Karabekir Paşa’nın gizli defterindeki büyük sır: 100 yıllık kehanet nasıl tersinden gerçek oldu?

Ömer Kayır Independent Türkçe için yazdı: "İslam'dan ve ahlaktan kopuş ha giriş bileti olmuş, ha kaçınılmaz sonuç: Ne fark eder?"

Kâzım Karabekir’in hatıratındaki 1923 tarihli anekdot, siyasi güç, servet ve ahlak ilişkisini yeniden gündeme getiriyor. Ömer Kayır, bu tarihsel anlatı üzerinden günümüz Türkiye’sini değerlendiriyor / Fotoğraf: AA

Durum tespiti

2026 Türkiyesinde toplumsal hafızamızı, siyaset felsefemizi ve geleceğimizi şekillendiren en sarsıcı çelişki, ne sadece ekonomik dalgalanmalar ne de yüzeysel siyasi polemiklerdir. Asıl büyük sarsıntı, kamusal güç, sermaye birikimi ve inanç arasındaki o tarihsel döngünün günümüz realitesinde çok net bir şekilde somutlaşmasıdır. Olayı aktörlerden, isimlerden ve dönemlerden bağımsızlaştırarak, tamamen yapısal ve sosyolojik bir durum tespiti olarak ele aldığımızda karşımıza evrensel bir mekanizma çıkmaktadır.

Bu noktada teorik çerçeveyi tam olarak oturtmak ve durumun zihinlerde somutlaşmasını sağlamak için tarihsel bir kesiti, yani Kâzım Karabekir'in aktardığı o çarpıcı anekdotu doğrudan merkeze alarak başlamak gerekir.


Başlangıç noktası: Kâzım Karabekir'in notlarındaki anekdot ve "başlangıç bileti" olarak değerlerden kopuş

Kâzım Karabekir'in günlüklerine dayanan hatıratında, Erken Cumhuriyet döneminde (10 Temmuz 1923'te Ankara İstasyonu'ndaki bir toplantı sonrasında) geçtiği iddia edilen şöyle bir diyalog aktarılır. Anekdotta geçen sözler; doğruluğu, yanlışlığı, yakıştırmalığı veya dönemsel bir kırgınlığın yansıması olup olmamasından bağımsız olarak, ihtiva ettiği yönetim felsefesi açısından sarsıcıdır.

Notlara göre o sohbette Karabekir Paşa'ya karşı şu fikir savunulur:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Kalkınma bu şekilde kolay ve çabuk olur.


Bu anekdotun o dönem için tasvir ettiği sosyolojik tablo şudur: Ortada tek bir parti vardır ve bu parti devletin tüm imkânlarının, bütçesinin ve idari yapısının yegâne sahibidir. Bu radikal toplumsal dönüşüm ve hızlı iktisadi sıçrama (millî burjuvazi yaratma) ideali, kurumsal gücü elinde tutan siyasi yapının temel hedefidir.

Bu anlayışa göre, kamu kaynakları eliyle hızlıca bir sermaye sınıfı yaratılacaktır. Ancak bu operasyonun yapılabilmesi için parti yöneticilerinin ve bu sürece dâhil olacak kişilerin haram-helal, hak-hukuk, geleneksel din ve namus gibi "sınırlayıcı zincirlerden" sıyrılmış olması gerektiği savunulmaktadır. Yani bu modelde dinden ve ahlaktan kopuş, kamusal kaynakların parti eliyle paylaştırılması sürecine dâhil olabilmek için daha en başta ödenmesi gereken bir giriş bileti olarak konumlandırılmıştır. Güç, seküler bir pragmatizmle rasyonalize edilmektedir. Din ve ahlakın siyasi kadrolardan uzaklaştırılması, kalkınma ve zenginleşmenin ön şartı olarak öne sürülmektedir.


Günümüz Türkiyesi: Tersi istikametten gelen aynı sonuç ve araçsal meşruiyet

Zaman değişip günümüz Türkiyesine gelindiğinde ise mekanizmanın yönü tam tersine dönmüş, ancak varış noktası hiç değişmemiştir. Bugün, dindar ve muhafazakâr bir kimlikle, manevi değerleri referans alarak yola çıkan bir sosyolojinin kamu gücüyle imtihanı yaşanmaktadır. İslami sosyolojide sıkça tartışılan "kamusal güçle imtihan" veya "iktidarlaşma süreci", bireyleri yapısal olarak dönüştürmektedir.

Bu modelde de yine parti, devlet kaynaklarına ulaşmanın, finansal imkânları bölüşmenin ve kadrolaşmanın temel aracı hâline getirilmiştir. Ancak işleyiş yönü şöyledir:

• Başlangıçta siyasi gücü elde etmek, taban bulmak ve meşruiyet devşirmek için dini hassasiyetler, ahlaki söylemler ve manevi kimlik birer referans noktası (sembolik sermaye) olarak kullanılır. Kişiler sisteme dindar ve ahlaki iddialarla, temiz bir görünümle giriş yapmaktadır.

• Fakat denetimin, şeffaflığın ve hukuki hesap verebilirliğin olmadığı, her şeyin parti aidiyetine bağlandığı bu "parti-devlet" bürokrasisinde muazzam maddi güç ve servet akışı bu kişileri zamanla dönüştürmektedir.

• İlk modelde hızlı sermaye birikimi için başlangıçta bilinçli olarak din ve ahlak bağları terk edilirken, bu modelde denetimsiz zenginleşmenin ve dünyevileşmenin (sekülerleşmenin) cazibesine kapıldıkça savundukları o asli inançtan ve değerlerinden (kul hakkı, dürüstlük, adalet, şeffaflık, haram-helal) süreç içerisinde ve sonuç olarak çok net bir şekilde kopulmaktadır. Sonuç toplumsal çürümedir.


Savunma mekanizması: "Müslümanların güçlenmesi lazım" söylemi

Bu yapısal kopuş ve kamu kaynaklarının pay edilmesi süreci, aktörleri tarafından kurumsal bir ahlaki savunma mekanizmasıyla rasyonalize edilmektedir. Kamusal kaynakların ve ihalelerin parti elitlerine aktarılması, şu sosyolojik gerekçelerin arkasına saklanarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır:

• "80 yıldır bu ülkenin kamu kaynakları başkalarına, dindar olmayan zümrelere aktarıldı. Şimdi bu tarihsel dengesizliği düzeltmek gerekir."

• "Müslümanların bu sistemde kalıcı olabilmesi için ekonomik olarak güçlenmesi, kaynaklardan öncelikli yararlanması şarttır."

• "Müslümanlar ne kadar zengin ve siyasal olarak ne kadar güçlü olursa, İslam da ülkede o kadar güçlü olur."

Bu yaklaşımlar, devleti bir "kaynak dağıtım alanı", partiyi ise bu imtiyazları paylaştıran bir mekanizma olarak kodlamaktadır. Oysa bu savunma hattı, İslam'ın temel varoluş felsefesiyle ve ahlakla kökten bir çelişki barındırır. Çünkü İslam, gücünü paradan, maddiyattan, lüksten veya geçici siyasal iktidarlardan almaz. İslam, asıl gücünü yüksek ahlaktan, dürüstlükten, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hûd, 112) ilkesine ve Allah'ın adalet emirlerine kayıtsız şartsız uyan bir toplumsal vicdandan alır. Maddi güç uğruna ahlak feda edildiğinde, güçlenen şey inanç değil, sadece o inancın adını kullanan çıkar çevreleri olmaktadır.


Net durum tespiti: İki farklı başlangıç, aynı ahlaki çöküş

Sosyolojik açıdan zihinlere çakılması gereken asıl gerçek şudur: Yol haritaları zıt görünse de her iki zihniyet de dinden ve ahlaktan çok net bir kopuş noktasında birleşmiştir. Denetlenmeyen, şeffaflıktan uzak ve liyakat yerine sadakate dayalı "parti-devlet" yapılanmaları, ideolojisi ne olursa olsun insanı ve yapıları yozlaştırmakta, toplumu çürütmektedir.
 

 

Her iki modelde de "parti", kamusal kaynakları kendi elitlerine aktaran, kamu imkânlarını adeta kendi çıkar çevreleri adına bölüşen muazzam bir araç işlevi görür. Kamu kaynaklarının denetimsizce dağıtıldığı bir sistemde ideolojilerin, takılan rozetlerin veya kurulan cümlelerin hiçbir hükmü kalmaz. İster seküler bir pragmatizmle yola çıkılsın ister dini bir iddia ile koltuğa oturulsun, hukukun, kamusal denetimin ve şeffaflığın olmadığı yerde güç, insanı en nihayetinde dinden, imandan ve evrensel ahlaktan çok net bir şekilde koparır, toplumu çürütür.

Aslında bu tabloyla günümüzün İslamcıları kendilerini vurmuş durumdadırlar ve işin en büyük tarihsel ironisi de tam olarak buradadır: Geçmişte muhafazakâr/İslami kesim, ilk dönemdeki o seküler pragmatizmi ve "sermaye birikimi için dinden kopmak gerekir" anlayışını haklı olarak en sert şekilde eleştirmiş, "ahlakı ve dini dışlayarak haksız zenginlik üretiyor" diye o merkeziyetçi yapıları mahkûm etmişti. Ancak bugün bizzat kendileri güç ve devlet kaynaklarıyla karşılaştıklarında, paranın ve kontrolsüz gücün cazibesine kapılarak eleştirdikleri o yozlaştırıcı çarkın bizzat birer parçası ve kurbanı hâline gelmişlerdir. Kuralların, hukukun, denetimin ve şeffaflığın olmadığı yerde taşınan rozetin veya edilen duaların gücün yozlaştırıcı etkisini engellemeye yetmediği, acı bir sosyolojik vakıa olarak ortadadır.

Bu ahlaki aşınmayı durdurmak ve içinden geçilen bu tarihsel ironiyi kırmak için 2026 Türkiyesinin önüne sarsılmaz bir varoluş denklemi koymak zorundayız.


Eleştirinin sınırı

Bu tespitler, "dindar ve muhafazakâr" sosyolojinin tamamının yozlaştığı anlamına gelmez. Kamu kaynağından doğrudan yararlanan, ihalelere, kadrolara ve beytülmale erişimi olan dar bir elit ile sıradan seçmen, samimi inanan ve güçten uzak duran geniş kitle aynı kefede değildir. Pek çok insan bu yapı içinde de dürüst kalmaya, kul hakkına dikkat etmeye ve inancını maddi çıkara feda etmemeye çalışmaktadır.

Asıl sorun, denetimsiz güç ve kamu kaynaklarına erişim imkânı elde edenlerin bir kısmında ortaya çıkan yapısal dönüşümdür. Parti aidiyeti üzerinden beytülmale ulaşabilen bazıları, zamanla "Müslümanların güçlenmesi" söylemini bir meşruiyet kalkanına çevirerek ahlaki sınırları aşabilmektedir. Eleştiri, bu imkânı kullanan ve kullandıran kesime yöneliktir; inancını ve ahlakını korumaya çalışan geniş tabana değil. Gücün yozlaştırıcı etkisi, herkesi aynı hızda ve aynı şekilde bozmaz; en çok, kamu malına en yakın duranları bozar.

Bir kısım Müslümanlardaki çürümeyi tüm Müslümanlara ve hele İslam'a mal etmek insafsızlıktır, vicdansızlıktır. İslam Allah'ın dinidir, kimsenin tapulu malı değildir. Devletler, yönetimler, toplumlar değişir, din ise bakidir.

Diğer yandan ülkemizde farklı ideolojilere taraftar olanlar da benzer hastalıklardan kendilerini kurtaramamışlardır. Bu problemi İslamcı mahalleye has saymak doğru değildir.


Sınırları net çizmek: Asil taban ile imtiyazlı elitlerin ayrışması

Yapısal yozlaşmayı ve beytülmal sarmalını eleştirirken hataya düşmemek adına temel bir sosyolojik hakikatin altını kalın harflerle çizmek mecburidir: Özveriyle çalışan, inancını siyasi ikbale basamak yapmayan, sandıkta ve meydanlarda inandığı davanın yükünü omuzlayan milyonlarca samimi seçmen ile ele geçirilen gücü bir rant kapısına, konfor alanına ve zenginleşme aracına çeviren dar bir imtiyazlı elit asla aynı kefeye konulamaz. Bugün asıl eleştirilmesi ve mahkûm edilmesi gereken, o samimi kitlenin emeğini ve inancını kendi şahsi ikballerine kalkan yapan "konjonktürel kadrolardır". Dolayısıyla bu yazı, tabanı ve inancın kendisini değil, gücün etrafını sarmış olan o dünyevileşmiş rant lobilerini hedef alır; çünkü aslolan, gövdeye saplanan parazitleri açıkça teşhis edip ayıklamaktır


Büyük denklem: Beytülmalin korunması, din ve ahlakın korunmasıdır

Türkiye'de toplumsal vicdanı yeniden inşa etmenin ilk şartı, kamusal varlıklar ile inanç dünyası arasındaki doğrudan bağı en katı şekilde zihinlere kazımaktır:

• Din ve ahlakın korunması, beytülmalin (kamu malının) korunması ile eş anlamlıdır. Bir toplumda inancın ve ahlakın ayakta kalıp kalmadığının yegâne ölçüsü, ibadetlerin sıklığı veya şekli semboller değil; yetimin, fakirin ve kamunun hakkı olan beytülmale gösterilen hürmettir. Beytülmalin haksız kazanç kapısı hâline getirildiği, ihalelerin kayırıldığı bir yerde dinin özü korunamaz; geriye sadece içi boşaltılmış bir kabuk kalır.

• Beytülmalin korunması da din ve ahlakın korunmasıdır. Devletin kasasını, bütçesini ve vatandaşın vergisini korumak; adaleti, dürüstlüğü ve toplumsal ahlakı muhafaza etmenin ta kendisidir. Kamu malına el uzatılmasının engellendiği bir sistem, ahlaki bir toplumun en güçlü kalkanıdır.

• İslam'da beytülmal, şahsi mülk veya parti malı değildir; emanettir. Emanete ihanet, hangi mahalleden gelirse gelsin imanın ve ahlakın doğrudan zedelenmesidir.


Parti-devletinden çıkış ve çözüm yolları

Siyasi partilerin, belirli çıkar çevrelerinin, dar kadroların ve rantiye gruplarının elinde kamusal kaynakları usulsüzce paylaşmaya yarayan birer araç olmaktan kurtarılması; aksine yalnızca millete hizmet eden en güçlü enstrüman hâline getirilmesi bir zorunluluktur. Parti-devleti sarmalından çıkış, kurumsal temizlik ve kamu maliyesinin küresel güvenilirliğini yeniden kazanması için atılması gereken radikal adımlar şunlardır:


1. Tam şeffaflık, mutlak kurumsal denetim ve uluslararası standartlar

• Sayıştay yetkilerinin iadesi: Tüm kamu kurumları, belediyeler, vakıflar ve kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) istisnasız ve sansürsüz şekilde Sayıştay denetimine açılmalıdır. Raporlar kamuoyuyla doğrudan paylaşılmalıdır.

• Şeffaf ihale kanunu: Uluslararası standartlara uygun, istisnalara yer bırakmayan, dijital ortamda herkesin izleyebileceği bir Kamu İhale Kanunu hayata geçirilmelidir. "Adrese teslim" ihale dönemine yapısal olarak son verilmelidir.

• GRECO (Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu) standartları: Türkiye, GRECO'nun milletvekilleri, hâkimler ve savcılar arasında yolsuzluğun önlenmesine yönelik tavsiye kararlarını eksiksiz uygulamalıdır. Siyasi ve hukuki etik standartları bu küresel normlara göre güncellenmelidir.

• FATF (Mali Eylem Görev Gücü) kriterlerine tam uyum: Kamu kaynaklarının ve finansal sistemin şeffaflığını garanti altına almak, kara para ve kayıt dışı sermaye akışlarını engellemek adına FATF'ın tüm teknik ve stratejik kriterleri harfiyen yerine getirilmelidir. Denetim mekanizmaları, uluslararası finansal güvenilirlik zeminine oturtulmalıdır.


2. Siyasi Partiler Kanunu'nun demokratikleştirilmesi

• Lider sultasına son: Partilerin çıkar çevrelerinin elinde birer kapalı kutu olmasını engellemek için milletvekili ve yönetici adaylarının liderler yerine taban tarafından "ön seçimle" belirlenmesi yasal zorunluluk olmalıdır.

• Siyasetin finansmanının şeffaflaşması: Partilere ve adaylara yapılan tüm bağışlar, harcamalar ve bütçeler kuruşu kuruşuna halkın denetimine açık olmalıdır. Siyaset, hızlı zenginleşme kapısı olmaktan çıkarılmalıdır.


3. Siyasi etik yasası ve servet beyanı

• Geriye dönük takip: Siyasete girenlerin, belediye başkanlarının ve üst düzey bürokratların kendileri ve birinci derece yakınları için birinci günden itibaren düzenli ve kamuya açık servet beyanında bulunması zorunlu kılınmalıdır. Açıklanamayan servet artışları doğrudan beytülmale iade edilmelidir.

• Nüfuz ticaretinin engellenmesi: Siyasi makam sahiplerinin ticari faaliyetleri, şirket ortaklıkları ve akraba kayırmacılığı (nepotizm) ağır cezai yaptırımlara bağlanmalıdır.


4. Bürokrasi ile siyasetin ayrılması (liyakat sistemi)

• Sadakat değil, ehliyet: Devlet memurluğu ve bürokratik kadrolar bir partinin arka bahçesi olmaktan çıkarılmalıdır. Sözlü mülakat şaibeleri tamamen kaldırılmalı, objektif liyakat kriterleri (KPSS ve şeffaf ölçümler) esas alınmalıdır. Devlet, partinin mülkü değil, milletin hizmetkârıdır.


5. Güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı

• Hesap verebilirlik: En yukarıdaki yöneticiden en alt memura kadar herkesin yargı önünde hesap verebilir olduğu, hiçbir siyasi koruma zırhının beytülmali istismar edenleri kurtaramadığı bağımsız bir hukuki düzen kurulmalıdır. Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yürütmenin güdümünden tamamen çıkarılmalıdır.


Kök neden çözümü: "Emanet bilinci" ile şahsiyet inşası

Bütün bu kurumsal ve yasal reformlar birer sonuç tedbiridir; ancak asıl mesele, bu çarkı sürekli yeniden üreten insan modelini değiştirmektir. Bugün yaşanan ahlaki erozyonun kökeninde, eğitim sistemimizin ve toplumsal idrakimizin "başarıyı" ve "gücü" her ne pahasına olursa olsun elde edilmesi gereken birer put hâline getirmesi yatar. Geleceğin Türkiyesini kurtarmanın yolu, ilkokul çağlarından itibaren çocuklara ve gençlere unvanların, makamların ve paraların birer amaç değil, yalnızca birer geçici "emanet" olduğunu öğreten köklü bir eğitim vizyonundan geçer. Kul hakkının teorik bir vaaz değil, pratik bir yaşam kuralı olduğu, liyakatin baş üstünde tutulduğu bir "şahsiyet inşası" gerçekleştirilmediği takdirde yarın başka rozetler ve başka sloganlar altında aynı yozlaşma döngüsünün tekrarlanması kaçınılmazdır.


Sivil vicdan ve ahlaki denetim: Gözetleyen toplumun inşası

Teknik ve idari denetim mekanizmaları (Sayıştay, GRECO, FATF vb.) ne kadar kusursuz kurgulanırsa kurgulansın, yasaların arkasından dolaşmayı marifet sayan zihniyet karşısında tek başına yetersiz kalabilir. Kanunlar ancak onları uygulayacak ve denetleyecek erdemli bir toplumsal irade var olduğu sürece anlamlıdır. Bu yüzden Türkiye'de toplumsal vicdanı yeniden ayağa kaldırmanın bir diğer şartı, devlet dışı bir "sivil hakikat ve ahlaki denetim" mekanizmasının kurulmasıdır. Basın, sivil toplum kuruluşları, kanaat önderleri ve akademik çevreler; gücün ve servetin şımarttığı elitleri izleyen, israfa, şatafata ve haksız zenginleşmeye karşı ses çıkaran bir "kamusal vicdan kalkanı" oluşturmalıdır. Suskunluk spiralinin kırıldığı, "benim mahallemin hırsızı/suçlusu" ayrımının bittiği ortak bir ahlaki reaksiyon gösterilmediği sürece hiçbir sistem çürümeyi tamamen engelleyemez.


Son söz

2026 Türkiyesinin kurtuluşu; partilerin kendi zenginlerini yarattığı, inancı ve ahlakı ise bu zenginleşmeyi örtmek veya bu zenginleşmeye basamak yapmak için kullandığı bu kısır döngüyü kırmaktan geçer. Rozetlerin, ideolojilerin ve manevi söylemlerin arkasına saklanarak kamu kaynağını tüketen zihniyet, hangi mahalleden gelirse gelsin bu ülkenin geleceğini tüketmektedir. Çözüm; din ve ahlakı camilere ve vicdanlara hapseden ya da onu bir imtiyaz kapısı gören yaklaşımlarda değil, beytülmali korumayı en kutsal ibadet ve ahlakın en yalın tecellisi sayan kurumsal, şeffaf ve hukuki bir nizamı inşa etmektedir.

Elbette son çeyrek asırda bu ülkenin katettiği mesafeyi, vesayet odaklarına karşı verilen tarihî mücadeleyi, savunma sanayiindeki devrim niteliğindeki adımları ve milletin iradesine vurulan prangaların sökülüp atılmasını yok saymak haksızlık olur. Ancak asıl mesele, bu kadar büyük bir mücadelenin iktidarın ve paranın getirdiği konfor alanlarıyla gölgelenmesine izin vermemektir.

Buradaki yozlaşma ve kopuş, inanarak yola çıkan iradenin zirvesindeki samimiyetin bir sonucu değil; gücün etrafını kuşatan, davasını değil rantını düşünen konjonktürel kadroların ve dünyevileşme girdabına kapılan çevrenin yarattığı bir hastalıktır. Tarihin her döneminde büyük davalar, dışarıdan gelen saldırılardan ziyade içerideki kadroların "karunlaşma" temayüllerinden yara almıştır.

Unutulmamalıdır ki betondan ve demirden yapılan eserler ne kadar muazzam olursa olsun, onları ayakta tutacak olan şey adalet, şeffaflık ve ahlaki sütunlardır. Beytülmali korumak, yapılan devasa yatırımların ve medeniyet iddialarının en büyük teminatıdır.


Anekdot için kaynakça ve tarihsel referanslar

¹ Karabekir, Kâzım. Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları (YKY). (Paşa'nın 10 Temmuz 1923 tarihli orijinal günlük notları ve Kalem-i Mahsus Defteri kayıtları).

² Mumcu, Uğur. Kâzım Karabekir Anlatıyor, Ankara: um:ag Yayınları, ss. 83-84. İnternet erişimi için: um:ag Vakfı resmî sayfası. Mumcu, Karabekir'in bizzat kendi kalemiyle tuttuğu orijinal ve eski Türkçe defterleri (özellikle Ankara İstasyonu Kalem-i Mahsus Defteri) incelemiş, günümüz Türkçesine çevirmiş ve kamuoyuna ilk kez ulaştırmıştır.

Bu yüzden akademik ve tarihî literatürde bu anekdota atıfta bulunulurken belgenin aslına ilk yer veren kaynak olarak Kâzım Karabekir Anlatıyor eseri gösterilmektedir.

³ Cumhuriyet Gazetesi arşivi, "Kâzım Karabekir Anlatıyor" yazı dizisi, 18 Haziran 1990.

⁴ Malumatfuruş Bağımsız Doğrulama Platformu, tarihsel metin analizleri: "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar iddiası", Malumatfuruş inceleme bağlantısı.

Yöntem beyanı: "Yazının zihni altyapısı, omurgası, ana fikirleri, kurgusu, tahlilleri, süzgeci, stratejik değerlendirmeleri ve tarihî perspektifi tamamen yazarın birikimine dayanmakta olup üslup ve teknik metin düzenlemesinde dijital asistan desteğinden yararlanılmıştır."

Yapay zekâyı korkulacak bir tehdit ya da körü körüne tapılacak bir sihirli değnek olarak görmek yerine, onu klasik medeniyetimizdeki "kâtip veya müsevvit" geleneğinin modern bir uzantısı olarak konumlandırıyorum.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU