1 saat düşünme, 70 yıllık ibadetten daha hayırlıdır. (Hadis)
Gerçekte İslam Peygamberi (s) bu davetiyle, getirdiği dinin yüceliğini ortaya koymuştur.
Zira elçi, böyle bir fikri dillendirmekle, gerçekte düşüncenin önünü açmış ve insana yakışır bir perspektif sunmuştur.
"Bilgi" ile "tefekkür" arasında büyük fark vardır. Evet, herkesin bilgilenmek için çaba harcadığı doğrudur fakat "bilgi" bize ait bir şey değil, tüm insanlığın ortak değeridir.
"Bilgi" aslında aynen bir malı alıp depoda istif etmek gibidir. Yani başkalarına ait olan malumatları kendi zihnimizin bir köşesinde istiflemektir.
Zihinde istiflediğimiz o bilgileri alıp kullanmaya başladığımız anda ise onlar "düşünceye" (tefekküre) dönüşür.
Tefekkür/düşünce ise gerçekte bir "inşa"dır. Dolayısıyla bilgi bir istiftir, o bilginin bize ait olabilmesi için onu bir şeye dönüştürmemiz gerekir.
Başka bir ifadeyle bilgiden bir iş çıkarılmalıdır.
Bu konuyu şöyle bir örneklendirme üzerinden daha güzel izah edebiliriz:
Örneğin ormana gidip tomruk ağaçları kesiyor ve getirip deponuzun bir köşesinde istifliyorsunuz. Kestiğiniz o tomruklardan bir şeyler yapmanız gerekir, zira onları kesip getirmenizdeki gayeniz kapı, pencere, dolap vs. gibi birtakım şeyler yapmaktır.
Bilgi de öyledir. Bizler, elde edeceğimiz bilgilerden bir şeyler üretmek için onların peşince koşarız.
Buna Latincede "potential/potenşıl" ya da "potentia" denir (Türkçesi "potansiyel/kapasite"dir).
Yani düşünce olmadan eylem olmaz. Ben de burada bilgi olmadan tefekkürün olmayacağını söylemek için bu misali verdim.
"Tefekkür" kelimesinin kökü "fikir"dir.
"Fekkere", "yüfekkirü", "tefkiren" ve hüve "mütefekkir".
Etimolojik olarak Arapların "fekkere" sözcüğünü ne için kullandıklarına baktığımızda, onu da "nafeka" gibi kullandıklarını görüyoruz.
Arapçada "nafeka", "yunâfiku" ve hüve "münafık" olarak sarf edilir. "Münafık" kelimesi ise herkes tarafından bilinen bir şeydir.
"Münafık" kelimesinin kökü ve türediği kelime "Nafeka"dır. Bu kelime Arapçada "tünel" anlamına gelir.
Bilindiği üzere tünelin iki ucu vardır. "Münafık" da iki yüze sahip olan demektir.
Bu da aynı noktaya gelir. Yani her "münafık" insanın 2 yüzü vardır.
"Fekkere" fiilini de şu benzetme üzerinden izah etmek mümkündür:
Faraza, "kabuğu olan herhangi bir kabuklu yiyeceğin kabuğunu kırmaya 'fekkere' denildiğini" düşünelim.
Cevizin kabuğunu kırmadaki gayen, daha derinde değerli bir şeyin olduğunu bildiğin için onu kırmandır.
Dolayısıyla "tefekkür" etmek, görünürdekiyle ve önüne konulanla yetinmemek ve daha derinde olan bir şeyin peşince gitmeyi arzu etmektir.
O zaman anlıyoruz ki cevizin içerisine gitmek için onun kabuğunu kırmak gerek; o kabuğu kırdıktan sonra da ancak onun içindeki yağı, zarı ve faydalı şeyleri ondan almak mümkün olacaktır. Bu da şu demek oluyor:
Bir şeyin tefekkür edilebilmesi için ilk önce bilgi istiflenmelidir. Yani önce ceviz toplanacaktır, zira tefekkür bilgisiz olmaz. Fakat şayet o bilgi size ait değilse ondan bir şey çıkmaz, yani onunla 'inşa' gerçekleşmez.
"Tefekkür" ile "bilgi" arasındaki farkı şöyle bir formülasyon ile açıklamak mümkündür:
Örneğin yaşamımızda olması gerekenleri ihya, olmaması gerekenleri de imha etmek için tefekkür lazımdır.
"İhya" hem diriltmek hem de diri tutmak anlamlarına gelir. Yani bir şeyin diriliğini muhafaza etmek.
Yaşamda neyi diri tutup neyi imha edeceğimiz hususuna gelince, onu da şöyle bir formülasyon ile izah etmek mümkündür:
Kur'an-ı Kerim ve onu insanlara tebliğ eden Hz. Peygamber (s)'den önce dünya var olduğuna ve orada evlilik, alışveriş, ölü gömme, ticari ilişkiler vs. gibi şeylerin tümü bulunduğuna göre, ister Arapların örf ve âdetleri olsun, ister başka dinler olsun, yeni din geldiğinde ne kendinden önceki geleneklerin tümünü 'imha' etmiştir ne de 'ibka'da bulunmuştur.
"İbka" demek, bir şeyi ebediyeten var kılmak demektir. Yani yeni gelen din, "Bunların hepsi kalsın" da dememiştir, "İmha olsun" da dememiştir.
Bizlerin bu ilişkilerin hangisini tutup hangisini atacağımıza gelince, böyle bir basireti kazanmak müthiş bir şeydir.
Nitekim hadiste "Müminin basiretinden sakınınız" denmiştir. Yani bilgiyi edinip onu tefekkür ile kendimize mal ettikten sonra ondan bir şey inşa edeceğiz.
İnşa edeceğimiz o yeni şey, öncekilerden bir kısmını ihya, bir kısmını ise imha etmeyi gerektirir.
Yani siz, "Yeni bir dünya kuralım" dediğinizde kuracağınız yeni dünyadan eskilere ait bazı şeyleri çıkarıp atmanız gerekir, onun yerine de daha iyisini ikame etmeniz icap eder.
İşte bunun için basiret gerekir.
Şöyle bir dua vardır:
Ey Rabbimiz. Bize değiştirebileceklerimiz için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için sabır, bu ikisi arasındakilerin farkını görecek kadar da bir basiret ihsan eyle.
Bu dua çok müthiştir. Çünkü örneğin değiştirmen gerekenler vardır fakat onu yapacak cesaretin yoktur.
Ya da bir zorlukla karşılaşıyorsun, tak geri dönüyorsun. Çünkü sende onu aşacak bir sabır yoktur.
Bir de neyi değiştireceğiz, neye sabredeceğiz?
Örneğin hayatta neye sabredeceğiz, neye tahammül edeceğiz?
Onları bilmek için de basiret gerekir.
"Tahammül" ile "sabır" farklı şeylerdir.
"Tahammül", bir yüke hamallık yapmaktır.
Örneğin kendisine sürekli şiddet uygulanan bir kadını düşünelim. Şayet bir kadına "Sana yapılan bu işkencelerin karşısında sabret" denilirse o "sabır" kavramını yanlış yerde kullanmış oluruz.
Çünkü onun çektiği o işkence karşısındaki bu durumu "sabır" değil, "tahammül"dür. Zira bütün o şiddeti ve öyle bir adamı onun sırtına bir hamal gibi yüklemiş olursunuz ve ölene kadar ona "Bunları çek" diyorsunuz. Bunu diyene de buna tahammül edene de ve buna "sabrı" tavsiye edene de gülüp geçmek lazım.
Daha açık söylemek gerekirse bu durum bir tür kültüre dönüşmüştür. Yani kadın eşinden şiddet görüyor, sonra da anne ve babasının yanına gidiyor, onlar da ona akıl veriyor ve "Senin yerin kocanın yanıdır" diyorlar.
Oysaki burada karı koca, hukuk, saygı, sevgi vs. diye bir şey yoktur.
Bu kültür, tam da cahiliyet dönemindeki bir müşrik kültürüdür. İşte bu, bir tahammüldür.
Burada bunu tavsiye eden her kimse "sabır"ın anlamını bilmeden ona onu tavsiye etmektedir.
Şayet tünelin ucunda ışık varsa orada "sabır" olur, şayet yoksa ona "tahammül" denir.
Yani bir şeye sabrettiğinizde o sabır şayet sizi bir aydınlığa çıkaracaksa o şeye sabredin derim.
Yoksa tahammül (hamallık) etmiş olur ve bu şirk kültürünü sırtınızda taşımış bulunursunuz.
Daha açık bir ifadeyle ona aracı olursunuz.
Şimdi bunu değiştirebilir miyiz ya da buna karşı çıkabilir miyiz?
İşte burada bunun için bir basiret lazımdır.
Gerçek bir cesaret gösterdiğimizde elbette ki onu değiştirebiliriz.
Araplar, bir kişinin kendisi için yaptığı mücadeleye "cesaret" demiyor. Bu kelimenin kökü "şecaat"tir.
Batı'da buna "şövalyelik", Türklerde "Alperenlik" denir. Bu da şu demektir:
Kişi başkası için bu mücadeleyi yapar, kendisi için değil.
Bunun erdem olması da ondandır.
Şöyle denir:
İnsanın doğasında 3 güç vardır; bunlardan birisi 'gazap' (öfke) gücüdür. 'Öfke' gücü, onun hak ve hukuku koruması içindir. Örneğin 5 kişinin kendilerinden daha zayıf olan birini bir köşeye sıkıştırıp dövdüklerini düşünün. Böyle bir durumda sizin onu öyle bırakıp görmezden gelme ve oradan çekip gitme imkânınız da vardır, onu o 5 kişiyle mücadele edip ellerinden çekip kurtarma imkânınız da mevcuttur. Aslında içinizden bir his size 'Ona müdahale ediniz.' diye bir davette de bulunuyor.
Bu davete "duygu" değil, "his" denir. Bu ikisi arasında büyük bir fark vardır.
Duyguya İngilizcede "emotion", hisse de "feeling" ya da "sense" denir.
"Emotion", "i-mo-şın" diye telaffuz edilir, "sense" ise "sens" diye okunur. Yani duygu anlık olarak hissedilir.
Örneğin aniden korkarsınız, aniden kaygılanırsınız, birdenbire öfkelenirsiniz ve vücudunuzda değişiklik yaratır.
Mesela, bazen aniden korkarız ve tansiyonumuz 15-16-17'ye fırlar. Betimiz ve benzimiz atar. Duygu ve biyolojimizde değişiklikler olur. Fizyolojimiz değişir. Fakat hisler öyle değildir.
Hislerdeki birinci özellik, onlarda bilincin bulunmasıdır.
Yani sen o işe niçin müdahale ettiğini bilirsin. Hak vardır, hukuk vardır, zorbaya engel olmak vardır vs... Bu, duygu değil, "his"tir. Bu hislerin bizim yapımıza konulmasındaki gaye şudur:
Örneğin "gazap hissi", zorbaya "Dur" demek için konulmuştur. Bu bazen tekil zorba olur, bazen devlet gücü şeklindeki zorba olur, bazen bir grup diğerine zorbalık eder.
Şayet bu his insanın içinde yoksa bu zorbalara karşı insanlar ilgisiz kalır.
İşte insanın içerisinde bu hislerin (örneğin gazap hissinin) var olmasının nedeni hakkı korumak içindir. Hakkı korumak için de bu his ortaya çıktığında buna "şecaat" denir. Yani "Alperenlik" yahut şövalyelik ruhu. Çünkü başkaları için kendini riske atıyorsun.
İnsanın içerisindeki ikinci "his", "şehvet" gücüdür.
İnsanlar bu güç ile "aile" kurarlar. Varlığının ve neslinin devamını sağlarlar. Sağlıklı nesiller yetiştirirler vs.
Kısacası içimizdeki "şehvet" gücünün doğru bir şekilde kullanımı "iffeti", "gazap" "şecaati", dengeli kullanıldığı takdirde "akıl" da "hikmeti" doğurur.
Ünlü kelam âlimi Maturidi "hikmeti" şöyle izah eder:
Önümüzde birkaç kelime vardır. Bunlardan birisi 'Tenzil' (yani Kur'an'ın kendisi), ikincisi 'Hikmet'tir. Hikmet yani inanan insanların o tenzilden yorumlayıp süzerek çıkardıkları her şey. Çünkü ayet diyor ki, 'Kime hikmet verilmişse kendisine çok büyük bir iyilik yapılmıştır' (Bakara: 269)."
Maturidi'ye göre "hikmet": "Tenzili (yani Allah'ın indirdiği vahyi) alıp vicdan ve sağduyuyla yoğurmak, oradan elde edilecek ilkeleri (prensipleri) ve yaşama kaynaklık edecek her şeyi alıp hayat tarafına getirmek ve düşünmektir. İşte hikmet budur" der.
Şimdi tekrar geriye dönelim:
Dedik ki şayet bir kelime Arapçaysa mutlaka onun etimolojisine bakmak lazım.
Bakınız, biraz yukarılarda "münafık"taki "nafek" (tünel) kavramını ele aldık.
Yani Kur'an-ı Kerim, farenin zemine açtığı tüneli almış, dinî bir kavramsallaştırmaya uğratmış ve "münafık"ı oradan türetmiştir.
"Tefekkür"de ise önüne konulanla yetinmiyorsun, daha fazlasını istiyorsun, daha derinine inmem lazım diyorsun ve kabuğu kırıyorsun.
İşte bu kırdığın şey yalnızca ceviz kabuğu değildir ve yine önüne konulan her şey ceviz değildir.
Onun için denir ki "tefekkür", "Allah'ın imkânlar alanı olarak insanın önüne koyduğu ne varsa o imkânları sınırına kadar zorlamaktır."
Diğer bir ifadeyle "tefekkür", "Allah'ın bu dünyada insanın önüne koyduğu 'imkânlar' alanının sınırlarını insanların sonuna kadar zorlamasıdır."
Şöyle düşünelim:
2 bin ya da 200 yıl önce insanların bilim, teknoloji, sağlık vs. gibi bütün bu alanlarda katettiği mesafeyi bir düşünelim. Bu ilerlemelerin tümü, imkânları zorlayarak olmuştur.
Yani varlığın doğasında imkânlar vardır ve onu açığa çıkaracak insanlara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu iş bu kadar basittir. Tefekkür işte budur.
Örneğin, cevizin kabuğunu kıracaksın. İlk karşına çıkacak onun içidir. Fakat başka birisi onunla yetinmiyor, yağını çıkarıyor, başka birisi onun zarını çıkarıyor ya da zarı ayıklıyor.
Cevizin içi başka bir işlem için oradan başka bir yere gidiyor. İşte imkânlar bunlardır. Onun için bilgiye "çok değerlidir" diyoruz.
Fakat bu bilgiler bize ait değildir. Bilgi, başkasının ürettiğidir.
O bilgiyi aldıktan sonra "inşa"ya geçiyoruz.
Kur'an'ın insana inşa sürecinde gösterdiği hedef şudur:
Âdem babadan bu tarafa dünyada var olan insanlar, iki eylem içerisinde olmuşlardır. Bir kısmı 'imar' etmeye uğraşmış, diğer bir kısmı da 'imha' etmeye gayret sarf etmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de "imar" kelimesinin karşıtı "ifsat" olarak geçmiştir.
Yine Kur'an'da dünyayı imar edenler ile ifsat eden grupları açık açık görürsünüz.
Yani dünyanın sunduğu imkânları bir kısım insanlar sonuna kadar kullanıp dünyayı ifsat ediyorlar; onların karşısında imar edenler de aynı gücü gösterirse ancak o takdirde ihya etme imkânına sahip olurlar.
Şu anda dünyanın hâline bir bakarsak acaba imar edenler mi daha başarılılar yoksa ifsat edenler mi?
Ünlü Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso), 1750 yılında yayımlanan "Bilimler ve sanatlar üzerine söylev" adlı eserinde şunları söyler:
Bu kadar bilimsel, sanatsal ve kültürel gelişmenin insanı daha insan yapmadığını, tam tersi ellerinin zincirli olduğunu, fakat zincirlerin çiçeklerle örtüldüğü için görülmediğini söyleyebiliriz.
Yani insanın zincirli olduğu için görülmediğini söylüyor.
"Oysa şu anki elimizdeki insan, esir gelişimini tamamlamamıştır" diyor.
Yani şu andaki bu varlık, insan değildir demek istiyor.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de bu kavram şöyle geçer:
İnsanın üzerinden öyle bir zaman geçmiştir ki insan demeye değmezdi. (İnsan: 1)
İşte o "zaman (.)", hâlâ dahi bitmiş değildir. Yani insanın insan olduğu belli değildir.
Zira bir defa insan kökünde "ünsiyet" vardır. Kur'an'da "cin"in karşıtı "ins"tir.
"Ben cini ve insi" (Zâriyât: 56) diyor.
Yani dünyadaki varlıklardan bir kısmı insandır ve "ünsiyet" kazanır, yani insan gibi davranır, insancıl davranışın kodlarını normal hâline getirir, bir toplum kurar, zayıf olanlarını güvenceye alır ve güven duygusunu geliştirir.
İşte bu mükemmel toplumdur. Bir de toplum olmamış, cin gibi insanların oluşturduğu yapı vardır.
İşte bu, toplum değil, bir topluluktur/güruhtur. Toplum ile topluluk arasında hayli fark vardır.
İnsanoğlunun "toplum" olabilmesi için aynı ideallerin etrafında örgütlenmesi gerekir. Yine en büyük temelin "insanlık" olması icap eder.
Öyle bir toplumda hiçbir insan renk, ırk, din ve ideolojisinden dolayı ötekileştirilmemelidir.
Şu anda insanların inşa ettikleri dünya elbette ki öyle bir dünya değildir.
Dünya imar edilmesi gerekirken maalesef ifsat edilmiştir ve bunun nedeni kimilerince hâlâ dahi bilinmiyor.
Bence bunun nedeni "karar"dır. Örneğin bir mahkemeyi düşünelim. Birisi mahkemeye gidiyor. Davalı, davacı hepsi oradadır. Hâkim bütün tarafları dinliyor ve en sonunda şunu söylüyor:
Yaz kızım. Karar: ……
Bu kararı Türk milleti adına yazdırıyor ve yazdırdığı o karar hukukidir. Hukuki kararlarda hükümler belli normlarına göre verilir.
Orada oturan hâkimin cinsiyeti ve ırkı ne olursa olsun fark etmez. İşlenen suçun niteliği dikkate alınır ve ona göre de karar verilir. Böylece verilen o karar, hukuki bir karar olur.
İkinci bir "karar" daha vardır ve o da siyasi kişiliğin aldığı karardır. Hukuki karar ile siyasi kararın niteliği elbette ki aynı değildir.
Alman düşünür Carl Schmitt, monoteizm (tektanrıcılık) hakkında hayli yazmış ve Nazilerin arkasında duran en önemli şahıslardan biriydi. O şöyle der:
Siyasi karar her zaman hukuki karardan öndedir ve önemlidir. Bütün hukuk ve hükümlerde ve yine bütün yasalarda siyasi olan takip edilmelidir.
Peki, bir siyasetçi "siyasi kararı" verirken ahlakı dikkate alır mı?
Carl Schmitt şöyle der:
Siyasetçide ahlak olmaz.
Bu görüşü, "Machiavelli'nin prensibi" isimli eserinden hatırlarsak orada şunu der:
Bir amacınız vardır. O amacı gerçekleştirmek için her şey mübahtır. Amaç, aracı mübah kılar.
Örneğin bir davamız vardır. Ona göre biz bu davayı gerçekleştirmek için her şeyi yapabiliriz. Yani bir insanın başka bir insanı incitmesi mümkün değilken o adama deseniz ki "Kardeşim, davamız için bunun öldürülmesi gerekir."
Bu dava bazen komünizmdir, bazen dindir, bazen başka şeylerdir; bakarsınız ki o adam gitmiş, ötekini öldürmüştür.
Peki, bu öldürme kararı hukuki bir karar mıdır?
Elbette ki değildir. O hâlde bu karar "siyasi bir karardır".
Onun için deniyor ki öyle uluslararası hukuka veya mahkemelerin kararlarına, örneğin Lahey uluslararası mahkemelerinin verdiği kararlara hiçbir şekilde kıymet vermeyin. Çünkü dünya hukuki kararlarla değil, siyasi kararlarla idare ediliyor. Öyle olunca da dünyanın çivisi çıkmış bir hâl alıyor. De facto (görünen) budur. Yani şimdiki içinde bulunduğumuz dünya böyledir.
Peki, bu olup bitenlerde din ve dindarlar neredeler ve ne yapıyorlar?
Din, araç olarak burada kullanılabilir. Biraz önce de yukarıda yazdım.
Bir insanı öldürmek normal şartlarda mümkün olmayabilir. Ama onu "Davan için öldür" dersen o zaman adam hemen harekete geçip onu öldürüyor.
Nitekim şu IŞİD veya DEAŞ denen güruh neler yaptılar neler... Yani insanın havsalasını durduracak şeyler yapıverdiler. Bunları yaparken de Allah rızası için yaptılar. Allah'ı dahi getirip buralarda kullandılar.
Şayet Allah'ın rızası böyle bir iş ise o takdirde bizim Allah tasavvurumuz bitmiş demektir.
Şimdi, yukarıda yazdığım bu bölüm "tefekkür"ün hangi kısmında oldu derseniz elbette ki "eleştirel tefekkür" ya da "eleştirel düşünce" bölümünden oldu derim.
"Eleştirel düşünce" dediğimiz kısım, yani var olanı rahatsız edici yönleriyle görmek ve hiçbir şeyi halının altına süpürmemektir.
Ayrıca bu, bir vazife ve sorumluluktur.
Denir ki "Aklın vazifesi, ne varsa onu olduğu gibi ortaya çıkarmasıdır."
Bu durum şuna benzetiliyor:
Bir sahne düşünün. Fotoğraf makinesiyle orayı çektiğiniz zaman makine orada ne varsa hepsini içine alır. Örneğin o sahnede istemediğiniz kötü bir görüntü varsa onu da kaydeder. Fakat o istemediğiniz görüntüyü o resmin içinde görmemek için işi bir ressama vermek lazımdır. Ressam onu gizler ve sahneyi güzel bir şekilde göstermeye çalışır. Daha doğrusu en estetik olanı size verir, fakat gerçeği göstermez. İşte aklın görevi aynen bu ressam gibi gerçeği gizlemek olmadığı gibi en güzel olanı da size vermek değildir. Onun için akıl, kriz ve kaos zamanlarının en önemli aygıtıdır.
Bakınız, şayet krizi yok sayarsanız o size kaos verir ve yine şayet aklınızı kullanmıyorsanız pislik içinde debelenip durursunuz.
Bunun cezası olarak da Yunus: 100 ayetini çokça kullanıyoruz:
Aklını kullanmayanlar, pislik içerisinde debelenirler.
Çünkü gerçeği bir ressam gibi gizliyoruz.
Aklın görevi bütün çıplaklığıyla nerede ne hata varsa onu ortaya koymaktır.
Peki, bu görevi ne zaman icra eder derseniz?
Biz zaman ve dönemi ikiye ayırırız:
1. Görkem zamanları.
2. Kriz dönemleri.
Bizler her zaman krizde değiliz. Yine her zaman görkemli zamanlarda da değiliz. Sağlık, iş, duygular vs. açısından kimi zamanlarımız çok iyi ve görkemlidir, her şey mükemmel gidiyor.
Bir an sonra bir bakıyorsunuz ki işler sarpa sarmıştır. "Çok enteresan" diyorsun, "İşler örneğin sağlık açısından çok iyiyken bir de bakıyorsunuz ki 1 saat sonra tümüyle kötüye gitmiştir."
Şöyle meşhur bir söz vardır:
Dünyaya sormuşlar ki; 'Hâlin nasıldır?'
Demiş ki; 'Nasıl olayım, gecem de var gündüzüm de var.'
İnsanlar da öyledir; görkemli ve aydınlıklı zamanları da vardır, hüzünlü ve karanlıklı zamanları da.
Hz. Peygamber (s) Efendimize şöyle bir isnatta bulunmuşlardır, demiş ki:
Zaman gelecek, bir kadın başının üzerinde bir tepsi içerisinde taşıdığı altınlarla tek başına Çin'e kadar yürüyecektir. Fakat hiçbir zarar görmeyecektir.
İşte bu sözden "güven" ortaya çıkıyor. "Ne altınlar ne de kadın herhangi bir zarar görmeyecektir."
İşte buna "görkem zamanı" derler. Nitekim bu durumu yaşayan topluluklar vardır.
Akşam olunca kimse evinin ya da iş yerinin kapısını kapamıyor. Yalnızca iş yerinin üzerine bir perde asıyor, o kadar.
Çünkü o toplulukta herkes toktur ve kimsenin hırsızlık kanalıyla varlık elde etmesi söz konusu değildir.
Ben şahsen bazen bir toplumun güvenilir olup olmadığını o toplumdaki hayvanlara bakarak anlıyorum.
Yani bir toplumda kedi, köpek, güvercin vs. şayet insanlardan kaçmadan etrafta dolaşıyorlarsa o toplum güvenilirdir.
Yani bir bölgede şayet örneğin bir köpeğe "Gel" dediğinizde kuyruğunu kısarak sizden kaçıyorsa biliniz ki o toplum henüz insan olamamıştır.
Dolayısıyla insanın güvenliğinden bahsedilirse önce onun güvenli olup olmadığını etrafındaki hayvanlardan anlamak mümkündür.
Buradan hareketle "eleştirel düşünce"yi şöyle izah etmek mümkündür:
Akıl, kriz zamanlarında sorunları doğru tespit etmek için verilmiş bir yetidir. Bunun kullanılmamasının cezası, pislik içerisinde debelenmektir. Onun için çıkıp da 'Ya bunlar akıl akıl deyip duruyorlar.' diyen adamların bence akla yüklenen bu misyon konusunda hiçbir felsefeleri yoktur.
Şöyle diyorlar:
Yahu adam sürekli akıl diyor. Akıl bizi iyiye götürüyormuş. İşte akıl doğru ile yanlışın arasındaki farkı biliyormuş, vallahi de bilmez, billahi de bilmez.
Fakat bu türden akla muhalif olanlar anlamıyorlar ki ayet bize bir ilke verip bunu şöyle izah ediyor:
İşte biz bu misalleri insanlara veririz, fakat onları ancak âlimler akleder. (Ankebut: 43)
Yani şunu demek istiyor: Biz insanlara bu örnekleri hep veririz. Tarihte şu oldu, bu oldu, hak ve batıl olanlar çıktı, imar edenler de vardı, ifsat edenler de vardı vs..
Bu bilgileri verdikten sonra peşince hemen ilkeyi koyuyor:
Aklını ancak bilgi sahibi olanlar doğru dürüst kullanabilir. (Ankebut: 43)
Biz neden o adama kızıyoruz ki?
Çünkü bilgi sahibi değil ki aklını kullansın...
Yani boş bir kafayla insan aklını nasıl kullanabilsin ki?
Diğer bir ifadeyle:
Bir adamın kafasının çalışıp çalışmaması, onun ilim sahibi olup olmamasıyla ilgilidir. Kısacası, zekâ ile akıl arasındaki fark çok nettir.
Bir adam zeki ise fakat aklı yoksa o adamdan korkmak lazım.
O adam şeytani bir tiptir. Zekidir ama aklı yoktur.
Kelam âlimleri "akıl" denilen bu gücü tartışmışlardır. Kadı Abdülcebbâr şöyle der:
Doğuştan getirilen ve herkeste eşit olan bir akıl yoktur.
Akıl, zaman içinde derlediğiniz bilgilerin sizde yarattığı yetidir.
Kısacası akıl, bir ödüldür. Doğuştan gelen bir şey değildir. Doğuştan gelen zekâdır.
Akıl, birikimle elde edilen şeydir. Onun için akıl ve bilgi arasında Kur'an durmadan irtibat kuruyor:
Aklını ancak bilgi sahibi olanlar doğru dürüst kullanabilir. (Ankebut: 43)
Yani bilginizi yukarı çektiğinizde aklınızı da yukarı çekmiş olursunuz.
Akıl, işlediği zaman vazifesini tam anlamıyla yerine getirir. Çünkü akıl bağ kurar. Çünkü "akıl" kelimesinin kökü bağ kurmaktan gelir.
Onun için Heidegger'in (metafiziksel olarak söylüyorum) "varoluşsal boşluk" dediği bir şey vardır.
Heidegger diyor ki:
Biz bu dünyaya niye geldik? Ben isteyerek gelmedim.
Ya da Allah "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye bizden sorduğunda "Evet. Sen bizim Rabbimizsin" (A'râf: 172) demişiz ama "Ben bir şey hatırlamıyorum" der.
Oysaki bu dünyada 8,5 milyar insan varsa demek ki bu dünyada 8,5 milyar da varlık amacı vardır.
Yani hiç kimsenin sana "Kardeşim, senin bu dünyada şöyle şöyle bir rolün vardır" diye yazıp gönderdiği bir şey yoktur.
İnsan yaşarken kendi anlam ve amacını yaratır: Ben bu dünyada niye varım?
Yani insan olmanın getirdiği şey budur. Kendiniz kendi amacınızı yapıp edeceksiniz.
Bizler melek değiliz. Düşünüp tefekkür edebiliyoruz. Gerçi Maturidi gibi kimi Sünni ve Şii kelam âlimlerince melekler de düşünce yetisine sahipler.
Çünkü onlar da Allah'a itiraz ediyorlar. Oysaki gelenekçi Müslümanlara göre melekler kendilerine ne denilse onu yaparlar.
Fakat bence meleklerin verilen emirleri icra etmeleri, onlarda düşünce yetisinin bulunmadığının kanıtı olamaz.
Ama Sünni-Şii kelam âlimleri meleklerde nefis ve şehvet gibi duyguların bulunmadığı hususunda ittifak içerisindeler.
İnsan hakkında da şunu söylüyorlar:
Bu insanların şayet bir amacı varsa, yani yeryüzünde 8,5 milyar insan varsa o hâlde 8,5 milyar amaç vardır.
Kısacası bu dünyanın bize vadettiği bütün potansiyelleri, bütün imkânları sonuna kadar var edebilmek için çok farklı kollardan çalışmak lazım.
Zira hepimizin ayrı ayrı yeteneği vardır. Hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz.
İşte okullardaki eğitimimiz göz önünde. Bizim hep itiraz edip durduğumuz şey, üniforma (tek tip) giymemizdir.
Yani siyasi kadro bizlere üniforma giydirip "Hepinizi tek tip yapacağım" derler. Keşke hepimize üniforma giydirmekle karakterimizi de açığa çıkarsanız ve tek tip yapsanız.
Oysaki bizler üniforma (tek tip) değil de multiform (çok tipli) varlıklarız. Fakat önemli olan o imkânları sonuna kadar kullanmaktır.
Kısaca özetlersek insanlık hem görkem hem de trajedi zamanlarını yaşıyor.
Trajedi zamanlarında en önemli konumuz, eleştirel aklın kullanılmasıdır.
İkinci şey, "eleştirel düşünce"dir. O da eleştirdiğimiz ne varsa onun yerine daha iyisini koyma iddiasıdır.
Yani evdeki eşyayı beğenmiyorum dediğiniz zaman daha iyisini alacağınız iddiasıyla bunu eleştiriyorsunuz, eş değerini değil. Yani daha iyisini.
Daha iyisi demek şudur:
İnsanlık bir bütün olarak ahlaklı olabilir mi? Elbette ki olur. Peki, ahlaklı olmak için dine ihtiyaç var mıdır? Elbette ki dinsiz adamların da ahlaklı olduklarını görebiliyoruz. Fakat dinin içinden ahlakı çıkardığınız zaman dinde bayağı bir zayıflama olur. Peki, din ahlak vadeder mi? Evet, din daha iyi bir ahlaki standardı vaat ederse ancak değerlidir. Yoksa öbürü zaten vardır. Onun için hadiste 'Ben ahlak mekarimini tamamlamak üzere geldim' diyor. Hadis yalnızca ahlak demiyor. 'Mekarim'den de bahsediyor. 'Mekarim'in kökünde 'kerem' vardır ve bu, Allah'ın isimlerindendir. 'Kerim', karşılıksız cömertlik (vericilik) demektir. En basiti 'karz-ı hasen' (karşılık beklemeden Allah'a verilen borç) (Bakara: 245) olayını düşünelim. (Yani ihtiyacı olan birine borç para verdiğimizi.)
Borç para verdiğin birinin o parayı geri ödemeyeceğini anladıysan ayet diyor ki:
Bunu Allah'a verilmiş borç para olarak gör. Ve onu unut. Yani 'Ben bu borcu Allah'a verdim' de.
Oysaki insanların sistemi "tefecilik" yahut da "bankanın temerrüt faizi" dediği şey ile işler. Yani borçlu borcunu ödeyemediği takdirde tefeciliğin yasal formu devreye giriyor. Yüzde 2 faiz yerine yüzde 5 faiz işlemeye başlıyor. Açıkçası düşene daha da vuruyoruz.
Peki, hani ticaretin ahlakı vardı?
Acaba burada ticaret ahlakı diye bir şey görülüyor mu?
Görülüyorsa hani nerede?
Dolayısıyla Kur'an'ın derdi bildik ahlak değildir, Kur'an'ın daha üst standartta bir ahlak derdi vardır.
Dolayısıyla dinin getirdiği bu sistemi hiçbir yerde görmek mümkün değildir.
Din, Allah ve peygambere hakaret edilen yerden kalkın gidin diyor.
Oraya "yok sayın" cezasını veriyor. Şu "yok saymanın" altını bir kez daha kalın çizgiyle çiziyorum.
Bu çok korkunç bir şeydir, fakat bunu anlamış değiliz.
Kur'an'da "Muhallefun" (geride bırakılanlar) diye bir kavram vardır. Bu kavram Tevbe suresi: 81'de geçiyor.
Hz. Peygamber (s) ile savaşa çıkmayan sahabeden bir kısmı mazeret uydurarak savaşa çıkmıyorlar.
Hz. Peygamber (s) de bunlara gelmeme izni veriyor. Kur'an, Hz. Peygamber'e sitem ediyor. "Niçin bunlara izin verdin?" diyor.
Fakat peygamber ne bilsin? Onların mazeretlerini gerçek zannediyor. Savaştan sonra "muhallefun" (geride bırakılanlar) (burada muhallef, arkadan gelenler demektir. Fakat ayette geride bırakılanlar anlamını ifade ediyor.) için Hz. Peygamber (s) onlara (sayma cezası) gibi bir ceza veriyor.
Ayet diyor ki bu ceza sonucu "onlara dünya dar geldi". Yani kimse onlara selam vermiyor, oturup kalkmıyor, hiçbir şekilde onlara dokunulmuyor, kimse onların ne seslerini duyuyor ne de onları gözleriyle görüyor.
Bu cezanın aynısı Tâhâ suresi: 97'de vardır. Hz. Musa (as)'ın Samiri'ye verdiği ceza da budur. Samiri namındaki bu adam, buzağıya tapma olayıyla insanları ayartan adamdır. Hz. Musa (as) diyor ki Samiri'ye verdiğimiz ceza şudur:
Bundan sonra hiçbir şekilde sana dokunulmayacak.
Yani sana bu cezayı veriyorum, kimse sana selam vermeyecek ve sen adam yerine konulmayacaksın.
Batı teolojisinde Alman teolog ve filozof Friedrich Schleiermacher, "Din üzerine konuşmalar" isimli eserinde din ve insanın 3 temel yönünden söz eder.
1. Bilme ve düşünme. Yani insanın dünyayı kavraması; bilimsel ve dinî tecrübesi.
Bununla ilgili der ki din bize bu bilimsel meseleleri vermese bile biz bilgiyi öyle böyle alıyoruz. Yani biz dış dünyanın bilgisini elde ediyoruz. Zira herkeste akıl ve tarih bilgisi vardır, dolayısıyla din birinci derecede bize bilgi vermek için vardır diyemem. Yani biz bilgiyi dinden almıyoruz, bilgiyi herkes her yerden alabilir.
2. Hissetme (feeling). İnsanın iç dünyası, duyguları ve dinî tecrübesi.
Schleiermacher diyor ki din tek bir şey için vardır. Hiçbir dinsizin, ateistin, agnostiğin, dine ve Allah'a kayıtsız olan insanın elde edemeyeceği bir şey vardır ve din onun için gelmiştir. O da "duygu"dur. Bizim literatürde de bunun karşılığı "itminan/huzur"dur. Ayette "Allah'ın olduğu yerde tatmin (huzur) vardır" (Ra'd: 28) der. Onun dışında yoktur.
Ben de onun bu sözüne katılıyorum. Bu, çok esaslı bir şeydir.
3. Eylem ve davranış (action/activity). İnsanın pratik yaşamı ve ahlaki davranışları.
Norveçli "Peter Wessel Zapffe" diye bir filozof vardır. Bu zat 1899-1990 yılları arasında yaşamıştır.
Bunun 1933 yılında yayımlanan "Son Mesih" diye küçücük bir eseri söz konusudur.
Bu zat çok iyi bir yazardır. Eseri küçük ama etkisi büyüktür. O zat şöyle der:
Bir adam için silahınızı çıkardığınızda, onu iki uçlu ve keskin ucunu aynı zamanda elinizde kavradığınızı düşünün. Vurabiliyorsanız öyle vurun. Şayet insansanız bunu yapamazsınız.
Bu zat bir tespitte de bulunuyor ve şöyle diyor:
İnsan, donanım açısından bilinçli bir varlıktır.
Yani bizlere şunu demek istiyor: Bir kedi, köpek ve atta bilinç diye bir şey yoktur. Yani hiçbir atın kafasını gökyüzüne çevirip de "Ne olacak şu dünyanın hâli?" ya da "Ya Rabbi. Bu evreni ne kadar da güzel yaratmışsın" diye düşündüğünü gören yoktur.
Açıkçası kafasını gökyüzüne diken bir hayvanı gören olmamıştır. Bir tek bilinçli olan ve farkındalığı bulunan insandır. İnsan, aşırı donanımlı bir varlıktır.
Peki, insanın bu kadar donanımlı oluşu bir lütuf mudur yoksa lanet midir?
Peter Zapffe diyor ki:
Ölümlü olduğunu ve geçen her dakikanın onu ölüme yaklaştırdığını bilen tek bir varlık vardır. Bunun neresi lütuftur? Bu bir lanettir. Yine insan kedi ve köpekten daha kötü bir durumdadır. Öteki hayvanlar ölecekleri zamana kadar bunu bilmiyorlar. Bununla baş edecek mekanizmayı geliştirene kadar bu lanettir, geliştirdiğinde bu lütuftur. İşte lütuf dönemi o zamandır. Yani ölümden sonra daha iyi bir yaşam vadeden varlık varsa o lütuftur, yoksa lanettir.
Adam şunu diyor:
İnsanların yaptığı felsefe, geliştirdikleri bütün teknoloji, sanat vs., tümüyle savunma mekanizmaları ve kaçış yollarıdır. İnsan, ölümlülük duygusundan kaçmak için felsefe yapar.
Seneca isminde bir filozof vardır. Bu filozof, İmparator Nero'nun hocasıydı. (Roma'nın filozofları bayağı azdır. Onlardan biri de İmparator Marcus Aurelius'tur. Bunun "Meditationes" (Kendime düşünceler) isimli bir de kitabı vardır. Adam hem savaşmış hem de boş vakitlerinde oturmuş bu kitabı yazmıştır.)
Seneca'nın "İnayetler" hususunda bir kitabı vardır. Bu kitabı okuyanlar, başına ne iş gelirse gelsin aynen birkaç tane yatıştırıcı almış gibi oluyor. O kitabında şöyle der:
Felsefe, ölüm duygusunun getirdiği o lanetten kaçıştan başka bir şey değildir. Bu mekanizmaların hepsi de kaçış mekanizmasıdır.
İşte Schleiermacher'in söylediği burada da gerçekleşir. O diyor ki "itminan", "tatmin/huzur".
Bu ifade ayetlerde fazlasıyla geçer. Yani bazı ayetleri okuduğunuzda biraz durup düşünmemiz gerek. Örneğin kimi ayetler insanlardan bahseder.
Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular. (Tevbe: 100)
Allah'ın insanlardan razı olmasını anladık da Kur'an "Onlar da Allah'tan razı oldu" diyor.
Peki, bu ayeti nasıl yorumlamak lazım?
Aslında bunu yorumlamaya gerek yoktur. Çünkü başımıza gelen herhangi bir kötülük ya da yaşadığımız hayatta içinden çıkamadıklarımız karşısında "Ya Rab. Bu nasıl bir hayat. Ya da niçin böyle yarattın?" dediğiniz anda burada bir sıkıntı vardır ve denklemi iyi kuramamışız demektir.
"Denklem" dediğimiz şey şudur:
Hayatı bizler tek başımıza yaşamıyoruz. Orada ben varım ve benim dışımdaki varlıklar da vardır, ayrıca onların başında Allah da vardır. Kime hangi rolü, hangi ağırlığı vermiş ise bunların tümü de denklemde yer almalılar.
Elbette ki denklemde her şey birbirine eşit değildir. Benim yerim neresidir? Ona bakmam lazım.
Ben şöyle derim:
Allah'ın iradesiyle insanın iradesinin örtüştüğü yerde Allah insandan, insan da Allah'tan razıdır. Öyle bir şeyi Allah'tan isteyeceksin ki senin istediğini Allah da istiyor olacaktır. Allah da senden öyle bir şey isteyecek ki onun istediğini sen de istiyor olacaksın. Yani irade örtüştüğü zaman sen ondan, o da senden razıdır demektir. Onun için neler istediğimize çok dikkat etmeliyiz.
Bunu şöyle bir örnek üzerinden anlatabiliriz:
Adam faraza camide dua ediyor. Allah'tan yüklü miktarda para istiyor. Birisi onun yanına gelip oturuyor ve ellerini semaya açıyor, o da Allah'tan küçük bir miktar para istiyor. Örneğin önceki 10 milyon dolar para isterken bu adam 5 bin dolar istiyor. 10 milyon doları isteyen bu adama, 5 bin doları isteyene diyor ki 'Al sana şu 5 bin doları ve aradan çekil git, bana engel teşkil etme.'
Ben de diyorum ki insanlardan isteyeceğiniz şeyleri Allah'tan istemeyin.
Kimden neyi isteyeceğinizin irade edilmesini dikkate alın.
Yani mesela adam diyor ki "Benim duam kabul olmuyor."
Peki, istediğin şey nedir?
Elbette ki çok büyük şeyler istemeyeceksin.
Dedik ki 3 düşünce türü vardır:
1. Yaratıcı düşünce,
2. Eleştirel düşünce
3. Estetik düşünce
Estetik düşünce şudur:
Hayatımızdaki bize vadedilenlerin gerçekleşmemesi mutlaka bizde birtakım hayal kırıklıklarına vesile olur. O hayal kırıklığını onaran düşünceye de 'estetik/onarıcı düşünce' denir.
Örneğin, hayatın size getirdiği yaşamdan razı olmayabilirsiniz. Psikoloğa gittiğinizde içinde bulunduğunuz yaşamdan razı olmanız için şartları kabullenmeye mecbur bırakma gibi birtakım şeyleri size kabul ettirir.
Bu da bir anlamda rızaya doğru gider. Yani rızayı getirir. Çünkü kırılmış ve incinmiş bir insanı veya bir düşünceyi rehabilite etmesi gerekir.
Daha açıkçası onarım için lazım olan şey, geçmişin yükünden kurtulmaktır. Aldığın bir travmayı sürekli bir şekilde şayet ısıtıp ısıtıp önüne getirirsen bu, onun sürekli yenilenmesi demektir. İşte buna "hüzün" denir.
Kur'an, Fussilet: 30'da der ki:
Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip dosdoğru gidenlere… korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Yani demek istiyor ki "İnanan insanların yaşamında 'hüzne (üzüntüye)' yer yoktur."
Hüznü şöyle bir örneklendirme üzerinden açıklamak mümkündür:
Mutlaka görmüşsünüzdür. Kimi yerler vardır ki yağmur yağdıktan sonra güneş vurunca oradaki toprak sertleşir ve onda çatlaklıklar oluşur. Artık orada yağmur yoktur, yalnızca çatlayan toprak vardır. O da kıraçlaşmıştır. O kıraç yerde ne bir şey biter ne de herhangi bir ekine kaynaklık eder. İşte o toprağın adı 'hüzün'dür.
Bu da şu demektir:
Eğer geçimin dertleri sürekli omuzlarında ve heybende ise o toprak misali verimsiz ve çorak birine dönüşebilirsin. Onun için 'İnanan insanların yaşamında hüzne yer yoktur.' denilmiştir.
Rehabilitasyonun birnci aşaması, sende olmaması gerekenleri olacakları yere göndermendir.
Birisinden nefret mi ediyorsun, sana bir kötülük mü yapmış, ona dair nefret taşımana gerek yoktur; öyle bir düşünceyi gitmesi gereken yere, yani çöplüğe göndermendir. Zira senin ona yapacağın kötülüğün yeri güzel beynin değildir.
Bunun en güzel örneği şudur:
Hz. Musa (as) adam öldürdü. Katil oldu. Yaş olarak da 19 yaşlarındaydı. Peygamber olmadan bunu yapmıştı. Sonradan da o katile (Musa'ya) peygamberlik verildi. Çünkü genelde insan hayatının değerini en iyi bilen, eğer öldürdükten sonra o iş onda vicdan yapıyorsa tabii ki katillerdir. Öyle birisi hepimizden daha fazla insan hayatının kıymetini bilir. Böyleleri yok değildir elbette.
Hz. Musa (as) bir adam öldürdü, fakat ondan sonra öldürülmeyi bekleyen binlerce insanı ölümden kurtardı.
Kızıldeniz olayı ondan sonra başladı tabii ki.
Bakınız, şayet yaşadığınız bir travmanın karşıtını yaratırsanız ve insan olduğunuzu başta Allah olmak üzere herkese ispatlarsanız hayatın değeri o zaman ortaya çıkmış olur.
Diyelim ki küçükken hırsızlık yaptınız. Şayet nereden düştüyseniz diğerlerinin de oradan düşmemesi için bir mekanizma yapabilirsiniz; işte o takdirde tövbe etmiş ve insan olmuş olursunuz.
Hasılı, bir trajediyi bir görkeme dönüştürmek lazım. Haliyle de bunu insanın kendisi yapar.
Kısacası estetik düşünce, rehabilitasyon (onarım)dır. Böylece bu düşünce geliştiği takdirde hapishanelerdeki mahkûmlar, hastanelerdeki hastalar ve iflas etmiş iş insanları vs. rehabilite olabilirler.
Yani rehabilitasyon (onarım), hayatın anahtar kelimelerinden biridir ve bu, bütün ilişkilerimizde yapmamız gereken bir yapıdır. Açıkçası bu işten herkes kârlı çıkar.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
