Doğu’nun kalbinde Batı’nın sancısı: Pekin’de yazılan yeni güç senfonisi

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Tarih, keskin virajlarını çoğu zaman sessiz sedasız döner. 3 ve 4 Aralık 2025 günleri, Pekin’de tanıklık ettiğimiz sahne tam olarak budur. Avrupa’nın “stratejik özerklik” hayalinin mimarı Emmanuel Macron, Çin Seddi’nin ardındaki kadim güçle yüzleşmek üzere Doğu’nun başkentindeydi. Küresel basın organlarına düşen manşetlerin satır aralarına inildiğinde, karşımıza çıkan tablo salt bir diplomatik nezaket ziyaretinin sınırlarını aşmaktadır. Bu temas, modern dünyanın güç mimarisinin yeniden tasarlandığı bir laboratuvar çalışmasıdır. Avrupa, kendi varoluşsal krizine reçete ararken Çin ise yüzyıllık aşağılanma çağını kapatıp küresel liderlik koltuğuna oturma hedefini perçinlemektedir.

İpek Yolu’nda dikenli teller: Ticaret ve jeopolitik gerilim

Görüşme trafiğinin merkezinde, şüphesiz ekonomi politiğin soğuk ve acımasız gerçekleri yatmaktadır. Çin ekonomisinin 2025 sonu itibarıyla yaşadığı yapısal dönüşüm sancıları ve Avrupa’nın sanayi tabanını koruma refleksi, masadaki en hararetli başlıklardır. Özellikle Avrupa Birliği’nin Çin menşeli elektrikli araçlara yönelik başlattığı soruşturmalar ve buna misilleme olarak Pekin’in Fransız konyaklarına ve lüks tüketim mallarına getirmeyi planladığı gümrük duvarları, diplomatik tebessümlerin ardındaki gergin kasları açık etmektedir.

Macron, pragmatizmi şiar edinmiş bir lider portresi çizmektedir. Çin pazarının dayanılmaz cazibesi ile Avrupa sanayisinin korunması arasındaki o ince ve keskin çizgide yürümek mecburiyetindedir. Batı başkentlerinde sıkça zikredilen “riskleri azaltma” stratejisi, Pekin’de ete kemiğe bürünmektedir. Fransa, Çin’den kopmak yerine, bağımlılıklarını yönetilebilir bir seviyeye çekmeyi hedeflemektedir. Şi Cinping ise bu durumu, Avrupa’yı Atlantik ötesi ittifaktan, yani Washington’ın yörüngesinden uzaklaştırmak adına bulunmaz bir fırsat penceresi olarak okumaktadır. Çin lideri nezdinde Fransa, Batı bloğundaki “ayrıksı ve makul ses” konumundadır. Bu sesin gürleşmesi, Çin’in çok kutuplu dünya vizyonuna doğrudan hizmet etmektedir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, Şi’nin “kazan-kazan” retoriğinin derinliklerinde yatan stratejik sabırdır. Pekin, Batı ile köprüleri atmak yerine, o köprülerin geçiş ücretini ve kurallarını kendi belirlemek istemektedir. Macron ise Fransız şirketlerinin, bilhassa havacılık, nükleer enerji ve kozmetik sektörlerindeki pazar paylarını muhafaza etmek adına, siyasi söylemlerini ekonomik gerçeklerle dengelemektedir. İki liderin de ajandasında, ticaretin bir silah olarak kullanılmasından ziyade, bir denge unsuru olarak kalması arzusu baskındır.

Ukrayna gölgesinde stratejik sağırlar diyaloğu

Zirvenin en karmaşık, çözümü en müşkül ve belki de sonuçsuz kalmaya mahkûm boyutu, Ukrayna krizidir. Yıllardır süren savaş, Avrupa’nın güvenlik mimarisini yerle yeksan etmiştir. Macron, savaşın patlak verdiği ilk günden beri Çin’in Rusya üzerindeki nüfuzunu kullanarak bir barış masası kurulmasını talep etmektedir. Lakin Pekin’deki hava, bu beklentinin karşılıksız kalacağını fısıldamaktadır.

Şi Cinping, Rusya ile olan “sınırsız ortaklığını” zedeleyecek herhangi bir somut adım atmaktan imtina etmektedir. Çin, savaşı “Avrupa’nın iç sorunu” olarak görme eğilimindedir ve kendini “tarafsız bir gözlemci” olarak konumlandırarak, aslında Rusya’ya nefes alanı açmaktadır. Macron’un tüm ısrarlarına ve diplomatik baskısına rağmen, Pekin’den Moskova’ya gidecek tek bir telefonun savaşı bitireceğine inanmak, jeopolitik naiflikten öteye geçemez.

Bu durum, adeta bir “sağırlar diyaloğu”nu andırmaktadır. Macron, Avrupa’nın güvenliği için Çin’in desteğini şart koşarken; Şi, Avrupa’nın güvenliğinin ancak Amerika’dan bağımsızlaşarak sağlanabileceğini ima etmektedir. İki lider de barış kelimesini telaffuz etmekte, fakat zihinlerindeki barış haritaları birbirine hiç benzememektedir. Bu görüşmede Ukrayna başlığı, çözüme kavuşturulacak bir dosyadan ziyade, tarafların birbirlerinin sınırlarını ve sabrını test ettiği bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.

Hegemonya mücadelesi ve “üçüncü yol” arayışı

Görüşmenin belki de en az konuşulan ama en vizyoner boyutu, Küresel Güney üzerindeki rekabet ve iş birliği potansiyelidir. Hem Fransa hem de Çin, Afrika ve Latin Amerika’da etkinliklerini artırma peşindedir. Macron, Fransa’nın eski sömürgelerindeki itibar kaybını telafi etmeye çabalarken Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ile bu bölgelerdeki altyapı ve finans hakimiyetini perçinlemektedir.

Ancak Pekin’deki masada, bu rekabet yerini “üçüncü pazarlarda iş birliği” söylemine bırakmaktadır. İklim değişikliği ile mücadele, biyolojik çeşitliliğin korunması ve yapay zekâ regülasyonları gibi küresel sorunlar, iki ülkeyi zorunlu bir ortaklığa itmektedir. Şi Cinping’in “insanlığın ortak kaderi” söylemi ile Macron’un “Paris Paktı” vizyonu, yöntemleri farklı olsa da hedefleri itibarıyla kesişmektedir.

Burada dikkat çeken bir diğer unsur, kültürel diplomasinin yumuşak gücüdür. Fransa ve Çin, köklü medeniyetlere sahip olmanın verdiği özgüvenle, birbirlerine “stratejik rakip” olmanın ötesinde “medeniyet ortağı” gözüyle bakabilmektedir. Bu durum, Amerikan pragmatizminden ayrışarak, ilişkilere tarihi ve felsefi bir derinlik katmaktadır. Liderlerin vücut dilleri, verilen hediyeler ve düzenlenen seremoniler, bu kadim bağın altını çizmek için özenle kurgulanmıştır. İki ülke, tek kutuplu bir dünyanın dayatmalarına karşı çok sesli bir koronun şefliğine soyunmaktadır.

Sonuç: Buz üzerinde dans

Pekin’de perdenin inmesiyle birlikte geriye kalan manzara ne tam bir uzlaşı ne de kesin bir kopuştur. Emmanuel Macron ve Şi Cinping, 21. yüzyılın ortasına doğru yol alırken, dünyanın artık siyah ve beyaz gibi kesin çizgilerle ayrılmadığının idrakindedir. Grinin bin bir tonunun hâkim olduğu bu yeni düzende, “dost” ve “düşman” tanımları yerini “partner” ve “rakip” kavramlarının iç içe geçtiği hibrit bir ilişki modeline bırakmaktadır.

Bu ziyaret, Batı ittifakının Çin’e karşı yekpare bir duvar örmesinin imkânsızlığını bir kez daha kanıtlamıştır. Fransa, Avrupa’nın kendi çıkarlarını önceleyen, yeri geldiğinde Washington’a itiraz edebilen, yeri geldiğinde Pekin ile dans edebilen bir aktör olma iddiasını sürdürmektedir. Şi Cinping ise Batı’nın bu çatlaklarından sızarak Çin merkezli bir dünya düzeninin taşlarını döşemeye devam etmektedir.

Nihayetinde, Büyük Halk Salonu’ndan ayrılan Macron’un çantasında somut barış anlaşmaları veya devasa ticaret sözleşmelerinden ziyade “diyaloğun devamlılığı” taahhüdü bulunmaktadır. Ve ihtimal ki, şu fırtınalı dünya konjonktüründe, konuşabiliyor olmak, susmaktan yahut savaşmaktan çok daha kıymetli bir kazanımdır. Tarih, bu görüşmeyi büyük bir çözüm anı olarak anımsamaktan uzaktır. Aksine, felakete sürüklenen bir dünyada frene basma çabası olarak kaydedecektir. Zira ince buzun üzerinde dans etmek cesaret ister, lakin o buzun kırılmaması için doğru adımları atmak bilgelik gerektirir. Pekin’de şahit olduğumuz şey, işte bu bilgeliğin ve cesaretin, realpolitiğin soğuk nefesiyle imtihanıdır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU