Bir kitap, bir geçmiş mutlaka gelecek ve bir medeniyet
Bazı cümleler bir afişe sığar ama bir ömre sığmaz. Kocaeli Kitap Fuarı'nın bu yılki şiarını ilk okuduğumda uzun süre üzerinde düşündüm:
Her kitap bir medeniyeti yaşatır.
İlk bakışta büyük bir iddia gibi görünüyor. Tek bir kitap koca bir medeniyeti nasıl yaşatabilir? Ama biraz daha yakından baktığımda, bunun bir abartı değil, bir hakikat olduğunu düşünüyorum. Orhun Yazıtları olmasaydı ilk Türkçe cümlelerimizi nereden bilecektik? Dîvânu Lugâti't-Türk'ün bugün bilinen tek nüshası kaybolsaydı, dilimizin bin yıl önceki hâlini kim anlatacaktı? Bazen bir medeniyetin hafızası, rafta unutulmuş tek bir cildin sağ kalmasına bağlıdır. 3 Ekim'de Kocaeli Kongre Merkezi'nde kapılarını açan ve 11 Ekim'e kadar süren fuarın rafları arasında dolaşırken bu cümle aklımdaydı. Çünkü her kitap, yalnızca yazarının değil, onu yazdıran bir dünyanın da sesidir.
Bir fuar, bir tema
Tarihî romanlar ve hatıratlar, geçmişin olaylarına, insanlarına, kurumlarına ve toplumsal yapısına farklı açılardan bakmamızı sağlıyor. Tarihle edebiyatın buluştuğu bu eserler sayesinde devletlerin ve medeniyetlerin değişimini kronolojik bilginin ötesinde değerlendirebiliyoruz.
Türk-İslâm geleneğinde destanlardan menkıbelere, klasik metinlerden roman ve hatıratlara uzanan eserlerde insan, devlet, adalet, ahlâk ve toplum ilişkilerini, dönemin inanç, kültür ve düşünce dünyası içinde görüyoruz. Romanlar tarihî olayları edebî kurguya taşırken hatıratlar, tanıkların gözlem ve değerlendirmelerini kayda geçiriyor. Bu eserleri okurken bireysel ve toplumsal hafızayı birlikte takip edebiliyor, geçmişle bugün arasındaki kültürel sürekliliği görebiliyoruz.
Fuar da geçmişi farklı kaynaklardan okumayı, günümüzün tarihsel arka planını değerlendirmeyi ve kültürel hafızayı gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlıyor. Braudel'in tarih yaklaşımı bu çerçeveyi destekliyor. Savaşlar, devrimler ve siyasi kırılmalar; onları hazırlayan coğrafi, ekonomik, toplumsal ve kültürel şartlarla birlikte, uzun süre, konjonktürel süre ve olay zamanı düzeylerinde ele alınacak.
Geçmişten geleceğe bir köprü, edebiyat ve kent
Yaşlı bir çınarın gölgesinde oturan biri, o ağacı dikenin kim olduğunu nadiren düşünür. Oysa her gölge, yıllar önce toprağa bırakılmış bir fidanın eseridir. Geçmiş, bugüne en çok böyle sessiz armağanlarla ulaşır. Bu fuar da sadece geçmişi değil, geleceğin inşasını da ilgilendiriyor. "Tarihle geleceğin inşası" başlıklı özel bir fuar gibi bu. Tarih yalnızca olup bitmiş şeylerin kaydı olsaydı, onu okumanın bir anlamı kalmazdı. Asıl iş, dünden taşınan dersleri yarını kurarken hatırlayabilmek. 9 gün boyunca romanları, hatıratları, belgeleri konuşan bir fuarın kapanışta yüzünü yarına çevirmesini de ayrıca anlamlı buluyorum.
Başkan Büyükakın'ın konukları: John Perkins ve Roger Crowley
Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın, 16. Uluslararası Kocaeli Kitap Fuarı için kente gelen dünyaca ünlü yazar John Perkins ile tarihçi ve yazar Roger Crowley'i ağırladı. Buluşmada Kocaeli'nin gelişim vizyonu ve kentte hayata geçirilen yatırımlar konuşuldu. Başkan Büyükakın, konuk yazarlara kentin mevcut çalışmaları ve geleceğe yönelik vizyonu hakkında bilgi verdi; kültür ve düşünce dünyasına yönelik çalışmalarını paylaştı. Görüşmede, fuara ev sahipliği yapan Kocaeli Kongre Merkezi de konuşuldu.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 16. Uluslararası Kocaeli Kitap Fuarı'nın uluslararası konuklarından ABD'li yazar John Perkins ve Roger Crowley, 2 gün üst üste Akçakoca Salonu'nda kitapseverlerle bir araya geldi. Nazlı Berivan Ak'ın moderatörlüğündeki özel söyleşileri Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın da takip etti.
John Perkins, Roger Crowley ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Tahir Büyükakın, fuar süresince özel sohbetler gerçekleştirdi. Bu röportaj da bu sohbetleri izleyen süreçte gerçekleşti. Güzel sorular sorduk, çarpıcı cevaplar aldık, satır aralarını okuduk. Röportaj, bunların toplamından oluştu.
Kocaeli ilginç bir il, katman katman bir tarih taşıyor. Sizce bu şehrin ruhunu en iyi hangi katmanı anlatıyor?
Tahir Büyükakın: Kocaeli, tek bir tarihî katmana indirgenemeyecek kadar zengin ve derin bir medeniyet kavşağıdır. Antik Doğu Roma'nın başkentliğinden Osmanlı'nın Karamürsel Bey ile ilk deniz üssünü kurduğu stratejik hamleye, Cumhuriyet döneminin sanayi hamlelerinden bugüne kadar her katman bu şehrin ruhuna bir karakter kazandırmıştır.
Ancak bana göre Kocaeli'nin ruhunu en iyi özetleyen şey, "sentez ve geçiş şehri" olmasıdır. Tarih boyunca Doğu ile Batı'yı, karayla denizi, ticaret yolları ile kültür havzalarını birbirine bağlayan bir köprü olmuştur. Dolayısıyla tek bir katmandan ziyade, bu tüm katmanların birbiriyle kurduğu diyalog ve şehrin her çağda üretken kalabilme kabiliyeti Kocaeli'nin gerçek ruhunu yansıtır.
Peki, Bay Crowley! "1453" ile İstanbul'un fethini Batılı okura hem Bizans hem Osmanlı tarafından anlattınız. Bu kuşatmayı 2 tarafın gözünden yazmak size neler öğretti?
Roger Crowley: Bu devasa tarihi olayı her iki tarafın gözünden ele almak, tarihin hiçbir zaman tek taraflı bir zafer ya da trajediden ibaret olmadığını bana bir kez daha öğretti. Hem surların ardındaki Bizanslıların çaresizliğini ve inancını hem de surların dışındaki Osmanlı ordusunun disiplinini, stratejik zekâsını ve Sultan II. Mehmed'in vizyonunu anlamaya çalıştım. 2 tarafın da kendi değerleri, korkuları ve kararlılıkları vardı. Tarihi yazarken bir tarafı "kahraman", diğerini "düşman" olarak sunmak yerine, insan unsurunu ve her iki dünyanın bakış açısını tarafsızca ortaya koyduğunuzda, ortaya çok daha insani, trajik ve büyüleyici bir hakikat çıkıyor.
Dünya, düşlediğimiz gibi şekillenir
Bay Perkins, bu soru size. Ekvador'da Barış Gönüllüsü olarak geçirdiğiniz yıllar ve Amazon'un yerli halklarıyla, özellikle Şuarlarla kurduğunuz bağ hayatınızı derinden etkiledi. Onlardan öğrendiğiniz en önemli ders neydi?
John Perkins: Şuarlardan ve Amazon'daki yerli kabilelerden öğrendiğim en büyük ders, dünyanın düşlediğimiz gibi şekillendiği gerçeğidir. Onlar bana doğanın dışında veya üstünde olmadığımızı, doğanın bir parçası olduğumuzu öğrettiler. Biz Batı dünyasında "ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu oluruz" illüzyonuna inanıyoruz. Şuarlar ise zenginliğin mal varlığıyla değil, toplulukla, doğayla ve ruhsal dengeyle kurulan bağla ilgili olduğunu gösterdi. Yaşam ekonomisi fikrimin temelleri aslında o yerli halkların kadim bilgeliğinde atıldı.
Tarih yalnızca belgelerle değil, anlatılan hikâyelerle, yazılan metinlerle de yaşar. Sizce edebiyat bir şehrin tarihini korumada ve gelecek kuşaklara aktarmada nasıl bir rol oynuyor?
Tahir Büyükakın: Belgeler şehrin iskeletini oluşturur; edebiyat, şiir ve roman ise o iskelete can veren ruh ve kandan ibarettir. Bir şehrin mimarisini veya fiziksel mekânlarını koruyabilirsiniz ama o mekânlarda yaşayan insanların hissiyatını, kederini, neşesini ve yaşam kültürünü ancak edebiyatla koruyup nesillere aktarabilirsiniz. Edebiyat, şehir hafızasının en güvenli sığınağıdır. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesindeki bir seyahat notu veya Kocaeli'de yetişmiş, bu havzada nefes almış bir yazarın kaleme aldığı bir öykü, o dönemin toplumsal zihniyetini resmî kayıtlardan çok daha canlı bir şekilde bugüne taşır. Bu yüzden kültür ve edebiyat yayıncılığını kent vizyonumuzun ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz.
Bay Crowley, yine sizdeyiz. "Empires of the Sea"de Akdeniz'i Osmanlı ile Habsburg İspanya'sı arasındaki büyük mücadelenin sahnesi olarak anlattınız. Sizce Akdeniz bir sınır mı, yoksa medeniyetleri birbirine bağlayan bir köprü mü?
Roger Crowley: Akdeniz tarih boyunca her ikisi de olmuştur ama bence en nihayetinde medeniyetleri birbirine bağlayan devasa bir köprüdür. Evet, Osmanlılar ile Habsburglar arasında çetin deniz savaşlarına, Lepanto'ya ya da Rodos ve Malta kuşatmalarına sahne olmuş bir çatışma alanıdır. Ancak bu çatışmaların tam ortasında bile devasa bir ticaret, kültürel etkileşim, korsanlık ve esir değişimi trafiği vardı. 2 dünya birbirini çok yakından tanıyor, birbirinden besleniyor ve etkileniyordu. Akdeniz halkları çatışırken bile aslında aynı coğrafyanın, aynı iklimin ve ortak bir deniz kültürünün parçasıydılar.
Bay John Perkins, size kritik bir Türkiye sorusu soracağız. Türkiye'nin tarihsel ve güncel konumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye için bir ekonomi kitabı yazsanız adı ne olurdu?
John Perkins: Türkiye'nin coğrafi ve ekonomik konumu, Rusya, Çin, İran, ABD ve Avrupa ülkeleriyle kurulan ilişkilerin önem taşıdığı bu dönemde dikkat çekiyor. Türkiye için bir ekonomi kitabı yazsam adının ne olacağını sordunuz. "Kilit taşı" olurdu. Bu benzetmeyle Türkiye'nin bütün sistemin merkezinde bulunan ve farklı parçaları bir arada tutan konumunu anlatıyorum.
Türkiye çok stratejik bir yerde. Farklı ekonomik ve siyasi güçlerin kesiştiği bir bölgede bulunuyor ve bu aktörlerle kurduğu ilişkiler ekonomik açıdan önem taşıyor. Öylesine bir bölgedesiniz ki Türkiye ekonomisinin iyiye ya da kötüye gitmesi, diğer ülkelerin ekonomilerini de etkileyebilecek güce sahip.
Bay Crowley, yeni bir soru geliyor. Tarihi bir anlığına bırakıp tam teşekküllü bir roman yazacak olsaydınız, hangi tarihsel kişiyi başkahraman seçerdiniz ve neden?
Roger Crowley: Muhtemelen Türkiye'de pek tanınmayan birini seçerdim: 17. yüzyıl İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys'i. Modern bilgi çağı öncesinde yaşamış insanlar arasında, hakkında en fazla şey bildiğimiz kişi belki de Pepys'tir; çünkü bize kendisini kendisi anlatıyor. İngiliz tarihinin kritik bir döneminde kraliyet sarayında önemli bir konumdaydı. Pepys 10 yıl boyunca günlük tuttu. Günlüğü yaklaşık 1 milyon 250 bin kelimeden oluşuyor ve şifreyle yazılmıştı. Bu da onun hayatı hakkında tamamen açık sözlü olabilmesini sağladı. Aşk ilişkilerini, aldığı rüşvetleri, mali durumunu, ülkenin hâline dair görüşlerini, çaldığı müziği ve daha pek çok şeyi öğreniyoruz. Kendisi ve içinde yaşadığı dünya hakkında bıraktığı kayıtlar o kadar ayrıntılı ki Pepys etrafında son derece canlı ve gerçekçi bir roman kurulabilir. Ben onu, kralın sarayındaki suçları araştıran bir tür Sherlock Holmes figürüne dönüştürürdüm.
Perkins'ten küresel ekonomiye çarpıcı mesajlar: "Gerçekleri manipüle etmedim"
Perkins'in kitaplarında temel öncelik, gerçeğe sadakat. Hikâye uydurmadan, gerçekleri değiştirmeden ve manipüle etmeden yazmak, eserlerinin ortak ilkesi. Kendi sözleriyle:
Benim kitaplarımda her zaman en çok önemsediğim şey gerçeği anlatmak oldu. Hikâye uydurmadım. Gerçekleri manipüle etmedim. Gerçekleri kitaba yansıtmaya her zaman özen gösterdim.
Bu kitaplar, farklı ülkelerden ve farklı siyasi görüşlerden okurlarla buluşuyor.
Ölüm ekonomisi değişmek zorunda
Söyleşinin öne çıkan başlıklarından biri, Perkins'in "ölüm ekonomisi" tanımı. Onun bakışında mevcut ekonomik anlayış, dünyanın kaynaklarını tüketen ve çevreyi kirleten bir işleyişe sahip. Önce kirleten, ardından temizleme adı altında yeni ekonomik alanlar oluşturan bu sistemin sürdürülebilirliği yok. Perkins'in dönüşüm çağrısı açık:
Ölüm ekonomisi değişmeli, yaşam ekonomisine geçilmeli.
Güç, her şeyi dönüştürebilir
Perkins'in güç, borç ve ekonomik sistemler arasındaki ilişkiye bakışında, gücün hem dönüştürücü hem de tahrip edici yanı var. Onu etkileyen eserlerde de doymak bilmez hırsın ve para tutkusunun insanları taşıdığı noktalar öne çıkıyor. Kendi hayatındaki hatalar ve bu deneyimlerden hareketle yeniden başlamanın yollarını araması da bu sorgulamanın bir parçası.
Türkiye bir kilit taşı!
Kocaeli Kitap Fuarı'ndaki söyleşide Türkiye'nin stratejik konumu da gündemde. Perkins'in Türkiye hakkında yazacağı kitaba vereceği ad, "Kilit taşı". Bu benzetmenin temelinde, Türkiye'nin ekonomik durumunun başka ülkelerin ekonomilerini de etkileyebilecek güçte olması yatıyor.
Sayın Başkan, geçen sene fuarın teması "Soyut Vatan Dil"di. Ortak dil yoksa ortak zihin dünyası, dolayısıyla kültür ve millet de yok diyorsunuz. Anadolu mayasının en güçlü temsilcileri kimler, aklınıza geliyor?
Tahir Büyükakın: Evet, ortak dil olmadan ortak kültür, ortak millet olmaz. Anadolu mayasının en saf hâli Yunus'tadır; Türkçesi orada en berrak akar. Bütün birikimin damıtılmış hâli kıyıya vurur; deniz o birikimse, Yunus'un dili dalgadır. En gösterişli temsilcisi mi? Sadece Yunus dersek Mevlâna'ya, Mevlâna dersek Ahmet Yesevi'ye ayıp ederiz. Mayanın ilk tohumu Ahmet Yesevi'de atılır; şiirde halka en içten Yunus ulaşır, halk dilinde ise Hoca Nasreddin. Onun hikâyeleri bilgelik dolu; Dede Korkut'un çağdaş yankısı gibi.
"Köye ne kadar sürede varırım?" diye sorana "Önce yürüyüşünü bir göreyim" der mesela; eylemsiz niyetin boşluğunu vurur. "Göle maya çalalım ya tutarsa" sözüyle de niyetin sihrini hatırlatır. Anladığın kadarını kaparsın; yoksa sıradan bir fıkra kalır.
Bay Perkins, geçmişe baktığınızda kendinizi daha çok o sistemin bir parçası, onun tanığı, kurbanlarından biri ya da bir ifşacı olarak mı görüyorsunuz? İnsan kendi sorumluluğuyla gerçekten nasıl yüzleşebilir?
John Perkins: Hepsi. Sorumlulukla yüzleşmek zor. Omar Torrijos'tan gerçekleri öğrendikten sonra 3 yıl boyunca doğru olduğunu bildiğim şeyleri görmezden gelmeye çalıştım ama vicdanım sürekli bana kendini hatırlattı. Sanırım okuduğum kitaplar ve ailem bana yardımcı oldu. St. John Adası'ndaki olay da kitapta anlattığım biçimiyle bu süreçte önemliydi.
Bay Crowley, aklımıza ilginç bir soru geldi. Tarihsel dünyanızın büyük başkahramanları kimler oldu? Karşılaştığınız tüm kahramanlar ve anti-kahramanlar arasında sizi en çok büyüleyen ya da şaşırtan kimdi?
Roger Crowley: 1453 olaylarına baktığımızda, hem II. Mehmet'e hem de XI. Konstantinos'a hayranlık duymamak neredeyse imkânsız. Mehmet son derece karmaşık bir karakter; zeki, anlaşılması güç ve İslami bir kehaneti gerçekleştirme kaderi taşıdığı duygusuyla hareket ediyor. Diğer tarafta ise Bizans'ın bin yıllık mirasına sonuna kadar sadık kalmaya kararlı Konstantinos'a hayranlık duyuyorum. Gerçi onun hakkında aslında çok az şey biliyoruz. Beni şaşırtan bir başka isim ise hakkında daha önce hiçbir şey bilmediğim, 16. yüzyılda Hindistan'daki Portekiz genel valisi Afonso de Albuquerque oldu. Hint Okyanusu'nda Portekiz İmparatorluğu'nu kuran kişiydi. Hem büyük bir stratejist hem de açık fikirli bir adamdı. Katolik Kilisesi'ne karşı çıkarak Portekizli erkeklerin yerli Hindu kadınlarla evlenmesini teşvik etti; kadınsız erkeklerin büyük sorunlara yol açabileceğini fark etmişti. Melez bir toplum yarattı ve Hindistan'ı gerçekten sevdiği anlaşılıyor.
Sayın Başkan, sizden devam edelim. Kocaeli bir yanda Türkiye'nin sanayi merkezi, öbür yanda binlerce yıllık bir kültür havzası. Fabrika bacalarıyla antik taşlar arasındaki bu gerilimi nasıl dengeliyorsunuz?
Tahir Büyükakın: Bu gerilim, aslında doğru yönetildiğinde Kocaeli için bir dezavantaj değil, büyük bir potansiyel ve zenginlik kaynağıdır. Sanayi, bu şehrin ekonomik motorudur; istihdam, üretim ve kalkınma sağlar. Ancak insana sadece ekmek yetmez; ruh, kültür ve estetik de gerekir. Antik taşlar, müzeler, kütüphaneler ve sanat aktiviteleri de şehrin ruhunu besler. Bizim amacımız sanayi ile kültürü çatıştırmak değil, birbirini tamamlayan bir dengeye kavuşturmaktır. Sanayinin ürettiği katma değeri, şehrin yeşil alanlarına, antik mirasının restorasyonuna, bilim merkezlerine ve kitap fuarlarına dönüştürüyoruz. Kocaeli'yi sadece "üreten" değil, ürettiğiyle nitelikli yaşayan, kültür ve sanatla nefes alan bütüncül bir model hâline getiriyoruz.
Roger Crowley: "Tarih dediğimiz, bizi biz yapan şeydir"
Crowley'nin tarihe bakışının merkezinde toplumların hafızası ve kimliği var:
Anlatılan her şey DNA'nıza işler. Tarih dediğimiz, bizi biz yapan şeydir.
Bu bakışta geçmişi anlamak, büyük savaşlar ve siyasi olaylarla birlikte, o dönemde yaşayan insanların bıraktığı izleri de takip etmekten geçiyor.
Crowley'nin anlatılarında geniş bir okur kitlesine ulaşma arzusu belirgin. Uzmanların ve tarih meraklılarının yanı sıra geçmişe ilgi duyan herkesin bu hikâyelerin içine girebilmesini önemsiyor. İstanbul'la ilk karşılaşmasının onda bıraktığı etki de zamanla şehrin fethinin izini sürdüğü bir araştırmaya dönüşüyor. 1453'e duyduğu ilgi, onu Osmanlı, Bizans, Venedik, Portekiz ve Akdeniz tarihinin kesiştiği geniş bir yolculuğa taşıyor.
İki hükümdar, iki dünya
Crowley'nin İstanbul'un fethine duyduğu ilginin merkezinde Fatih Sultan Mehmet ve XI. Konstantinos bulunuyor. Onun gözünde, 1453'e yakından bakıp bu 2 tarihsel karaktere hayranlık duymamak neredeyse imkânsız. İstanbul'un fethi, askerî mücadelenin yanında 2 farklı dünyanın karşı karşıya geldiği büyük bir tarihsel kırılma anlamı taşıyor. Akdeniz tarihi de bu hikâyenin ayrılmaz bir parçası; Venedik ve Portekiz gibi güçler, Crowley'nin çalışmalarında bu geniş çerçeve içinde yer buluyor.
Bay Crowley… Bugünkü çalışmalarınızı, geçmişte hizmet ettiğiniz sistemin neden olduğu bazı zararları telafi etmenin ya da bir şeyleri geri vermenin bir yolu olarak görüyor musunuz? Hikâye anlatıcılığı gerçekten bir tür telafiye dönüşebilir mi?
Roger Crowley: Evet. Yazdığım şeyleri yazmamın nedeni bu. Yazmayı seviyorum ama yalnızca insanlara, bizi hem kişisel hem toplumsal olarak kendi kendimizi yok etmeye sürükleyen bir algıyı anlamaları ve değiştirmeleri için ilham verecek şeyler yazmak istiyorum. Bu algı, doğadan ayrı olduğumuz ve başarının maddi tüketim, kısa vadeli kârların en üst düzeye çıkarılması ve başka kısa vadeli haz biçimleriyle tanımlandığı düşüncesidir.
Bitiş
Bir kitap penceresinden dünya tarihi okunur mu mesela?
Bir tarihçinin kitabını bir roman gibi okuduğunuz oldu mu? Sayfaları çevirdikçe kuşatılmış bir şehrin surlarında nöbet tutar, bir kadırganın güvertesinde fırtınaya yakalanırsınız. İyi yazılmış tarih, okuru olayın tam ortasına çeker; dipnotlar bile nefes nefese okunur. İngiliz tarihçi Roger Crowley bu türün usta isimlerinden biri. İstanbul'un fethini ve Akdeniz'deki büyük deniz savaşlarını anlatan kitaplarıyla Türk okurunun da yakından tanıdığı Crowley, 3 Ekim Cumartesi günü 16. Uluslararası Kocaeli Kitap Fuarı'nın Akçakoca Salonu'nda "Dünya tarihini roman üzerinden okumak" başlıklı konuşmasıyla okurlarla buluştu. Fuarın daha ilk günündeki ilk büyük konuklarından biriydi.
Bu buluşmanın benim için ayrı bir anlamı vardı. 1453 baharını biz yüzyıllardır kendi hikâyelerimizle, kendi türkülerimizle anlattık. Aynı baharı Batı'dan bakan bir kalemin nasıl gördüğünü, üstelik bu şehre 1 saatlik mesafedeki bir salonda dinlemek, bir olayın 2 kıyısını aynı anda görmek demek. Fuarın tema metni, tarih ile edebiyatın kesiştiği alanı, medeniyetlerin değişimini kronolojinin ötesinde okumanın imkânı olarak tarif ediyor. Crowley'nin konuşması bana bu tarifin canlı bir örneği gibi geldi. Meselenin özü bence şu soruda saklı:
Tarih ile roman arasındaki sınır sandığımız kadar kalın mı?
Yoksa ikisi de aynı soruya, "Ne oldu ve bu bize ne yaptı?" sorusuna farklı yollardan mı cevap arıyor?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish