NATO ve Türkiye ilişkilerinin tarihsel gelişimi ve güncel dinamikleri

Avukat Turgut Özal Tekpınar, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan soğuk savaş, 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılmasına kadar devam etmiştir. Dünya adeta iki kutuplu bir döneme geçmiş ve Sovyetler Birliği bu dönemde yayılmacı politikaları ile birçok ülke açısından tehdit haline gelmiştir. Bu tehditlerden Türkiye’de nasibini almış ve bu dönemde Türkiye üzerindeki baskısını giderek artırmıştır. 19 Mart 1945 tarihinde Sovyetler Birliği, Türkiye’ye ilettiği bir diplomatik nota ile 1925 Türkiye‑Sovyet Dostluk Antlaşması’nın süresini uzatmayı düşünmediklerini bildirmiş ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası koşulların mevcut antlaşma hükümleriyle bağdaşmadığını ileri sürerek metnin yeniden düzenlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Özellikle Sovyetler Birliği, boğazlar üzerindeki kontrolünü artırmak istemiş ve Montrö sözleşmesiyle boğazlar üzerindeki egemenliği artan Türkiye’nin bu egemenliğini kırarak boğazların savunmasında ortak kontrol talebinde bulunmuş ve Türkiye'yi baskı altına almaya çalışmıştır. Bununla beraber Doğu bölgelerinden de toprak talep eden Sovyetlerin bu baskısı 1947’ye kadar artarak devam etmiştir. 

Türkiye bu süreçte uluslararası toplumdan yeterli desteği bulamamıştır. Moskova’nın, Türkiye’ye yönelik açık tehditleri ve İran’da desteklediği yeni devletlerin ortaya çıkması, ABD’nin tutum değiştirmesine sebep olmuş ve boğazlar konusunda Türkiye’nin yanında bir tutum sergilemiştir.  ABD Başkanı Truman, açık bir şekilde Sovyetlerin taleplerine karşı Türkiye’ye destek vereceğini ilan etmiş ve sonrasında Truman doktrini adı altında Türkiye ile Yunanistan’a 400 milyon dolarlık ekonomik ve askeri yardım teklifini Amerikan kongresinde kabul ettirmiştir. 

Bir yandan bunlar olurken Avrupa’da ise Prag’da gerçekleşen darbe ile Sovyetler, Orta Avrupa ve Balkanlarda hakimiyetini tamamen sağlamış ve bu durum Batı Avrupa’da yer alan İngiltere, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve Belçika gibi ülkeleri alarma geçirmiş bu ülkeler 17 Mart 1948 tarihli Brüksel Antlaşmasıyla gerçekleşecek tehditlere karşı ortak bir savunma sistemi kurma konusunda anlaşmışlardır. Ancak bu anlaşma olası bir Sovyet tehdidi konusunda yeterli olmaması sebebiyle ABD ile teması zorunlu kılmıştır.  En nihayetinde 4 Nisan 1949’da Washington’da bir araya gelen Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Danimarka, İzlanda, Lüksemburg, Kanada, Portekiz ve Norveç temsilcileri, savaş sonrası oluşan uluslararası güvenlik ortamında ortak savunmayı sağlamak ve askeri tehditlere karşı birlikte hareket etmek amacıyla Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün kuruluşunu öngören Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzalamışlardır. Böylelikle NATO, Sovyetlerin yayılmacı politikalarına karşı etkili bir güç olmuştur.

Türkiye’nin CHP yönetimi ile başlangıçta bu oluşumda yer alma girişimleri olmasına karşın bu girişimler Brüksel Anlaşmasının bölgesel bir güvenlik anlaşması olması sebebiyle sonuçsuz kalmıştır. Türkiye’ye Akdeniz bölgesinde kurulacak bir paktın içerisinde yer alacağı söylenerek geri çevrilen bu talepler, 1950 yılında Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle hız kazanmıştır. Türkiye, Kore’ye 5000 kişilik askeri güç göndermiş ve bu hedef doğrultusunda uluslararası adımlarda bulunmuştur. Tüm bu çabalar NATO’nun Ottowa’daki toplantısına Türkiye ve Yunanistan’ın davetiyle olumlu sonuçlanmıştır. Protokol 15 Şubat 1952 yılında yürürlüğe girerek NATO, Yunanistan ve Türkiye’yi de dahil ederek genişlemiştir.

Türkiye’nin NATO üyesi olmasına yönelik olarak Başbakan Adnan Menderes; “Türkiye’nin eşit haklara sahip bir üye sıfatıyla Atlantik Paktına kabulü lehinde verilmiş olan karar doğal olarak hükümetimiz tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Bu olumlu gelişmeye, hükümetimizin takip etmekte olduğu ve milli bir politika olarak kamuoyunda kuvvetle desteklemekte olduğu barışçı ve azimli siyasetin bir neticesi olarak bakmak doğru olur. Bu olay demokrasi âleminin ortak güvenlik amacının sağlanması ve bu maksatla dayanışma ve birliğin temini bakımından yeni ve önemli bir adım teşkil etmektedir…” şeklinde konuşurken muhalefet partisi CHP lideri İsmet İnönü; “Türkiye’nin Atlantik Paktı’na girmesi dünyada barış ihtimalini attıracak kıymetli bir unsur olabilir. Memleketimizin güvenliği, uluslararası bir oluşumun kader birliğine katılmış olmak bakımından siyaseten artmıştır denilebilir…Bundan sonra dünya barışı bakımından vazifelerimiz de artmış oluyor,” şeklinde değerlendirmiştir. (Erkmen,2020)

1952’den beri NATO üyesi olan Türkiye, protokolün 5. maddesinde yer alan “Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası'nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi'ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.” hükmü gereğince olası bir tehdit ile karşılaşması halinde silahlı kuvvet kullanımı dahil her türlü yardımı alabilecektir. 

Türkiye NATO’ya katılmış olduğu tarihten itibaren birçok operasyonda görev üstlenmiş dünyanın farklı bölgelerinde yer alan NATO misyonlarına katkı sağlamıştır. Afganistan, Balkanlar ve Irak’ta görevlerini başarıyla yerine getiren Türkiye, tüm bunlarla beraber NATO’nun önemli tesis ve karargahlarına ev sahipliği yapmıştır.

28 Şubat’ta başlayan Amerika ve İsrail saldırıları sonrasında İran; Kuveyt, BAE, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn ile Irak’taki Amerikan üslerine füze ve İHA saldırıları başlattı. Türkiye hava sahasına da İran’dan fırlatılan 3 füze isabet etti. Bu füzeler Türk hava sahası içinde NATO savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirildi. 

Hava savunma sistemleri 2000’li yılların başında İran, Rusya, Çin ve Kuzey Kore tehdidine karşı Çekya, Türkiye ve Polonya gibi ülkelere konuşlandırılmıştı. Bu savunma sistemlerinin yetersiz olduğunu düşünen Türkiye Patriot almak için ABD’den talepte bulunmuş olsa da bu talepler ABD kongresinden desteği görmeyerek reddedildi. Bunun üzerine Rusya’da S400’ler alınarak telafi edilmeye çalışılsa da bu sistemlerin NATO’ya entegre olmasının mümkün olmadığı söylenerek kullanılmasına imkân sağlanmadı. 

Bugüne geldiğimizde Türkiye’nin füze tehditlerine karşı güvenliğinin sağlanmasında, 1952 yılında katıldığı ve üyelik sürecinde dış politika açısından önemli diplomatik çabalar sarf ettiği NATO’nun belirleyici bir rol üstlendiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Ancak şunu unutmamak gerekir. Her ne kadar bugün NATO üyesi olsak da bulunduğumuz coğrafyanın ateş çemberi olduğu açıktır. Dış politikada birçok konuda taban tabana zıt olduğumuz İsrail’in varlığı, bölgemiz ve ülkemiz açısından açık bir tehlike olmaya devam ediyor. Bu sebeple Türkiye’nin savunma yatırımlarına hız vermesi ve hava savunma sistemleri konusunda ciddi harcamalar yapması kaçınılmaz görünüyor.

KAYNAKÇA

Erkmen, A. (2020). Türkiye’nin NATO Üyeliği ve Üyeliğin TBMM’de Kabulü. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi17(2), 1024-1049.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU