Dünya COP31 için bavul toplamışken 13 Kasım'da yüz binlerce kişinin gelmesi beklenen COP31 sırasında kıyametin kopacağını söylesem. 1960'ta bir grup bilim insanı, insan nüfusu geçmişteki büyüme eğilimini aynı biçimde sürdürürse 13 Kasım 2026'da insanlığı yok olmanın eşiğine getireceğini öngörerek matematiksel bir tahmin yayımlayıp uzun yıllar boyunca bu teze inanılmasını sağlamıştı. Elbette makale, gerçek anlamda bir kıyamet tarihi değil, geçmişteki bir büyüme eğiliminin geleceğe sonsuza kadar taşınamayacağını gösteren varsayımı ortaya koydu. Devam eden yıllarda doğum oranları düştü, nüfus artışı yavaşladı, korkunç tez çürütüldü. Bu makale, bilim dünyasında insan davranışları değiştiğinde ikna edici bilimsel modellerin bile nasıl başarısız olabileceğini ortaya koydu.
Sibernetik profesörü Heinz von Foerster'in öğrencilerinden Patricia Mora ve Lawrence Amiot'un yazdığı makaleye göre "insan nüfusu sürekli artan bir oranda büyüyecek ve kendini yok edecekti." Dünyanın en saygın bilimsel dergilerinden Science'ta "Kıyamet Günü" başlığıyla yayımlanan makale, 1993'te nüfusun küresel nüfus tahminlerinin gerisinde kalmaya başladığı güne kadar yüzlerce defa alıntılandı.
Araştırma ve matematiksel hesaplar doğru olsa da paranın saadet getirmeyeceğini anlayan insanlığın daha fazla doğum yapıp çoğalmak yerine daha çok keyif yapmaya yönelmesiyle nüfusun patlama tezi geçersiz kılındı. Dünya nüfusunun yıllık büyüme hızı 1963 civarında yaklaşık yüzde 2,3 ile zirveye ulaştı ve sonraki on yıllarda geriledi.
Küresel doğurganlık oranı da 1960'ların ortalarından bu yana önemli ölçüde düştü. Bu anlamda insan davranışları, geleceği tahmin eden modeller için bir ayrıntı değil, geleceği bizzat değiştiren temel değişkenlerden biri olarak hâlâ uygarlığa yön veriyor. Türkiye için ekonomik koşullar ve gelecek endişesi, çoğalamamızın önündeki temel engeller olarak hâlâ güncel.
COP31 kıyameti erteleyebilir mi?
Dünyanın en önemli iklim konferansları serisi olan COP31'in en temel argüman ve çözüm önerileri de söz konusu makaleyle benzerlikler taşıyor. Kaynakların kıtlığı, isteklerin sorunlu ve sınırsız olması... İsteklerimiz nedeniyle yarattığımız uygarlığın dünyanın varoluş matematiğine zarar vermesi gibi onlarca sorunun her biri kıyamet emaresi. Aslına bakarsanız COP31, hatta Paris Anlaşması gibi önemli anlaşmalar sera gazı emisyonlarını düşürmeyi, iklim değişikliğinin etkilerini sınırlamayı, toplumların uyum kapasitesini artırmayı, iklim çözümlerinin uygulanmasını, enerji dönüşümünü, gıda güvencesini ve ekonomik dayanıklılığı iyileştirmeyi amaçlıyor. Belki de COP31'in dediklerini yapar, değişirsek kıyameti en azından bir süre erteleyebiliriz.
Dünyanın yaşam destek ünitesi çökmek üzere
COP31 yüz binleri toplayıp çözüm için uğraşsa da raporlar, çözüm için daha fazla çaba gerektiğini ortaya koyuyor. Dünyanın yaşamsal belirtilerini takip eden "İklimin Durumu" (State of the Climate) adlı yeni rapora göre dünyanın gidişatının takip edildiği 16 göstergenin 7'si rekor düzeyde aşırı değerlere ulaşmış durumda. Değişimlerin hızı, uygarlığın verdiği yanıttan ve geliştirdiği çözümlerden çok daha yüksek. Gezegen yokuş aşağı bir top gibi yuvarlanıyor. Rapora göre "dünyanın yaşam destek sistemleri standart sınırlarının ötesine itiliyor." Söz konusu rapor bir kıyamet günü vermese de onun da amacı gezegene korku salıp çözümü hızlandırmak olabilir mi?
Uygarlık için makul kıyamet tarihi
13 Kasım 2026 Kıyamet Günü tezi çürütülse de COP31'in de dikkat çektiği üzere insanlığın zaafları yüzünden makul bir tarihte kıyamet, en azından insanlık için kopacak. Raporlar tarih vermese de her güzel şeyin bir sonu var. Nostalji kokan kıyamet günü makalesini okurken aklıma iktisatçı Thomas Malthus'un insan nüfusunun gıda üretebilme kabiliyetinden daha hızlı artacağı yönündeki korkulu düşünceleri, von Foerster'in "torunlarımız açlıktan ölmeyecek, onlar sıkılarak, üst üste ölecek" sözleri ve komplocuların tarih saptama hevesi geldi. Vaktiyle Şirinler şirini Şirince, modern zamanların kıyamet pazarlamasından oldukça nasiplenmişti.
Döllenme Bakanı Trump insanlığı kurtarabilecek mi?
İklim değişikliği konusunda bilimsel mutabakat sağlansa da iklim inkârcılarına göre nüfus beklendiği gibi artmıyor, korkuya mahal yok. Pek çok ülke, daha az nüfus yerine şimdilerde daha fazla nüfus için kampanya yapıyor. Kendi ağzından duymasak da kimilerine göre Donald Trump kendisini "döllenme başkanı" olarak ilan etti, 7 çocuk doğuranlara madalya teklif ediyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan her konuşmasında 3 çocuktan bahsediyor. Bir tarafta nüfus artacak, kıyamet kopacak yaygarası koparılıyor; diğer tarafta nüfusumuz azaldı, dünyadaki etkimiz azalacak endişesi pompalanıp doğum pazarlaması yapılıyor. Gezegen için hangisinin daha iyi olduğunu bilemesek de tek gerçek, dünyanın korkularla yönetildiği. Dune filminin ünlü repliğinin dediği gibi "korku akıl katili" olmak üzere.
Korkular geleceği manipüle edebilir mi?
Bilim, çeşitli zamanlarda dünyanın kaç kişiyi doyurabileceği meselesini çeşitli yöntemlerle masaya yatırıyor. Matematiksel biyolog Joel Cohen, "Dünya Kaç Kişiyi Doyurabilir" kitabında tüm zamanların en büyük nüfus artışının 1960'ta yaşandığını ama bunu kimsenin bilmediğini ifade etmişti. Sadece von Foerster ve Cohen değil, biyolog Paul Ehrlich de aşırı nüfus korkularını körükleyen en etkili metinlerden olan "Nüfus Bombası"nda aşırı nüfusun kıtlık ve çevresel yıkım yaratacağı yönündeki kaygıları geniş kitlelere taşıyarak uygarlığa korku salmıştı. Yakın tarihli Sara Menker'in "son 8 hasat" açıklaması da benzer şekilde geleceğe dönük korkuyu körükleyen paylaşımlardan biriydi. Kuşkusuz her rapor, her bilimsel öngörü yalnızca korku üretmekten ibaret değil.
Nüfus patlamalarının nedeni ucuz mısır mı?
Nüfusun artacağı ve kaynakların yetemeyeceği teziyle uygarlığımızı korkutmaya çalışan açıklamaların elini güçlendiren gelişmeler, 1800'lerde nüfusun 1 milyara ulaşmasıyla başladı. 50 yıl sonra nüfus iki katına çıktı, 2022'de 8 milyarı aştık. On binlerce yıl boyunca gıdım gıdım artan insanlık, karnı doyunca serpildi, tüm gezegene yayıldı. Uzmanlara göre ani patlamaların nedeni, Amerika kıtasında patates ve ucuz mısır gibi kalorili gıdaların yaygınlaşması ve Yeşil Devrim'di. Ekonomik demograf Dean Spears'a göre "hijyen, beslenme gibi basit yenilikler sayesinde de nüfusta patlamalar oldu." Yaşam süresinin uzaması, temiz su ve sanitasyon, aşılama, sağlık hizmetlerindeki iyileşmeler ve çocukluk çağı ölümlerindeki azalma da belirleyici oldu.
Yeni sorun: Nüfus azalışı
Nüfus artışıyla insanlığı korkutan düşünürlerin "kıyamet tahminlerinin" ortak noktası, farklı dönemlerde nüfusun geleceğine ilişkin korkuları nasıl farklı bilimsel ve politik anlatılara dönüştürdüklerini gösteriyor olmalarında. Afrika ve Asya-Pasifik, artan nüfusuyla dünyaya korku salarken Avrupa ve Çin, artık azalan nüfusuyla endişe yaratıyor. Farklı coğrafyalarda benzer nüfus sorunları kendi kıyametini bekliyor.
Bir tarafta bunlar olurken diğer tarafta FAO ve Dünya Bankası gibi küresel kurumlar, 2050'de artan nüfus nedeniyle gerekli besin ihtiyacına dikkat çekiyor. Birleşmiş Milletler'in 2024 tarihli World Population Prospects çalışması, dünya nüfusunun 2080'lerin ortasında yaklaşık 10,3 milyara yükselmesini ve ardından yüzyıl sonunda 10,2 milyar civarına gerilemesini öngörüyor. Besin üretme ve gezegenin kaynaklarını koruma konusunda endişe dolu açıklamalar, yönlendirmeler yapılıyor. Oysa nüfusumuzun artma durumu pek de öngörüldüğü gibi ilerlemiyor. Alfa kuşağının çocuk doğurma konusunda ne yapacağı henüz belirsiz.
Dünyanın insan kapasitesi ne kadar?
Kıyametin bir gün kopacağı fikrini gezegenimizin taşıma kapasitesi üzerinden hesaplanabilir bir açıdan ele alan Joel Cohen'e göre "dünyanın insanları destekleme kapasitesi hem doğal kısıtlamalar hem de ekonomi, çevre, kültür, değerler, politika ve demografi ile ilgili insan tercihleri tarafından belirlenir." İnsanlığın taşıma kapasitesi yalnızca gezegenin kaç kişiyi besleyebileceğiyle ilgili değildir; insanların nasıl yaşadığı, kaynakları nasıl kullandığı, üretim ve tüketim sistemlerinin nasıl örgütlendiği de önemlidir.
Tüm bunlara bakarak farklı zamanlarda yayımlanan çeşitli makalelerin insanlığı nasıl korkuttuğu meselesinin kaynağında bitmek bilmeyen açlık ve kaybetme korkumuz olabilir mi? 13 Kasım 2026 Kıyamet Günü makalesinin yazarlarından von Foerster, bilim yapmadan önce sihirbazlık yapıyormuş. Makalenin matematiksel ciddiyetiyle bir sihirbazın mizah anlayışı bir araya geldiğinde bilimsel bir provokasyonun dünyayı nasıl etkileyebileceğini ortaya koyan güncel bir örnek olarak hâlâ alıntılanıyor.
Velhasıl, mesele "13 Kasım'da kıyamet kopacak mı?" sorusundan çok, bilimin hangi noktada geleceği açıklamaktan çıkıp geleceğe dair korku üretmeye başladığı sorusuna odaklanma gerekliliğinde. Geleceği tahmin eden modellerin en büyük sorunu, insan davranışlarının, ekonomik koşulların ve siyasi tercihlerin değişebileceğini unutmalarında.
Bu anlamda uygarlığı kurtarma iddiasıyla üretilen her korkuya teslim olmadan önce şu soruyu sormalıyız:
Önümüzdeki şey gerçekten bilimsel bir bulgu mu, belirli koşullara bağlı bir senaryo mu, yoksa korkularımızı yönlendiren bir stratejinin manipülatif bir parçası mı?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish