavramıyla yorumlamak anlamına gelir.
Devletin sosyal bileşimi, tekil bir etnik yapıdan ziyade çok bileşenli bir formasyona işaret eder. Trabzon hinterlandında:
- Helenleşmiş şehirli unsurlar,
- Anadolu yerli halkları,
- Laz/Kolhis toplulukları,
- Gürcü aristokrat çevreleri,
- Türk/Çepni yerleşim grupları,
- Kısmen Ermeni etkisi,
- Çok dilli ticaret kolonileri aynı siyasal çatı altında bulunmuştur.
Trabzon’un Karadeniz ticareti ile Ceneviz ve Venedik kolonileriyle kurduğu ilişkiler, bu melez yapıyı daha da güçlendirmiştir. Devlet bu nedenle etnik değil, Romaî–Ortodoks merkezli bir siyasal topluluk olarak tanımlanmalıdır.
Trabzon Komnenos Devleti ile Bizans arasındaki süreklilik üç düzlemde görünür:
- Siyasal Meşruiyet: İmparatorluk unvanı, Romaîlik iddiası, Bizans saray protokolü.
- Kurumsal Süreklilik: Rum Ortodoks Kilisesi ve Patrikhane ile bağlar, yerel kilise organizasyonu.
- Sembolik Hafıza: Saray ritüelleri, şenlikler, ikonografik kalıplar, Bizans estetik geleneği.
Bununla birlikte Trabzon, çevre toplumlarla ilişkilerinde pragmatist bir siyaset izlemiştir. Komnenoslar’ın Türk beylikleriyle dönemsel ittifaklar kurması, Moğol etkisi karşısında zaman zaman vergi/bağlılık ilişkisine girmesi, Romaî kimliğin katı ve tekil bir yapı olmadığını, aksine esnek bir siyasal araç olduğunu göstermektedir.
Trabzon’un 1461’de Osmanlı tarafından ilhakıyla birlikte Rumluk, bu kez Osmanlı’nın Millet-i Rum sistemi içinde yeni bir kurumsal forma kavuşmuş; böylece Romaî–Bizans kimliği, bu coğrafyada tarihsel bir devamlılık ve kurumsal dönüşüm halinde yaşamayı sürdürmüştür. Bu durum, Doğu Karadeniz’de Rum kimliğinin etnik değil, cemaat temelli olduğu tezimizi destekler.
4) Doğu Karadeniz’de Melez Kimlikler ve Cemaatleşme
Doğu Karadeniz, tarihsel olarak tekil bir etnik kimliğin hâkimiyetiyle açıklanamayacak kadar çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahiptir. Bölge; dağlık coğrafyanın yarattığı içe kapalılık ile kıyı ticaretinin sağladığı açıklığın aynı anda görüldüğü bir alan olduğundan, farklı toplulukların temas, dönüşüm ve melezleşme süreçleri için elverişli bir zemin üretmiştir. Bu nedenle bölgede “Rumluk” kavramını, modern etnik ölçütlerle okumak yöntemsel bir hata üretir. Rumluk, burada bir soy referansından çok; Ortodoks cemaatleşme ve Romaî kurumsal hafızanın yarattığı kimlik rejimi olarak belirir.
Romaî/Bizans etkisiyle ortaya çıkan Rum kimliği, yerli Anadolu halklarının zaman içinde Ortodoksluğa dahil olmasıyla genişlemiştir. Bu süreçte dil, soy veya kültürel başlangıç noktası belirleyici değildir; belirleyici olan, dinsel–hukuki aidiyet ve bunun günlük yaşamdaki karşılığı olan cemaat bağlarıdır. Osmanlı döneminde Millet-i Rum sistemi bu kimliğe yeni bir idari çerçeve kazandırmış, böylece etnik köken farkı gözetmeksizin Ortodokslar tek bir siyasal kategori içinde toplanmıştır.
Bu bağlamda Doğu Karadeniz’de şu melez kimlik modelleri ortaya çıkar:
- Laz + Ortodoks → Laz–Rum: Anadili Lazca olan birey, Ortodoks cemaat kimliğiyle Rum kabul edilir.
- Türkçe + Ortodoks → Karamanlı tipi Rum: Anadili Türkçe olup, inanç ve cemaat aidiyetiyle Rum kategorisine girer.
- Yerel Anadolu + Romeika → Yerli Rum: Dilsel teması Helenleşme değil, cemaatleşme üretmiştir.
- Çok dillilik + Patrikhane bağı → Kurumsal Rum: Kimliği belirleyen unsur dil değil, cemaat hiyerarşisidir.
Bu modeller, Rumluğun biyolojik veya etnik bir öz aramasının beyhude olduğunu göstermektedir. Rum kimliği, dönüştürücü ve dâhil edici bir mekanizma olarak çalışmış; bu yönüyle modern ulus-devlet biçimlerinin dışlayıcı–homojenleştirici kimlik tasavvurlarıyla çelişmiştir.
Coğrafya da kimlik inşasında belirleyicidir. Doğu Karadeniz’in dağlık iç kesimlerinde topluluklar içe kapalı, kıyıda ise çok dilli temas hâkimdir. Bu nedenle Romeika, Lazca, Türkçe ve kısmen Ermenice’nin eşzamanlı varlığı, bölgenin kimliğini sıçramalı ve geçirgen kılar. Dilsel temaslar, “etnik saflık” tezini geçersiz kılacak ölçüde yoğundur.
Bu iç içelik, 19. yüzyıl milliyetçilik çağından itibaren zorlanmaya başlamıştır. Rumluğun Helen kimliğiyle özdeşleştirilmesi ve Türk ulusal kimliğinin etno-dinsel inşa süreçleri, tarihsel melezliği modern kategorilere sığdırmaya yönelmiş; böylece kimliklerin tarihî akışkanlığı yerini sınırlandırılmış kimlik rejimlerine bırakmıştır. Bugün Pontus ve Rumluk tartışmalarındaki gerilimlerin önemli bir kısmı, bu tarihsel melezliğin modern ulusal kavramlarla açıklanmaya çalışılmasından doğmaktadır.
Sonuç olarak Doğu Karadeniz’de Rumluk, etnik bir varoluş biçimi değil, kurumsal aidiyetle edinilmiş melez bir kimliktir. Kimliği kuran unsur, soydan ziyade cemaat, dilden ziyade kurumsal hafıza, mekândan ziyade medeniyet dairesidir. Rumluk burada bir kimlik başlangıcı değil, tarihsel bir varış noktasıdır.
5) Romeika’nın Dilsel Konumu ve Yanlış Okumalar
Romeika, Doğu Karadeniz hattında —özellikle Trabzon, Maçka, Tonya, Sürmene, Of, Çaykara ve Gümüşhane çevresinde— tarihsel olarak konuşulmuş bir Rumca lehçesidir. Dilbilimsel sınıflandırmada, Helenistik dönem Koine Yunancasından türeyen Bizans Rumcası (Medieval Greek) içine yerleştirilir. Ancak Romeika’yı yalnızca “Yunancanın bir lehçesi” olarak tanımlamak, hem yetersiz, hem de dilin tarihsel gelişimini anlamak açısından eksik bir yaklaşımdır. Çünkü Romeika, klasik lehçe tasniflerinin ötesinde, çok dilli temas bölgelerinde oluşmuş melez bir dilsel pratiktir.
Romeika’nın söz varlığı ve ses sistemi incelendiğinde, dilde Türkçe, Lazca, Ermenice ve kısmen Farsça–Arapça etkileri görülür. Bu durum dilin etnik süreklilikten ziyade tarihsel temas zonları içinde geliştiğini gösterir. Örneğin gündelik hayat, tarım, yemek, aile içi hitaplar ve yönetim terimlerine dair birçok kelime Türkçe kökenlidir; dağlık yer adları ve yerel tabiat unsurlarında Lazca izler vardır; dinî ve idari söz varlığında Osmanlı Türkçesi ve Arapça–Farsça terimler belirir. Böylece Romeika, tekil bir dil ailesinin saf devamı değil, çok katmanlı bir dil havzasının ürünüdür.
Bu karma yapı, Romeika konuşan kişilerin otomatik olarak Yunan etnik kökenli oldukları iddiasını geçersiz kılar. Dilbilimsel olarak bir dili konuşmak, bir etnik gruba mensubiyeti ispatlamaz; aksi hâlde İngilizce konuşan Nijeryalıların İngiliz, İspanyolca konuşan Bolivyalıların İspanyol, Türkçe konuşan Karamanlıların Türk soyundan geldiği iddia edilmek zorunda kalırdı ki bu metodolojik olarak hatalıdır. Nitekim Doğu Karadeniz’de uzun süre Romaî–Bizans idari kültürü ve Ortodoks cemaatleşme etkisinde kalan yerel toplulukların Romeika kullanmış olması, onların otomatik Yunan sayılmasını gerektirmez; yalnızca dilsel temasın tarihsel sürekliliğini gösterir.
Romeika’nın modern politikada yanlış okunması ise iki uç davranışta ortaya çıkar:
- Yunan/Diaspora söylemi:
Romeikayı, kadim Helen varlığının delili olarak sunmaya çalışır. Bu yaklaşım, Romeika’nın karma söz varlığını, Türkçe ve Lazca etkilerini, çok dilli cemaat geçmişini yok sayar ve dili etnik taleplerin aracına dönüştürür.
- Türkiye merkezli güvenlikçi söylem:
Romeikayı, “Pontusçu kimlik” göstergesi veya “etnik aidiyet şüphesi” olarak değerlendirme eğilimindedir. Bu yaklaşım ise dilsel çeşitliliği tehdit çerçevesine sıkıştırarak kültürel hafızayı kriminalize etme riskini doğurur.
Bu iki yaklaşımdaki ortak sorun, Romeika’yı etnik mülkiyet tartışmasına hapsetmektir. Oysa dil, Doğu Karadeniz’de sosyal ittifak, yerel kimlik, dinsel–cemaat aidiyeti ve tarihsel iletişim ağlarının bir sonucu olarak var olmuştur; modern milliyetçi kategorilere doğrudan çevrilemez.
Sonuç olarak Romeika, dilsel bir kanıt değil, tarihsel bir tanıktır. Tanık olduğu şey, “Doğu Karadeniz ezelden beri Yunan’dı” ya da “Romeika konuşmak Pontusçuluktur” gibi sloganlar değil; bölgenin çok dilli, çok kimlikli, çok temaslı tarihidir. Romeika’yı anlamak, ancak bu melez kimlik tarihini kabul etmekle mümkündür.
6) Pontus Söyleminin Güncel Politik Araçsallaştırılması
“Pontus” kavramı, tarihsel bir devletin adı olmasına rağmen bugün çoğu zaman siyasal bir sembol, kimlik tartışması aracı ve jeopolitik bir ima olarak kullanılmaktadır. Modern söylemlerde Pontus’un tarihsel bağlamdan kopartılması, kavramın hem Türkiye’de hem Yunanistan/diaspora çevrelerinde farklı amaçlarla yeniden icat edilmesine yol açmıştır. Bu süreç, tarihyazımı ile siyasal söylem arasındaki mesafenin çoğu zaman kopuşa dönüştüğünü göstermektedir.
6.1. Yunan/Diaspora söylemi: “Kimlik tahkimi ve tanınma”
Yunanistan ve özellikle diaspora çevrelerinde “Pontus Helenizmi” (Ποντιακός Ελληνισμός) söylemi, Pontus Rumlarını Helen ulus kimliğinin tarihsel uzantısı olarak konumlandırır. Burada amaç, Pontus Rumlarını etnik Yunanlığın bir alt kategorisi olarak tanımlayarak hem tarihsel bir köklülük iddiası üretmek hem de mülkiyet/aidiyet haklarını destekleyecek bir bellek oluşturmak şeklinde okunabilir. Bu bağlamda “Pontus Rum Soykırımı” söylemi, hem uluslararası tanınma hem de diasporik kimlik konsolidasyonu için kurucu bir rol oynamaktadır.
Bu yaklaşımın problemi, Pontus bölgesindeki tarihsel Rumluğun melez, çok katmanlı ve cemaat temelli yapısını göz ardı ederek, geçmişi tekil bir etnik eksene indirgemesidir. Dolayısıyla bu söylem, tarihsel Rumluk kavramını ulusal projeye uyacak şekilde daraltmakta, yerel toplumsal çeşitliliği “Yunanlaştırılmış anlatı” içinde eritmektedir.
6.2. Türkiye’de söylem: “Güvenlikçi çerçeve ve iç siyaset”
Türkiye’de ise son yıllarda “Pontus” söylemi bir tür iç düşman iması veya siyasi suçlama kategorisi olarak öne çıkmaktadır. Bazı kişi veya grupların soyadı, doğum yeri, konuşma biçimi ya da etnik–dilsel geçmişleri gerekçe gösterilerek “Pontusçu, Pontus artığı, Pontus lobisi” gibi ifadelerle yaftalanması, kavramın tarihsel içeriğinin güvenlikçi bir dile hapsedildiğini göstermektedir. Bu söylemde Pontus, yalnızca bir tarihsel referans değil, şüphe üretme aracıdır.
Bu yaklaşımın sorunu, tarihsel Rumluğun etnik değil, cemaat temelli olduğunu ve bölgedeki kimliklerin geçişkenliğini göz ardı etmesidir. Böylece kültürel çeşitlilik kriminalize edilmekte, tarihsel melezlik potansiyel tehdit gibi sunulmaktadır. Kavram bu bağlamda siyasal kutuplaşma için kullanışlı bir sembole dönüşür.
6.3. Uluslararası alanda kavramın “telif şekli”
Günümüzde Pontus’un farklı coğrafyalardaki “telif”i —yani yeniden yazımı— uluslararası arenada rekabet hâlindeki söylemlerin kesişim noktasına dönüşmüş durumdadır:
Bu tablo, Pontus’un tarihsel olgudan çok politik sermaye olarak dolaşıma sokulduğunu ortaya koymaktadır.
6.4. Hafızanın iki ucu, gerçeğin kör noktası
Her iki taraftaki yaklaşımın ortak noktası, tarihsel Pontus/Rumluk gerçeğini modern ulusal ve siyasal beklentilere göre yeniden kurgulamalarıdır. Oysa bilimsel literatür, Pontus’un İranî–Hellenistik kökenini; Rumluğun ise etnikleşmiş bir soy değil, Ortodoks–Romaî cemaat kimliği olduğunu ortaya koymaktadır. Hem diasporik etnikleştirme hem Türkiye merkezli kriminalizasyon, bu tarihsel verinin üzerini örter.
Bu nedenle Pontus meselesinin sağlıklı tartışılabilmesi için:
- Etnikleştirici okumalardan uzaklaşmak,
- Melez kimlik tarihini merkeze almak,
- Rumluk = soy denklemini reddetmek,
- Tarihsel belgeleri siyasal söylemden ayrıştırmak zorunludur.
Pontus, tarihsel bir olgudur; ama bugünkü şekliyle büyük ölçüde bir söylem inşasıdır. Bilimsel tartışma, söylem inşasının değil, tarihsel bağlamın merkezine dönmelidir.
Genel Sonuç
Bu inceleme bize şunu göstermiştir: Anadolu’da Rumluk bir biyolojik hat üzerinden değil; siyasal, hukuki ve dinsel aidiyet mekanizmaları üzerinden işlemektedir. Rumluk, Doğu Roma’nın (Bizans) Ortodokslukla birleştiği noktada ortaya çıkan bir medeniyet kimliğidir; kökleri soyda değil, kurumsal hafızada aranmalıdır. Bu nedenle Rum = Yunan eşitlemesi, tarihsel süreç boyunca ancak 19. yüzyıl sonrası milliyetçilik çağında ortaya çıkmış bir yeniden tanımlamadır; tarihsel gerçekliğin kendisi değildir.
Pontus meselesi ise bugün çoğu tartışmada bir kimlik kategorisi imiş gibi kullanılmaktadır. Oysa Pontus, etnik bir kolektif kimlik değil, tarihsel bir devlet adıdır; üstelik kökeni İranî–Hellenistik bir melez siyasî formdur. Bu nedenle Pontus’a bugünün ulus-devlet şemaları ile yaklaşmak, kavramı kaçınılmaz biçimde yanlış yere oturtmak demektir.
Doğu Karadeniz’deki kimlik dinamikleri bize önemli bir metodolojik ilke öğretir:
Kimliği oluşturan unsur mekânsal–dinsel cemaatleşme, dağıtan unsur ise modern ulus-devlet kategorileridir.
Romeika’nın durumu ise bu tabloyu tamamlar. Romeika bir hafıza taşıyıcısıdır; bir dili konuşmak etnik mülkiyet üretmez. Romeika, Doğu Karadeniz’deki çok dilli temas ve cemaat sürekliliğinin göstergesidir; “kan bağı delili” değil. Hem diasporik söylemin Romeika’yı etnik hakkın kanıtı olarak sunması hem Türkiye’de Romeika’yı güvenlik kategorisine sokan yaklaşım, dilin tarihsel işlevini siyasal araca dönüştürmektedir.
Sonuç olarak, bu altı makale şunu açığa çıkarmıştır:
- Pontus ≠ Rumluk
- Rumluk ≠ Yunanlık
- Rumluk = Ortodoks cemaat aidiyeti
- Romeika = Dilsel hafıza / etnik kanıt değil
- Doğu Karadeniz = Melez kimlik coğrafyası
- Güncel tartışma = Tarih–siyaset mistifikasyonu
Bu çerçeve, tartışmayı “kim haklı?” sorusundan “hangi terimi nereye oturtuyoruz?” sorusuna taşır. Birincisi polemik üretir; ikincisi bilimsel açıklık sağlar.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish