Güzelliğin aslında bir vakti yoktur. Sabahı, akşamı, pazarı ya da pazartesisi… Pazar sabahına yakıştırdığımız dinginlik, haftanın en sıradan gününe de sızabilir; yeter ki kalbimiz açık olsun. Çünkü güzellik, takvim yapraklarına değil, insanın içindeki sessizliğe inanır.
İşte bu yüzden pazar sabahları biraz sessizlik ister. Biraz da insanın içine doğru açılan bir kapıdır aslında. O kapıyı aralayacak en doğru anahtar ise bugün, Maria Callas’ın sesinden O Mio Babbino Caro… Dinlemeye başlayalım…
Bir babaya yöneltilmiş masum bir yalvarış gibi duyulur bu arya; oysa derinlerde hayata, aşka ve kaderin acımasızlığına karşı fısıldanan bir iç dökümüdür. Bu kırılganlık, pazar sabahına yakıştırdığımız huzurla örtüşür. Belki de bu yüzden, güne bundan daha sahici bir başlangıç zor bulunur.
Bir ses bazen yalnızca müzik değildir; bir çağın ruhunu da taşır.
Ve bazı sesler vardır ki, aynı dönemde, farklı coğrafyalarda yankılansalar bile aynı tutkuda buluşurlar.
Yunan Maria Callas ve Türk Leyla Gencer
Aynı dönemin, farklı coğrafyaların ama ortak bir tutkunun iki büyük sesi…
Biri sahnede bir efsaneye dönüşürken, diğeri sahneyi bir kalp okulu gibi sevdi. Biri fırtına gibi esti, diğeri iz bırakarak yürüdü. İki soprano, iki çağ aşan opera sanatçısı… İkisi de son derece gururlu, bir o kadar da kırılgan. Muhtemelen hiç yüz yüze gelmediler. Aynı yılların sahnelerinde nefes aldılar ama aynı kapıdan, aynı anda geçmediler.
Bu iki yolun neden bu kadar farklı şekillendiğini anlamak için, biraz geriye bakmak gerekir.
Leyla Gencer, 1928’de Safranbolu’da doğdu. Babası Safranbolulu bir yörük ailesinden gelen Hasanzade İbrahim Bey’di; toprağı bilen, denizi tanıyan, emeğin kıymetini bilen bir hayatın içinden geliyordu. Annesi ise Polonyalı, Katolik bir Hristiyan: Alexandra Angela Minakovska.
Farklı kültürlerin aynı çatı altında buluştuğu bir ev… Pazar günleri kilisede koro sesleri, hafta içi camide vaazlar ve dualar… Bu çok katmanlı ruh hâlinin, Gencer’in müziğine derinlik katmaması mümkün mü?
İstanbul’un kozmopolit yapısıyla yoğrulan çocukluğu, onun için müziği yalnızca bir meslek değil, varoluşunu anlamlandıran bir alan hâline getirdi. Bu nedenle Gencer’in sesi yalnızca teknik bir yetkinlik değil, aynı zamanda bir kültürel hafıza taşır.
1957 tarihli Neuer Kurier gazetesinde Herbert Schneiber, Gencer’in La Traviata temsili için şunları yazar:
Leyla Gencer’in sahnedeki varlığı büyüleyici. İnce, soylu bir yüz, ağırbaşlı davranışlar… Klasik anlamda değilse de karşı konulamaz bir cazibe. Tavırları aristokrat ama doğal. Entelektüel bir kadın. Sesi de aynen böyle.”
Leyla Gencer sahnelerin Nefertitisidir. Zarafetin sessizlikle hükmetebildiği bir figürdür.
Okuyacağımız satırlar, Zeynep Oral’ın Tutkunun Romanı: Leyla Gencer kitabında yer alır ve Gencer’i anlatan en sahici portrelerden biridir. O, binlerce yıllık Anadolu kültürel belleğinin dünya sanatına sunduğu en kıymetli armağanlardan biridir. İtalyanların ona verdiği isim boşuna değildir: La Diva Turca.
Ancak bu hikâyeyi yalnızca Gencer üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü onun yolu, Callas’ın en parlak ışığı altında açılmıştır. Sahneler, efsaneleri hiçbir zaman tek başına yaratmaz, aynı ışık altında parlayan yıldızlar da vardır.
Yalnızlıktan Beslenen Bir Ses
Maria Callas, 1923’te Yunan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak New York’ta dünyaya geldi. Parçalanmış bir ailede büyüdü. Annesinin sevgisi koşulluydu, Maria ablasının gölgesinde, değerini ancak başararak kanıtlayabileceğine inandırıldı. Gençliğindeki sevgisizlik, ileriki hayatında büyük kırılmalarının da zeminini hazırladı.
Asıl adı Anne Maria Cecilia Sofia Kalogeropoulos’tur. Henüz 13 yaşındayken annesiyle birlikte Atina’ya gitti ve Atina Konservatuvarı’na kaydoldu. Savaşın bitmesiyle büyük umutlarla Amerika’ya döndü.
Fakat hayat Callas’ı hemen sahneye davet etmedi. Kapısını çaldığı pek çok kurumdan ret cevabı aldı. Yine de vazgeçmedi. Çünkü yeteneğinin farkındaydı. Mücadelesi, sesi kadar keskin ve kararlıydı.
20. yüzyılın ikinci yarısında opera dünyasında ondan daha çok konuşulan bir isim neredeyse olmadı. Ünü sınırları aştı, tartışmaları da öyle. Ona “diva” demek yetmedi; La Divina, yani İlahi dediler.
İşte tam da bu noktada, Callas–Gencer karşılaştırmasının neden anlamsız olduğu ortaya çıkar. Gencer, uluslararası kariyerine adım attığında Callas çoktan opera dünyasının en görkemli yıllarını yaşamaktaydı. Mesele bir karşılaştırma değil; Callas’a rağmen, onun gölgesinde kaybolmadan var olabilmiş olmaktır.
50’li Yıllar Divalar Rüzgârı
1950’ler opera sahnelerinde Callas ve Renata Tebaldi rüzgârının estiği yıllardır. Arturo Toscanini’nin “melek sesli” diye tanımladığı Tebaldi ile Callas arasında yalnızca sanatsal değil, neredeyse mitolojik bir rekabet yaşanmıştır. Tebaldi’nin bile Callas’ın baskın varlığından kaçarak New York Metropolitan Operası’na sığındığı söylenir. Leyla Gencer ile Maria Callas böylesine sert bir mücadelenin içine girmemişlerdir.
Böylesi bir atmosferde Leyla Gencer, Callas’ın sanatsal zirvesini yaşadığı yıllarda, adı Callas’la özdeşleşmiş La Scala sahnesinde kendi yolunu açmayı başarmıştır. Bu, Gencer’in yalnızca büyük bir sanatçı değil, aynı zamanda güçlü ve dirençli bir karakter olduğunu da gösterir.
Maria Callas’ın opera dünyasında yarattığı devrim ise tartışmasızdır. Sesi ve tekniği, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik ve psikolojik derinlik, karizması ve sahne çekiciliği onu eşsiz kılmıştır. Ancak bu mutlak hâkimiyet, sahne dışındaki hayatında aynı dengeyi bulamamıştır.
Divaların Kalbi Alkış Tutar mı?
Callas’ın yıldızı sahnelerde parıldarken, özel hayatında acının pek çok yüzü vardı. Dönemin ünlü Yunan armatörü Aristotle Onassis ile yaşadığı büyük aşk, ona mutluluk getirmedi. Işıltılı bir dış hayatın ardında derin bir yalnızlık birikti. Üstelik sesi de yavaş yavaş onu terk etmeye başlamıştı.
Işık sahneden kalbine doğru ilerledikçe, gölgeler de onunla birlikte büyüdü.
Callas’ın sesi, göğü delen bir dua gibiydi; Onassis ise o duayı dinlerken dünyayı avucunun içinde tutan adam… Callas sahnede bir La Divina idi ama kalbinde bir kadındı… Aşk, en büyük aryasını sessizlikte söyledi. Onların aşkı, bir masaldan çok Yunan trajedisi gibiydi.
Onassis’in Callas’a evlilik vaatleri vermesi ama evlenmemesi, Jackie Kennedy ile evlenmesi, Callas’ın fedakarlıklarına karşılık vermemesi, Callas’ı yalnız bırakması Callas’ın Onassis ile ilişkisinin kırılma noktalarıdır. Onassis, Callas’ı terketmekten çok onu cevapsız bırakmıştır ve ona ne gitmeyi bildi ne de kalmayı… Bir ihtimal gibi durdu kalbin eşiğinde, hem de anahtar olmadan.
Onassis, Callas’ı sadece bir diva görmedi, kırılgan bir kadın gördü. Callas ise Onassis’, yalnızca kuvvetli bir adam değil, onu sığınılacak bir liman gördü.
473 Gül?
Paris o akşam Maria’yı bekliyordu. Işıklar, kulisler, fısıltılar… Her şeye rağmen sahneye ilk kez çıkmanın verdiği o eski ama hiç eskimeyen heyecan kalbinde yankılanıyordu. Burada henüz adı gölgelenmemişti; efsanesi tertemizdi. Ve Maria biliyordu: O gece Callas yeniden doğacaktı.
Öğleden sonra, neredeyse aklı zorlayan bir armağan ulaştı ellerine. Saymakla bitmeyen bir gül denizi… Dakikalar geçti, sabır tükendi; tam 473 gül. Güzelliği kadar tuhaflığı da baş döndürücüydü. Maria, kendi kendine fısıldadı:
Böyle bir çılgınlığı kim yapar?”
Kartı açtığında sorunun cevabı çoktan yazılmıştı. Yunan harfleri, kaderin dili gibi bakıyordu yüzüne. Okudu, durdu, yeniden okudu:
Çiçekleri saymakla zaman kaybetmeyin. Venedik’teki karşılaşmamızdan bu yana geçen 473 gün kadar gül var bukette. Günleri tek tek saydım. Bu akşam buluşmak üzere.”
İmza kısaydı ama ağırlığı büyüktü:
Aristotle Onassis.
O an Maria anladı: Bu yalnızca bir aşk ilanı değil, sabrın, takıntının ve kaderin sayılarla yazılmış bir vaadiydi.
Callas ve Kaprisleri
Callas’ın kaprisleri de bu efsanenin bir parçası hâline geldi. Namık Sinan Turan’ın Portede Saklı Tarih kitabından direkt alıntılayacağım Covent Garden’ın açılışını, köpeği Toy yanına getirilmeden sahneye çıkamayacağı gerekçesiyle erteletmesi, “kaprisler kraliçesi” sıfatının neden yakıştırıldığını anlatır:
New York çıkış gümrüğünde canımdan çok sevdiğim köpeğimi sebepsiz yere alıkoydular. Üzgün bir vaziyette Londra’ya geldim, Covent Garden Operası’na ayak basar basmaz ilk işim, durumdan müdürü haberdar etmek oldu. Derhâl New York’a giderek köpeğimi almasını kendisinden rica ettim. Çünkü Toy’un makyaj odasında beni beklediğini bilmezsem katiyen şarkı söyleyemem, huy bu ya ne nedir… Bunun için kaprisli diyenler oldu.”
Callas yaptıklarını kapris değil, tam tersine işine saygı duyan her ünlü sanatçını yerine getirimesini isteyeceği şeylerdir. Kendi ifadesiyle “daima en iyiye vasıl olmak üzere çabalamak icap etttiğine inanıyorum. Böyle olduğuna göre bir tenoru tekmelemek, bir baritonun kafasına sandalye atmak yahut bir şefi iki paralık etmek benim için en tabii şeydir.”
Tam bu noktada, Leyla Gencer’in sahne dışındaki daha nahif dünyasına bakmak öğreticidir.
Gencer’in sanatı kadar insani tarafını ele veren tatlı bir kaprisi vardır. Milano’daki evlerinin mutfağında, eşi İbrahim Gencer’le yaşadığı küçük bir buzdolabı hikâyesi…
“Sırf markası Quartet diye aldım,” der Gencer. “Müzik dörtlüsünü çağrıştırıyor diye.”
Bu küçük anekdot, Gencer’in müziği hayatın merkezine nasıl yerleştirdiğini anlatır. Nota, sahneden mutfağa; aryadan gündelik hayata kadar sızar.
Mit Olmak Mı Derin Miras Bırakmak Mı?
Böylece sahnede bir mit olarak yükselen Callas’ın hikâyesi zaman zaman bir trajediye dönüşürken, Leyla Gencer başka bir yoldan yürür; gürültüden çok derinlik bırakan bir mirasla opera tarihindeki yerini alır.
İki sanatçının ölümleri arasında benzerlik vardır. Maria Callas öldüğü zaman Paris’te bir Ortodoks Kilisesi’nde tören yapılmış, Fransız mezarlığının krematoryumunda yakılmış, külleri Ege Denizi’ne dökülmüştür. Callas kendi deyişiyle “Doğanın içinde yok olmak istiyorum” demişti.
Leyla Gencer de yakılmasını istemişti. Külleri törenle Boğaz sularına dökülmüştür. İki yakanın divalarının külleri, kim bilir, belki iki yakanın sularında birbirine karışmıştır.
Yazıyı, en çok Gencer’e yakışan bir veda ile bitirmek gerekir:
Leyla Gencer’in sesinden, Verdi’nin Addio del Passato aryasıyla…
Bu, yalnızca bir veda değildir; kabullenişin, inceliğin ve kaderle sessiz bir yüzleşmenin müziğidir.
Ve perde kapanırken, geriye şu fısıltı kalır:
Güzellik, en çok vedalarda hatırlanır.
© The Independentturkish